İbrahim Üzülmez Mevzusu

Önceden belirteyim, böyle bir konuda yazıya görsel koymakla bile uğraşmak istemedim, o yüzden bir blog yazısından çok makale gibi gözükebilir, artık mazur görün beni.

Bu yazıda konunun teknik detayına hiç girmeyeceğim, bugüne kadar Üzülmez’in teknik yetersizlikleri ve özellikle sol bekte kesinlikle oynamamasi, hatta bu mevkiye alternatif olarak kadroda bile bulunmaması gerektiği ile ilgili sayısız yazım vardır herhalde. O yüzden bu yazıda konuya sadece Toraman olayındaki tavırları ve karakteri açısından değineceğim.

Öncelikle 2008′de yaşanan tartışmayla ilgili hafızaları biraz tazelemek gerek, zamanında bu konuyla ilgili şöyle bir şeyler yazmışım:

“Bu vesileyle sunu da belirteyim; dun Uzulmez”in Maraton”daki roportajini okumus ve soylediklerinin uzerinde durmadan sadece ilk firsatta konusmasina takilmistim. Simdi Uzulmez”in video goruntulerinde bizzat neler soyledigini de gordum ve tuylerim resmen diken diken oldu. Adamin futbolunu begenmiyorum, vizyonunu eksik buluyorum falan da, boyle hassas bir konuda bu kadar denyoca konusabilecegini ben bile tahmin etmemistim. Zaten daha konuya zevzek bir gulmeyle girisinden kelli irite olmusken, bir de sonrasindaki jest ve mimikleri, kullandigi ifadeleri, yaptigi vurgulari ve yine olsun yine yaparim tavirlarini gorunce artik soyleyecek bir sey kalmadi. Olayin terlik ve/veya kamptaki disiplin sorunu olmadigi Uzulmez”in her halinden belli. Oyle bile olsa, takim kaptanligi minimum seviyede de olsa bir yonetim becerisi gerektirir ve boyle bir olayin bu hale gelmesi de her iki kaptanin da herhangi bir yonetim becerisine sahip olmadigini kanitliyor. Uzulmez hem yas, hem de kaptanliktaki kidem acisindan Toraman”dan daha onde olduguna gore bu yonetim beceriksizliginin buyuk kismi da ondan kaynaklaniyor demektir…

Sonucta ikisinden de kaynaklanan beceriksizliklerden dolayi bu olay yasanmis ve bitmis olabilir, ama eger bu olaydan sonra Uzulmez gururla cikip o videodaki goruntuleri veriyorsa ve Toraman cok uzgun oldugu icin konusmamayi tercih ettigini soyluyorsa, bana gore her sey apacik ortadadir. Zaten takimda kalmasi icin ayilip bayilmiyordum, ama bu olaydan sonra Uzulmez”in derhal takimla ilisigi kesilmelidir. Toraman bu olayda olaylarin icyuzunu bilmeyen bana kurunun yaninda yanan yas gibi gozukuyor. O yuzden saglam bir para cezasi ile takimda kalmali gibi gozukuyor, ki kaptanliginin elinden alinmasi bence para cezasindan cok daha etkili olmustur bile. Ama daha once dedigim gibi, belli ki bu iste bizim bilmedigimiz ama futbolcularin, en azindan bir kisminin, mutlaka bildigi baska faktorler de var ve takim ici adalet dengesinin saglanmasi acisindan futbolcularin da gorusunun alinmasi taraftariyim. Su an itibariyle oyle gozukmuyor, ama eger Toraman”in da olaylarin bu kadar buyumesinde payi varsa, futbolculardan gelen tepkilere gore, her ne kadar teknik olarak bizi zorlayacak da olsa, Toraman”in da ilisiginin kesilmesi gerekebilir. Teknik olarak bir veya birkac mevkide zorlanmak takimdaki iliskilerin bozulmasindan cok daha onemsiz bir ayrinti benim gozumde…

Bugun gazetede okudugum senaryolar arasinda dogrulugu benim mantigima en yatkin senaryolarin basinda, gecen sezon Uzulmez”in tum fiyasko performanslarina ragmen formayi israrla giymesinin yarattigi rahatsizlik geliyordu. Butun bir sezon boyunca bu adaletsizligin yaratacagi sorunlardan bahsedip durduk buralarda, eger bunun olaylarin bu hale gelmesinde en ufak bir payi varsa, ilisigi kesilmesi gerekenler arasina bu isin sorumlusu teknik direktorumuz de girmeli, ama onun pek umrunda olmadigina eminim…”

Üzülmez’in söz konusu röportajı ve Toraman’ın İstanbul’a geliş haberinin linkleri aşağıda:

Üzülmez röportajı

Toraman’ın İstanbul’a geliş haberi

Şimdi bu konuda önce biri diğerine küfretmiştir, diğeri ilk yumruğu atmıştır gibi pozisyon analizine girmeyeceğim, ama söz konusu iki futbolcunun o olaydan sonraki tavırlarından bazı çıkarımlarda bulunacağım.

Toraman’ın durumu daha kısa bir şekilde özetlenebilir olduğu için ondan başlayayım. Konuyla ilgili konuşmak istememesi ve bunu gerçekten uygulaması gerçekten olgun ve yaş ile kaptanlık kıdemlerini göz önünde bulundurunca aslında Üzülmez’den beklenmesi gereken bir hareket. Buna ek olarak, Üzülmez ısrarla üzgün değilim vurgusu yaparken Toraman’ın “tabii ki üzgünüm” yaklaşımı da üzerinde dikkatle durulması gereken bir nokta.

Şimdi gelelim Üzülmez’in röportajı esnasında bana göre verdiği alt mesajlara.

Bir kere böyle bir olay yaşamış ve kadro dışı kalmış biri olarak röportaja girişteki jest ve mimikleri tam bir fiyasko, ya gerçekten dünya umrunda değil ya da çok başarısız bir tiyatro oynuyor. İki durum da birbirinden kötü, verdiği demeçleri hiçbir zaman beğenmedim zaten, ama buradaki tavrı sanırım sahada ortasına vuramayan arkadaşlarına bağırmalarından sonra beni en çok irite eden ikinci görüntü.

İkincisi, böyle bir konuda “Aslında çok konuşulacak bir konu değil” diye lafa başladıktan sonra 6 dakika kesintisiz, üstelik de aynı şeyleri tekrar ederek konuşan biri varsa, o kişi için çok da konuşulmayacak bir konu değilmiş demektir. Kaldı ki mal bulmuş Mağribi gibi daha ilk fırsatta kameraya konuşan birinin konuya “Aslında çok konuşulacak bir konu değil” diye girmesi başlı başına bir fiyasko ve bu konu üzerine hiç kafa yormadığının somut bir göstergesi.

Yalnız bunca eleştirime rağmen Üzülmez’in takdir ettiğim bir hareketini de belirteyim. Olay öncesinde aralarında geçen konuşmaları, artık kendini koruma amacıyla mı yoksa takım arkadaşıyla arasında geçen muhtemelen küfürlü diyalogu saklama amacıyla mı bilmem ama, son derece yumuşatarak anlatması, bir nebze de olsa ona olan tepkimde hafifletici neden sayılabilir. Benim tahminim, bunu kendi başlattığı konuşma tarzını saklamak için yaptığı yönünde, ama bana göre düşük de olsa farklı bir ihtimal olduğu için Üzülmez’in bu hareketine bir paye vermem gerekiyor.

“Gene aynı şey olsa gene aynı şeyi yaparım, hiç pişmanlık da duymuyorum yani”: Terlik konusu gerçekten önemli bir disiplin konusu olabilir, Toraman’ın ayağındaki yara ve/veya terlikten olay bu kadar büyür mü gibi argümanların şu aşamada çok önemi yok, ama terlik veya konu hiç önemli değil, çok daha önemli bir disiplin konusunda arkadaşıyla yine kavga edeceğini ve bundan hiç pişman olmadığını söyleyen bir kaptan için ben şahsen söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Anlık bir sinirle olabilecek kavgaları gayet iyi anlıyorum (buraya birazdan bağlayacağım zaten), sonuçta halı sahada maç yaparken benim bile 25 senelik arkadaşımla gırtlak gırtlağa geldiğim oluyor, ama olay bittikten sonra pişman olmadığını söyleyen ve aynı şey olsa yeniden yapacağını iddia eden biri takım sporu yapmasın arkadaş, gitsin dağda eşkiyalık yapsın. Biraz ağır farkındayım, ama bu kadar net.

“Ne olursa olsun, işin sonu nereye giderse gitsin yaparım çünkü ben bu takımın kaptanıyım (aslında “Ne olursa olsun, işin sonu nereye giderse gitsin yaparım çünkü…” kısmı yeterli, çünküden sonrasına gerek bile yok, ama bir de bunu kaptanlığa bağlaması kaptanlık denen şeyi hiç anlayamadığının net göstergesi)”: 2.5 sene önce yaptığı bu açıklamayla bugünkü akıbetini kariyer olarak hak etmese de, karakter olarak sonuna kadar hak ettiğini göstermiş ne yazik ki. Ne olursa olsun, işin sonu nereye giderse gitsin yaparımın bu durumdaki karşılığı 11 senedir forma giydiğim takımdan jübile bile yapamadan kovularak ayrılmak zorunda kalacaksam da yaparımdır ve ne yazık ki öyle de olacak gibi gözükmektedir.

Şimdi geliyoruz zurnanın zırt dediği yere, Atakan Kurt’un “Geçmişten gelen bir husumet var mı Toraman’la aranızda?” sorusuna önce olur mu öyle şeyler minvalinde konuşup sonra durup dururken, kimse bu konuyla ilgili bir imada bulunmamışken kendi kendine “Ben hiçbir zaman da kimseyi kaptanım da ezeyim gibi bir düşüncem yok, hayatta da olmamıştır yani. Ama karşı taraf da kendini birinci kaptan olarak görüyor da başka bir düşüncesi varsa onu bilemem.” ifadesiyle ağzındaki asıl baklayı çıkartınca benim için olay gayet netleşiyor. Nitekim bunun hemen sonrasında “Benim de kulağıma gelen şeyler var yani, onu da bilemem.” demesi Üzülmez’in asıl niyetinin kampta disiplin sağlamak falan olmadığı, kendi kaptanlık otoritesini göstermek olduğu ve bu uğurda takım arkadaşına saldırmayı bile göze aldığı tezimi destekliyor.

İşin komik tarafı, bunlardan hemen sonra “Benim ne husumetim olabilir ya, o benim takım arkadaşım ya, böyle bir şey olabilir mi?” diyen birine o zaman sormazlar mı? Madem senin takım arkadaşın, kulağına gelen söylentileri televizyon kameralarıyla paylaşmak yerine niye gidip adam gibi takım arkadaşına sormadın ve bir açıklama istemedin. İşe gelince dedikoducu mahalle karısı zihniyeti, işe gelmeyince takımdaşlıktan dem vurma… Bu durumda da bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diye sormamak elde değil.

“Yooak, gerçekten üzgün değilim. Yaşanılması gereken bir olay yaşandı yani, aynı şey gene olsa gene yaşarım.”: Beden dili ve ısrarla tekrar ettiği şey yoruma dahi gerek bırakmıyor.

Ve zirve noktası, Atakan Kurt’un “Ertugrul Saglam veya Sinan Engin’le konustun mu?” sorusunun cevabinin sonunu Üzülmez yine gene olsa aynı şeyi yaparım şeklinde, üstelik bu sefer bizzat kavga ederim yüklemiyle bitirerek son noktayı koyuyor. Bütün bu konuşma arasında Toraman’dan zırt pırt “karşı taraf” olarak bahsetmesi de konuşmada bahsettiği takım arkadaşlığından ne kadar uzak olduğunun da somut bir göstergesi.

Daha önce yazdığım gibi bu olayda Toraman’ın katkısı (ilk olayda onun da katkısı olduğu aşikar, ancak en azından olay sonrasındaki tavırlarıyla o olaydan ders almış olabileceğini bana hissettirdi) varsa Toraman’la da yolların derhal ayrılması gerektiğini savunuyorum, bu konuda yerli başka stoperin olmaması bile umrumda değil. Ancak Üzülmez 2.5 sene önce böyle bir şekilde takımdan ayrılabileceğini hissettirmişti ve bunu da gerçekleştirdi. Yazık oldu 11 senelik emeğine ve kariyerine, ancak ne yazık ki kendi düşen ağlamaz. Kaptanlık otoritesinin peşinde takım arkadaşına saldırabiliyorsan kariyerinin bu şekilde bitmesini göze alabiliyorsun demektir.

Bu arada şu haber de Üzülmez’in bu mantalitesinin bir belgesi niteliğinde. Normalde böyle haberlerin görüntülerini görmeden bu haberlere rağbet göstermem, ancak Üzülmez’in bunun muadili birçok demecine bizzat rast geldiğim için (yukarıdaki röportaj da buna bir örnek sayılabilir) bu haberin doğru olduğunu düşünüyorum.

Tamam arkadas, bu takımın kaptanı sendin de bu kaptanlık titrini böyle cansiparane bir şekilde savunmana gerek yok, illa kaptan olduğunu göstermek istiyorduysan saha dışında konuşmak yerine saha içinde Simao’nun IBB ve Karabük maçlarında oyunu kesen hakemlere koyduğu haklı tepkileri koyarak gösterseydin keşke. Bu iş böyle takımın kaptanı benim diyerek olmuyor ne yazık ki. Kaldı ki formayı giydiğin için daha önce hiç değinmedim ama, 2 sene önce şampiyonluk maçında takım 2-0 galip ve şampiyonluğa giderken sana jest olarak geri verilen pazı bantını takarkenki afra tafralarını da ben şahsen unutmamıştım. O yüzden de benim için hiçbir zaman bu takımın kaptanı statüsünde değildin zaten. 10.5 sene boyunca formayı giydiğin ve emek verdiğin için teşekkürler. Futbolunu hiç beğenmesem ve bu takimdan çok daha önce ayrılman gerektiğini savunsam da yine de bu şekilde ayrılmanı istemezdim, ancak kendin yaptın kendin buldun. Umarım şu anda sana biçilen mağdur rolünün cazibesine çok kapılmaz ve kendini de sorgularsın. Yolun açık olsun Üzülmez.

Yönetim ve teknik kadroya da takdirlerimi iletiyorum. Üzülmez’e jübile yapılmasına karşı değilim ve yapılmasını destekliyorum, ancak kadro dışı veya türevi bir çözümle Üzülmez’i kadroda tutmak yerine doğrudan ilişiğinin kesilmesi bana göre son derece doğru bir karardır. Üzülmez o şekilde kadroda kalsaydı medya tarafından sürekli kaşınan bir konu olacaktı ve Üzülmez’in medyada mantıksızca bulduğu desteği de göz önünde bulundurunca bu Besiktas’a ciddi zarar verebilirdi. Şimdi böyle kısa vadede biraz daha sancılı olacak belki ama, orta ve uzun vadede Beşiktaş için çok daha hayırlı olacak. Ve son sözüm de sana İsmail. Artık bu olay senin için de bir sınav olacak, bu rahatlıkla çalışmayı bırakma ve potansiyelini sahaya yansıtarak sana güvenenlerin yüzünü kara çıkarma.

İsmail Köybaşı

Aslında bu blog yazarlığı hiç bana göre değil, aklıma estiği zaman çok yazarım, uzun yazarım falan ama düzenli yazabilme yeteneğim de, görev bilincim de hiç olmamıştır.  Epey zamandır da bu konuyla ilgili istatistikli, görüntülü falan bir şeyler karalamak istiyordum ama vakit konusundaki sıkıntıdan dolayı erteleye erteleye bugüne geldim.  Baktım ertelemenin sonu yok, bari yazı o kadar kapsamlı olmasa da daha fazla ertelemeden bir şeyler yazayım diyerek açılışı yapıyorum.

Geçen seneye kadar Beşiktaş’ın çok ciddi bir sol bek sorunu olduğunu, yazdığım birçok platformda sayısız defa dile getirmişimdir herhalde.  Bu yüzden kendisine ödenen tutar birçok kişide  rahatsızlık yaratmasına rağmen İsmail Köybaşı transferine fazlasıyla sevinmiştim.  Bunun birinci sebebi, İbrahim Üzülmez’in bu takıma büyük emek verdiğini düşünsem de kesinlikle Beşiktaş ölçeğinde bir takımın beki olabilecek futbol temeline sahip olmadığını düşünmemdi.  İbrahim Üzülmez 100. yıldaki temposuyla arkasında 3 stoper varken tek başına bir kanadı idare edebilir veya orta sahada mücadeleci bir sol iç oyuncusu olabilir (nitekim hala efsane olarak hatırlandığı Barca maçında Khlestov-Ümit-Erman üçlü defansının önünde yer alan Tayfur-Karhan-Üzülmez orta sahasının en çok göze batan oyuncusuydu), ancak bana göre alan savunması bilgisinin yetersizliği ve genel oyun zekasının eksikliğiyle asla ve asla üst düzeyi geçtim, orta düzey bir sol bek bile olamaz.  İkinci ve asıl önemli sebebi ise, 19 yaşındaki İsmail’in sahip olduğu yeteneklerin kendisini çok üst düzey bir sol bek yapabileceğini düşünmemdi.  Bu yüzden 89 doğumlu ve yerli statüsünde oynayabilecek bir oyuncuya verilen para bence gayet makuldu, nitekim son dönemde beklerin dünya futbol piyasasında artan değerleri nedeniyle İsmail bize bundan çok daha fazlasını kazandırabilir diye düşünüyordum.

Velhasılıkelam sezon başladı ve İsmail de forma şansı buldu, bulduğu şansı da kötü kullanmadı.  Lakin ne olduysa oldu ve karakterine çok saygı duysam da teknik direktörlüğüne bir türlü ısınamadığım Denizli meşhur şapkasından ilk tavşanını çıkardı ve bence tüm sezonun dibine dinamiti koyarak İsmail’i Kayseri maçında 18′e bile almadı.  Nitekim tribünü yakından takip edenler hatırlar, Demirören’e büyük tepkilerin başladığı maç o maç oldu.  Tabata transferinden dolayı fokurdamaya başlayan kazan, İsmail’in 18′e bile girememesiyle patlamıştı ve o şekilde patlayan tribün bir daha asla şampiyonluk yarışı havasına giremediği için Denizli’nin türlü aforizmalarına rağmen bir daha asla kendine gelemedi.  Belki ikinci yarıdaki Eskişehir maçı istisna sayılabilir, ancak o maçın yarattığı pozitif enerjiyi de 3 maç üst üste puan kaybederek anında ortadan kaldırmayı başarabilmiştik.

Konuyu daha fazla sulandırmadan İsmail’e geri döneyim.  Tabata’nın yarattığı negatif elektrikten fazlasıyla nasibini alan İsmail sırf bu yüzden bir türlü mantıklı bir transfer olarak görülemedi.  26 yaşında olduğu halde bize gelmeden 2 sene öncesine kadar 1. lig görmemiş, ilk sezonunun ortasında da lig sonunculuğuna demir atan Karabük tarafından serbest bırakılan ve bundan 1.5 sene sonra 2000 senesinin 4.5 milyon dolarına mal olan Üzülmez’e senelerce tahammül etmiş bir taraftarın 20 yaşında bir çocuğa bu kadar tahammülsüz olmasını bana kimse başka türlü açıklayamaz.  Lakin İsmail Türkiye’de bu kadar tartışıladururken, Beşiktaş taraftarıyla ilgili girdiği haberler anında bizim övünç kaynağımız haline gelen UEFA resmi sitesinde İsmail’e yapılan övgüler pek kimse tarafından ciddiye alınmıyordu.  Bunun sonucunda da 24 yaşında 1. lige, 26 yaşında Beşiktaş’a gelmiş Üzülmez’in 30 yaşında bek olduğu Beşiktaş’ta 20 yaşındaki İsmail’den bek olmayacağı kararı çoğunluk tarafından verilmişti bile.

Bu sezon başında da yine aynı çoğunluk tarafından pek güvenilmeyen bir oyuncuydu.  Lakin yaşının getirdiği tecrübesizlikten dolayı oynadıkça performansı artan İsmail, tecrübeli futbolcu fetişisti teknik direktörümüzün yerine gelen çok daha cesur teknik direktörümüz sayesinde (biraz da Avrupa’da fazla maç yapmamızın katkısıyla) daha şimdiden geçen sezonun tümünde aldığı dakikanın %80′ine yaklaşmış durumda.  Üstelik son dönemde biraz da Üzülmez’in sakatlığının yarattığı şansla üst üste oynayarak performansını ciddi derecede yukarı çekti.  Nitekim yeteneği Avrupa’da Türkiye’dekinden daha fazla farkedilen İsmail önce Don Balon’un 89 doğumlu 100 yetenekli futbolcu listesine, sonrasında da Marca’nın 2011′in 11 yetenekli futbolcusu listesine girdi.  Trabzon maçındaki performansıyla artık hakkı verilmeye başlayan İsmail’i ben şahsen fazlasıyla Dani Alves’e benzetiyorum ve geldiğinden beri İsmail’e yapılan eleştirilerin çok benzerleriyle muhattap olan Dani Alves’in kariyerinden örnek veriyorum.

Ülkemizde topla biraz yumuşak olup, fiziği biraz güçsüz görülen adamdan defans olmayacağına çok erken karar verilip o adamdan hücumcu yaratmaya çalışıldığı için ülkeden bir türlü kalburüstü defans oyuncuları çıkmıyor.  İsmail’e biçilen rol de bu sezona kadar buna benziyordu, sol bekte 3-5 şans buldu ama iyi değerlendiremedi, bari açık yapalım yorumları giderek daha fazla dillendirilmeye başlandı.  Benzer şekilde açık olması öngörülürken Juande Ramos’un radikal kararlarıyla İsmail’den daha ileri bir yaşta yeniden sağ beke dönen ve burada gösterdiği gelişimle dünyanın en iyi 3 beki arasına giren Dani Alves’in hikayesiyle ilgili daha önce karaladığım birkaç satırı burada, İngilizce olsa da Dani Alves’le ilgili mükemmel bir teknik analizi de burada bulabilirsiniz.

Konuyu Dani Alves’in teknik analizi üzerinden yeniden İsmail’e getirirsek yazıda Dani Alves’le bağdaştırılan ofansif özelliklerin çoğu İsmail’de de var.  Oyunu mümkün olduğunca rakip sahada ve hatta 3. bölgede oynamaya çalışan (ki bununla ilgili detaylı bir analizi zamanında yapmıştım), hızlı ve kondisyonu yerinde, topla çok fazla buluşan, koşusuna bek bölgesinden başladığı için topla buluştuğu anda en yüksek süratte olmasına rağmen kontrollü toplar atabilen bir futbolcu İsmail.  Topla becerileri bir bek için çok iyi olsa da bir hücum oyuncusu için çok üst düzey olmadığından, açıkta oynadığında topla buluştuğu anlarda en yüksek hızına ulaşmadığı için rakiplerini ekarte etmesi bekten gelişine oranla çok daha zor olacaktır.

Buna ek olarak iki oyuncunun defansif meziyetlerine gelince yine çok benzediklerini görüyoruz.  İsmail de tıpkı Alves gibi çoğunlukla rakip sahada oynadığı için geride yapacağı kayarak müdahalelerden çok, rakibi rakip sahada kovalayarak kazandığı toplarla savunma yapan bir oyuncu.  Hızı ve temposu da oldukça yüksek olduğu için bunu maç içinde çok sefer yapabiliyor.  Buna Trabzon maçından birkaç örnek aşağıdaki görüntülerde var:


Üstelik bu temposuna rağmen maçın 75. dakikasında Bobo’nun oyuna girdiği ilk pozisyondaki atakta en az 70 metrelik bir deparla forvet koşusu yapabilecek kondisyona sahip.  Yukarıdaki görsellerde pozisyonun başlangıcını ve bitişini görmek mümkün.

Bu kadar lafın özeti, İsmail şu anda Avrupa’nın gözünün üstünde olduğu ve fakat daha gelişme göstermesi gereken, ama bu gelişimi gösterebileceğinin ışıklarını fazlasıyla veren daha 21 yaşına girmemiş bir futbolcudur. Şu anda forması müzelik olan Üzülmez onun Beşiktaş’a geldiği yaşta henüz 3. ligde oynuyordu ve geldiği günden bugüne kadar kendini ne kadar geliştirdiği ortada. İsmail bu gelişimden fazlasını gösterebilecek yetenekte ve hem saha içinde hem de saha dışında sorumluluktan kaçmayan, dolayısıyla daha fazla gelişmesini bekleyebileceğimiz bir oyuncu. Artık İsmail’e daha fazla inanmamız ve bunu ona hissettirmemiz gerekiyor. Bu yüzden görev biraz da taraftarda…

Baktım Penche’de yazdığım yazılara verdiğim linkler oraya yeni yazı eklendikçe bozuluyor, ben de o yazıları da bloga taşımaya karar verdim. Bu yazıların tarihlerini eski tarihli gireceğim.

Ne zamandir yazacagim vakitsizlikten yazamiyordum. Yogun bir haftanin cumasinda olmanin verdigi rahatlikla unutmadan yazayim dedim. Su anda verecegim istatistikler sadece iki mactan ornek olduklari icin cok iyi temsil etmiyor olabilirler, ancak yine de bazi ayrintilar iki alternatif arasindaki mentalite farkini net bir sekilde ortaya koyuyor…

Oncelikle yapilan kosularla ilgili bilgiler vermek gerekirse, Uzulmez Manchester macinda 90 dakikada 10.330 metre kosarken maksimum hizi 29,69 km, ortalama hizi ise 6,58 km olmus. Buna karsilik Ismail CSKA macinda 90 dakikada 11.227 metre kosarken maksimum 28,68 km’de kaldigi halde, ortalama hizi 7,35 km olmus. Yani Uzulmez anlik patlamalarda daha yuksek surate eristigi halde ortalama kosu temposu Ismail’den %10 daha yavasmis…

Topla yapilan islere gelince Uzulmez Manchester macinda 47 kez, Ismail de CSKA macinda 61 kez topla bulusarak takimin topla en cok bulusan oyunculari olmuslar. Uzulmez bu 47 topla bulusmanin 45′inde pas yapmak istemis ve bunlarin 32′sinde basarili olarak %71,11 pas yuzdesi yakalamis. Ismail de bu 61 topla bulusmanin 58′inde pas yapmak istemis ve bunlarin 41′inde basarili olarak %70,69 pas yuzdesi yakalamis. Buraya kadar topla yapilan islerde cok buyuk bir fark yok gibi…

Bu paslarin dokumune girdikce pek fark yok gibi gozuken istatistiklerin icyuzu ortaya cikmaya basliyor. Oncelikle daha once de bahsettigim birinci ve ikinci bolgelerden ucuncu bolgeye topu ulastirma konusunda Ismail’in 7′ye 1 ustunlugu var. Ismail CSKA macinda 5 kez pasla, 2 kez de dribling ile olmak uzere topu 7 defa ucuncu bolgeye tasirken, Uzulmez Manchester macinda sadece 1 kez pasla topu ucuncu bolgeye tasimis. Buna ek olarak Ismail ceza sahasi icine 1 kez pasla, 1 kez driblingle, 1 kez de ortayla olmak uzere 3 kere top tasirken, Uzulmez sadece 1 kez ceza sahasi icine pas ulastirabilmis…

Topu bir bolgeden diger bir bolgeye tasimak disinda, atilan paslarin bolgesine gore paslarin dokumu yapilirsa karsimiza cikan tablo daha da ilginc. Uzulmez’in basarili oldugu 32 pasin 13 tanesi, yani %40,63′u birinci bolgeye; 16 tanesi, yani %50′si ikinci bolgeye ve sadece 3 tanesi, yani %9,38 ucuncu bolgeye dogru gerceklesmis. Buna karsilik Ismail’in basarili oldugu 41 pasin 3 tanesi, yani %7,32′si birinci bolgeye; 24 tanesi, yani %58,54′u ikinci bolgeye ve 14 tanesi, yani %34,15′i ucuncu bolgeye dogru gerceklesmis. Yani Uzulmez’in paslarinda birinci bolgeye dogru atilan paslar ciddi bir orana sahipken, Ismail Uzulmez’inkine cok yakin bir pas yuzdesiyle genelde ileriye dogru oynamayi tercih etmis. Bunu daha net ortaya koymak gerekirse, Uzulmez’in yerine ulastirdigi 32 pas arasinda en cok tercih ettigi oyuncu 5 pasla Hakan Arikan olurken, Ismail’in yerine ulastirdigi 41 pas arasinda en cok tercih ettigi oyuncu 9 pasla Yusuf olmus ve Rustu’ye verdigi pas 0, yaziyla 0 olmus. Uzulmez’in kaleye ve diger defans oyuncularina verdigi toplam pas 12 olarak gerceklesmis ve dolayisiyla toplam paslarinin %37,5′i diger savunma oyuncularina gitmis. Buna karsilik Ismail’in 41 pasinin 8′i, yani toplam paslarinin %19,51′i diger defans oyuncularina gitmis. Nereden bakarsaniz bakin iki oyuncumuz arasindaki mentalite farki kabak gibi ortada gozukuyor…

Yine degerlendirilen mac adedinin sadece iki tane oldugu unutulmasin serhini duserek, bu iki oyuncumuzun savunma performanslarinin karsilarinda oynadiklari oyunculari nasil etkiledigini ortaya koymak gerekirse:

Oncelikle gorsel bazi detaylarla yazidan bunalanlari ferahlatalim ve Valencia’nin bizim macta ve Wolfsburg macinda oynadigi bolgelerle Krasic’in Wolfsburg macinda ve bizim macinda oynadigi bolgeleri kiyaslayalim:

Bizim macta Valencia:

Wolfsburg macinda Valencia:

Goruldugu gibi Valencia’nin bizim macta oynadigi bolge ile Wolfsburg’a karsi oynadigi bolge arasinda pek de bir fark yok…

Wolfsburg macinda Krasic:

Bizim macta Krasic:

Buna karsilik Krasic bize karsi oynarken Wolfsburg’a karsi oynadigindan cok daha fazla ice kaymis ve bir sag kanat oyuncusundan daha cok sag ic gibi oynamis, yani Ismail’in kanatindan ekmek cikarmak yerine kendisine adam adama savunma yapmak uzere verilen Ismail’i iceri cekerek savunmanin dengesini bozmaya calismis. Nitekim ilk yarida Krasic’in Ismail’i uzerine cekerek bosalttigi alanda cok buyuk bosluklar olustu, ancak CSKA buraya adam sokamadigi icin ekmek cikartamadi. Kaldi ki bu adam adama eslesmenin sakincalari sadece bosalttigimiz alanlarla kalmadi, Ismail’in sarfettigi abartili efor yuzunden ilk yaridaki pas yuzdesini 11/20 gibi kotu bir orana da cekti. Nitekim Ismail bu yarida topu sadece bir kez ucuncu bolgeye tasiyabildi. Ikinci yariyla birlikte bu modasi gecmis savunmayi bir kenara birakip Ismail’i normal bir bek gibi oynatmaya gonderdigimiz zaman Ismail 30/38 gibi %80′e yakin bir pas yuzdesiyle oynamaya basladi ve ilk yarida 1 kez yapabildigi icin 6 kez yaparak topu 7 kez ucuncu bolgeye tasidi ki bu rakam 9 kez ucuncu bolgeye top tasiyan Tello’dan sonra takimdaki en iyi rakam oldu. Haaa bunun sonucunda Yusuf’un da Ismail’i tek basina birakmasi sebebiyle Krasic’ten bir calim yiyerek yedigimiz ikinci goldeki pay sahiplerinden biri oldu, ama savunmada verdigi bu acigi hucumda yaptigi islerle fazlasiyla kapatti…

Yeniden rakamlara geri donersek once bizim mactaki ve 1 dakika daha az oynadigi Wolfsburg macindaki Valencia’yi kiyaslarsak, kostugu mesafe 9651 metreye karsilik 9591 metre olmus. Aradaki fark uzerinde durmaya degmez bir fark. Buna karsilik bizim macta 39 kez, Wolfsburg macinda ise 32 kez topla bulusmus, yani Wolfsburg macina oranla %20 daha fazla topla bulusmus ki tum Manchester takimi Wolfsburg macina oranla sadece %3 daha fazla topla bulusmus. Krasic ise Wolfsburg macinda 11276 metre kosarken bizim macta 11789 metre kosmus, yani yaklasik %4,55 daha fazla kosma ihtiyaci duymus. Bununla birlikte Krasic Wolfsburg macinda 51 kere, bizim macta ise 41 kere topla bulusmus, yani Wolfsburg macina oranla %20 daha az topla bulusmus, ustelik tum CSKA takiminin topla bulusma orani Wolfsburg macindan Besiktas macina 198′den 188′e, yani sadece %5 duserken. Yani ne Valencia Uzulmez’in oynamasi sayesinde durdurulabilmis ne de Krasic Ismail oynamasi sebebiyle cosmus…

Tekrar soyluyorum, iki mac istatistiksel olarak anlamli bir ifade kullanmak icin cok da yeterli degildir, fakat aradaki rakamlar Ismail ile Uzulmez’in arasindaki mentalite farkini ortaya koyacak kadar farklidir. Ustelik Uzulmez’in savunmasi Ismail’e oranla cok kuvvetlidir tezini de yalanlamaktadir. Buna Ismail’den senelerce faydalanabiliriz gibi argumanlari eklersek de bu takimda Uzulmez degil de Ismail’in oynamasi gerektigi kendiliginden ortaya cikar. Su takimi heba etmeden dogruyu bulmak kismet olur bize insallah…