‘ Süper Lig ’ Arşivi

1984

Maçın devre arası. Konular başka yere gitmeden aklıma geleni buraya da yazayım.

Başlığın içerikle tek benzerliği fotoğraftakiler sadece. Belki değildir de o kadar felsefe yapacak halim yok.

Aklıma Y golü yediğimizde ıldırım Demirören üzüldü mü sevindi mi yoksa zerre umrunda olmadı mı kısmı takıldı. Bence umrunda olmamıştır dedim kendi kendime (ve twitterda).

Ondan sonra da şu fotoğraf aklıma geldi her şeyden tamamen bağımsız.

Aman kimsenin rahatı bozulmasın. Huzuru kaçmasın. Marka değeri maskesiyle gitme ihtimali olan paralar amman bir yere gitmesin.

İYİ POLİS

-Uzun zaman sonra ilk defa Beşiktaş’ın başındaki adamın, rakibini yerinde izleyerek incelediğine şahit olduk. Carvalhal Trabzonspor’un Inter maçını gitti Trabzon’da izledi. Son yılların en iyi Trabzonspor’unu izleyen Portekizli hoca, gördüğü takım düzenine göre Beşiktaş’ı hazırladı. Ortaya koyduğu oyun kurgusu ve taktik klasik bir Trabzon deplasmanı tertibatıydı. Kalabalık orta saha, Mustafa Denizli döneminde iyice pekişen yarı ön libero yarı üçüncü stoper kimliğiyle İbrahim Toraman, oyunu orta sahada tutup pas hatalarını değerlendirmeye çalışan akılcı ve mücadeleci bir takım. Peki bu oyun dizilişi uzun vadede hep kazançlı bir görüntü verir mi? Bunu da kötü polis kısmında tartışacağız.

-Beşiktaş kariyerinde nedense hep ofansif yönleriyle ön plana çıkan Fernandes’in -geçmiş kariyerine nazire yaparcasına- savunmayı kategorize ve komuta eden liderliği ise aslında maçın anahtarı oldu. Top ayağına geldiğinde hem hücuma servis işini başarıyla organize etti hem de top rakibe geçtiğinde maçın büyük bir bölümünde Toraman ve Ernst’in başarılı desteği sayesinde savunma önündeki setin sağlamlığına katkı yaptı.

-Karşılaşma boyunca Ekrem Dağ dışında hiçbir Beşiktaşlı futbolcu sırıtmadı. Hilbert tartışmasız gecenin yıldızıydı, Egemen ve Sivok müthiş uyumluydu, İsmail 5′e 2 çıkılan kontra ataktaki inanılmaz acemiliği dışında savunma açısından iyiydi, Ernst her zamanki performansının altına düşmedi, Almeida oyun düzeni gereğince üstüne düşen görevi yerine getirdi ama ekstrası yoktu, Holosko tam kendisine uygun bir pozisyonda oyuna girdi ama fazla top alamadı, Pektemek ise kazanılan penaltının yaratılmasında yaptığı koşuyla Hilbert kadar söz sahibiydi.

-Cenk, bir kez daha müthiş refleksleriyle ve son dakikadaki inanılmaz soğukkanlılığıyla alkışı hak etti.

-Fırat Aydınus yine her zamanki gibi Türkiye standartlarının üzerinde  çok iyi bir maç yönetti. Birçok hakemin görmediği halde sırf Burak’ın el, kol hareketiyle etki altına girip penaltı verebileceği bir pozisyonda hatta yan hakemi bile aldanmışken bildiği doğrudan şaşmaması takdiri hak ediyor.

-Trabzonspor taraftarı maç boyunca takımını destekledi, kulüplerin kendi arasında aldığı saçma karara rağmen Çarşı grubunu kendi tribününde misafir etti, rakibini galiz küfürlere ve yabancı maddelere boğmadı. Bu açıdan Trabzon deplasmanında hem o eski dönemlerde sıkça rastladığımız “boğucu atmosferi” başarıyla uygulamaları hem de bunu küfürden, şiddetten uzak durarak yapmaları etkileyiciydi. Egemen’e gösterdikleri tepki ise son derece duygusal ve mantıklı. Aynı tepkiyi diğer takımların taraftarları da başka futbolculara defalarca göstermiştir. Yeter ki bu protesto sadece ıslıkla kalsın, küfür ve şiddet olmasın.

KÖTÜ POLİS

-Her ne kadar dün akşam Trabzon deplasmanında oynanan defansif ve önlemci futbol üç puanı getirmiş olsa da genel tabloya baktığımızda bu anlayış sadece deplasmanlarla sınırlı kalsa bile Beşiktaş’a büyük başarılar getirmez. Geniş alanda oynamayı seven ve üst sıralarda yer alan takımlara yönelik bir oyun kurgusu olarak kalırsa ne ala ama dün alınan skor aldatıcılığıyla bir ısrara dönüşürse ileride ciddi sıkıntılar yaşanabilir. Sezonu şampiyon kapatmak isteyen bir takım kendi evinde de deplasmanda da aynı akıcılıkta ve rahatlıkta oynamalıdır. Normal şablonda bile savunma hattından kopuk oynayan hücumcular, iyice kısırlaştırıldıkları bu düzende daha da büyük sıkıntılar yaşarlar. Beşiktaş bu şablonla oynadığı birçok maçı ya şansının yardımıyla tek gollü skorlarla ya da çok fazla sayıda beraberlik alır.

-Trabzonspor karşılaşmasında savunma kurgusu ne kadar başarılı olsa da aynı şeyi hücum hattı için söylemek mümkün değil. Quaresma sağ açık, Hilbert sağ bek, İsmail sol bek, Ekrem veya Mustafa sol açık düzeni Beşiktaş’ı daha işlevsel hale getirebilirdi. Buradaki kilit husus, Quaresma’nın Beşiktaş’a geldiğinden beri dile getirilen “her iki ayağını da aynı düzeyde kullanabilen oyuncu” şeklindeki yanlış algıdan kaynaklanıyor. Hayır, Quaresma sol ayağını sağ ayağı kadar efektif kullanamıyor. Dün akşamki maçta çok daha net bir şekilde gördük, Quaresma soldan içeriye girerek yakaladığı yüzde yüzlük gol pozisyonlarını ters kanattan geliştirseydi bitiriciliği çok daha rahat olabilecekti. Zaten genelde içeriye kat etmekten çok çizgiye inmeyi tercih eden bir yapısı var ve bu sebepten dolayı soldan yaptığı birçok ortada daha çok güvendiği sağ ayağını kullanmak için trivela vuruşuna ağırlık veriyor. Taraftarın birçok pozisyonda “boşuna yapılan artistik hareket” olarak yorumladığı bu durum aslında Quaresma için doğal bir zorunluluk. Bu noktada yapılması gereken iki şey var. Sol tarafta oynayan Quaresma’ya çizgiden çok ceza sahasına kat etmesi öğütlenmeli ya da yoğun olarak sağ kanatta oynaması sağlanmalı. Sol ayağını daha fazla geliştirmek gibi Türkiye şartları için ütopik seçenekleri ise hiç boşuna konuşmamak lazım.

-Beşiktaş’ın kronik bir rahatsızlığı var. Öne geçtiği hiçbir maçı koparamıyor. Kiev, Gençlerbirliği ve  Fenerbahçe maçlarından sonra Trabzonspor deplasmanında da bu görüntüye bir kez daha net bir şekilde şahit olduk. Rakip tam anlamıyla maçtan kopmak üzereyken, kontra atak için her türlü şart oluşmuşken ne oluyorsa oluyor Beşiktaşlı futbolcular acemilerin bile yapmayacağı pas ve şut seçiminde hatalar yapıyor. Bu durumun en makul açıklaması, takımın kontra atak antremanı yapmıyor oluşudur. Haftanın bir günü en azından bir iki saat bile olsa belirli bir şablon oluşturmak adına bunun üzerinde çalışmak lazım. Rakip tüm gücüyle atağa kalkmışken kaç kişi kontraya çıkacak, kim nereye koşu yapacak, top hangi adamlarda toplanacak bunun üzerine çalışmak gerekiyor. Dün akşam elde edilen bütün fırsatlarda tam bir kaos havası hakimdi.

-Burak Yılmaz isterse sezon başına 50 gol ortalamasıyla oynasın umrumda değil. Burak, ciddi anlamda karakter sorunu yaşayan bir arkadaşımız. Bu Beşiktaş’ta iken de böyleydi Trabzonspor’da da kaldığı yerden devam ediyor. İbrahim Toraman ile yaşadığı pozisyonda yaptığı hareketler için burada ne yazsam hafif kalır.

-Lig Tv spikerleri gerçekten sezonun en kötüleri arasındalar. Maçları ruhsuz ve ticari ağızla anlatıyorlar. Melih Şendil, futbol kamuoyunun sevmediğini her türlü ortamda dile getirdiği “kim çıksın kim girsin” sms uygulamasını övmek, savunmak için söylemediğini bırakmadı. Hatta işi o kadar ileri götürdü ki, bazı hocaların sms sonucunu dikkate alarak maça müdahale ettiğini bile söyleme gafletinde bulundu. Ben de buradan kendisine çağrıda bulunuyorum, o kendisine iletilen hikayedeki hoca veya hocalar kimse bir zahmet ifşa etsin. Olay doğruysa o hocalar da derhal istifalarını versinler, seyircilerin hiçbir pozitif bilime dayanmayan tercihlerini dikkate alarak mesleklerine ihanet ettiklerini kabul etsinler. Böyle rezalet olmaz…

Ligin Marka Değeri

Fenerbahçe başta olmak üzere pek çok takımı içerisine alan şike soruşturmasında ilk  şok atlatıldıktan ve “nasılsa hiç bir sonuç çıkmaz yæ” havası, şu ana kadar basında yer alan belgeler ışığında dağıldıktan sonra Türk Spor Medyası’nda ve bazı taraftarlarda  ilginç bir “aklama-savunma” stratejisi ortaya çıktı.

İlk kez soruşturmanın birinci günü akşamı, Avrupa Şampiyonasına katılan Danimarka milli takımı gibi plajdan toplanabilen kadrosuyla Telegol’de Ziya Şengül tarafından dile getirildi. Özetle, Fenerbahçe’nin küme düşürülmemesi gerektiğini çünkü Fenerbahçesiz bir ligin anlamsız olacağını söyledi Ziya Şengül. Hemen peşine Gökmen Özdenak’tan da rekabetin olayacağı bir ligin keyifsiz geçeceği, kimsenin izlemek istemeyeceği savı geldi (Bkz:Biz tek çocuğuz)

Teegol’ün rating için çok acaip söylemlere bulaştığını düşündüğümden sadece gülüp geçmiştim. Fakat gözaltıalrın başaldığı pazar gününden bu güne geçen 4 günde pek çok kişi bu fikri dile getirmye/savunmaya başladı.

Bakın soruşturma sonucunda Fenerbahçe’nin suçu sabit görülür de küme düşerse neler olacakmış (Hürriyet’ten)

  • 18 takımlı ve Fenerbahçeli bir lige 450 milyon dolar veren Digiturk, Fenerbahçe’nin olmadığı 15 takımlı bir lige o parayı vermek istemeyecek. SONUÇ Yayın geliri dibe vuracak
  • Fenerbahçe’nin olmadığı, Digitürk’ün yayın gelirlerini yarı yarıya azaltacağı Süper Lig’de, diğer takımlar ve  özellikle Galatasaray ile Beşiktaş nasıl etkilenecek? Gelirlerinde bir azalmak olacak mı? SONUÇ Yarı yarıya azalacaktır. Anadolu takımlarının gelirleri de yarı yarıya azalacak. (bu kısım sanırım Hürriyet’i pek ilgilendirmiyor)

Bu maddeler ışığında hemen devamı getiriliyor. Büyükler ve Anadolu kulüpleri transfer için yayın gelirlerini kullanıyor. Bu gelirler düşünce kulüpler transfer yapamaz ve takımlar güçsüz kalır.

Büyük Sonuç: Dekoderlerini iade eden Fenerbahçe taraftarları nedeniyle zarara uğrayan Digiturk, naklen yayın için ödediği parayı kısar (NEDEN?), Fenerbahçe’siz lig çekişmesiz olur hatta kulüplerin parası azaldığı için daha da kalitesiz bir lig olur, Türkiye’nin ve Türk Futbolu’nun marka değeri düşer!

Şimdi naçizane benim bazı sorularım var. Birileri cevaplarsa mesud olurum.

  • Şaibeli bir ligin marka değeri nasıl olur da şikeden, teşvikten arındırılmış (veya arındırılmaya başlayan) bir ligden fazla olabilir?
  • Digiturk ticari bir anlaşmaya imza atmıştır. Her ticari anlaşmada olduğu gibi bunda da risk mevcuttur. Nasıl olur da Digiturk, bahsi geçen olayda küme düşme olur da ticari zarara uğrar diye bu riskten muaf tutulabilir? Şimdi ben aldığım ev kredisini eşim işten çıkarıldığında kazancım azaldığında ödeyemez duruma gelince bankaya gelin yendien anlaşma yapalım ben daha az ödeyeyim diyebilir miyim bu durumda? (Evet derseniz mutlu olurum çünkü evimizin marka değeri düşsün istemem)
  • Bu olaylar ışığında Digiturk bu ticari risklerden kaçınmak için federasyonu “daha çok dekoder sattıracak bir lig organizasyonu”  için manipüle ediyor/etmiş olabilir mi? Vereceğimiz parayı keseriz çünkü bize dekoder sattıracak takım(veya takımlar başarısız) deme hakkı var mı?
  • Bir takımın başkanı ve yöneticilerinin, kulübe haksız başarı/kazanç sağlayacak şeyleri yapması durumunda olay KULÜPTEN BAĞIMSIZ değerlendirilebilir mi? Bu teklif edilebilir mi?

Bunlar da bonus sorular olsun: Neyin marka değerinden bahsediyorsunuz arkadaş? Hangi kafayı yaşıyorsunuz?

Sezona başlarken kısa kısa…

27 Haziran tarihi itibariyle Beşiktaş Futbol Takımı sezon hazırlıklarına başladı. Ama eksik kadroyla başladı. Milli futbolculara ekstradan verilen izni anlamak mümkün ama diğerleri? Guti, Quaresma, Simao ve Aurelio geçerli bir sebep olmaksızın, kişisel bahanelerle takıma geç katılacak. Tayfur hocanın bu duruma müdahale edemiyor oluşu, futbolcular üzerinde gerekli yaptırımı uygulayamaması can sıkıyor ve sezon öncesi taraftarda endişe yaratıyor açıkçası. Çok özel bir sebep olmadan bir futbolcunun sezon öncesi kampına geç katılması kabul edilir bir durum değil. Beşiktaş teknik heyeti daha ilk dakiakdan golü yedi, maçı nasıl götürecek hep beraber izleyeceğiz…

***

Futbol federasyonu seçimi yaklaşıyor. Kulüp başkanları müthiş bir kulis çalışması yapıyor. Federasyon organları ve yönetim kurulu üyelikleri sanki açık pazarda satışa çıkmış gibi. Herkes bir şekilde kendi adamını, kuklasını o yönetimin içine sokmaya çalışıyor. Bu karmaşanın içinde dikkat çeken husus ise Mehmet Ali Aydınlar’ın Fenerbahçe kulübü haricinde ön plana çıkarılması oldu. Aydınlar isminin ortaya çıkmasında hükümetin etkisi var diyenler de oldu, kulüplerin ortak ve özgür iradesi diyen de oldu. Bilmeyenler için yazalım, Mehmet Ali Aydınlar Fenerbahçe Kongre Üyesi, eski yöneticisi, eski Federasyon yöneticisi, Acıbadem Hastanelerinin sahibidir. Yani her açıdan Fenerbahçe ile organik bağı bulunan, rengini çok önceden belli etmiş olan bir yöneticidir. Hal böyleyken Aydınlar’ı neden diğer kulüpler destekliyor? Neden Fenerbahçe gönüllü bir destek vermiyor? Bu konuda söylenebilecek tek şey, Aziz Yıldırım’ın Aydınlar’ı kulüp başkanlığında bugüne kadar hep rakip görmesidir. Ayrıca Aydınlar’ın Fenerbahçeli kimliğinin bu kadar ön planda olması ziyadesiyle diğer kulüplerin işine yarayabilir. Aydınlar’ın ortaya koyacağı her icraatta Fenerbahçe söz konusu olduğunda kılı kırk yaracak olması diğer kulüplerin işine gelecektir.

***

Türkiye’de bazı kavramların içini çok rahat boşaltıyoruz. İçini boşalttığımız o kavramları da sanki hiçbir şey olmamış gibi değerlendirmeye çalışıyoruz. Bunun en son örneğini Galatasaray’ın Madrid transfer harekatında yaşadık. Bilindiği üzere Galatasaray’da Ünal Aysal ve şurekası geçtiğimiz hafta ani bir kararla özel uçakla Atletico Madrid kulübüyle görüşmelere gitti. Aynı günün ilerleyen saatlerinde Galatasaray borsaya üç futbolcuyla ve kulübüyle görüşmelere başladığını bildirdi. İsimler çarpıcıydı ve dikkat çekiciydi. Galatasaray taraftarı ayağa kalktı, medyada sanki her şey tamamlanmış gibi bir hava esti. Tomas Ujfalusi, kariyerinin son imzasını yüksek bir ücret karşılığında Galatasaray hanesine attı ama diğerleri? Forlan ve Reyes çok açık ve net bir şekilde Galatasaray’a gelmeyeceklerini açıkladılar. Transfer sezonunda ne olacağı belli olmaz, yarın her şey değişebilir evet ama Galatasaray’ın kağıt üstünde doğru, gerçek hayatta ise büyük bir hata yaptığını kabul etmek gerekiyor. Zira borsaya bildirimde bulunmak halka açılmış şirketlerin yapması gereken doğal bir eylem. Ama dedik ya, Türkiye’de bu işler böyle yürümüyor. Bugüne kadar spor kulüpleri, çok nadir olaylar dışında her türlü transfer işlemi sona ermeden borsaya bildirimde bulunmuyorlar. Transfer sona erdiği, medya bas bas bağırdığı halde kulüpler borsaya “görüşmeye başlanmıştır” ibaresini ancak transfer kesinleştikten sonra bildiriyorlar. Camiayı bir an önce canlandırmak, mutlu etmek isteyen acemi Ünal Aysal yönetimi ise bu gerçek hayat ilkesini gözden kaçırdı ve durduk yere taraftarın gözünde puan yitirdi.

***

Tam “Fatih Terim göreve geleli bayağı oldu, hala kulüpten kimseyle takışmadı hayırdır inşallah?” diyecektik ki taze haber birkaç gün önce gazetelere düştü. Bülent Tulun Fatih Terim’in arkasından konuşmuş, bunu duyan Terim de kıyametleri koparmış. Kazanan elbette yine Fatih Terim. Tulun tesislerden uzaklaştırıldı, Telekom Arena’da ofiste pasifleşecek. Fatih Terim ise yine her zamanki gibi tek adam olarak yoluna devam edecek.

Fenerbahçe Nefreti

Geçen gün denk geldi, iki sene önce Beşiktaş’ın kazandığı lig şampiyonluğundan sonra futbolcuların, teknik heyetin basına verdiği demeçleri izledim. Gökhan Zan, İbrahim Toraman, Sivok, Delgado, Mustafa Denizli. Hepsinin açıklamalarında şampiyonluğu hediye ettikleri kişiler, mutluluk gözyaşları, bir sezonun alın teri var. Kimi başkanına hediye ediyor, kimi başkanın eşine. Ama kimseye sataşmıyorlar, izleyende en ufak bir tepki oluşturmuyorlar. Beşiktaş şampiyon oluyor ve futbolcusuyla, hocasıyla, yönetimiyle “kendi dünyasında” şampiyonluğu kutluyor.

Geçtiğimiz Pazar günü, Sivas’ta şampiyonluk ipini göğüsleyen Fenerbahçe oldu. Maçı başından sonuna kadar izledim. Maç bitiminde görüşüm belliydi. Fenerbahçe ikinci yarıda ortaya koyduğu futbolla, mücadeleyle şampiyonluğu hak etmişti. Sekiz deplasmanın hepsini kazanmak, ikinci yarıda kendi evinde kaleyi gole kapamak kolay iş değildi. Bütün bu takdir edilesi tabloya rağmen maç sonrası Fenerbahçeli futbolcuların mikrofonlara yapmış oldukları açıklamalar sıçıp sıvamanın en güzel göstergesi oldu. Bir kez daha Fenerbahçe futbolcusu, neden takımından nefret edildiğini bir kez daha kanıtlamış oldu.

Emre Belözoğlu son dakikaya kadar şampiyonluk yarışında olduğu rakibinin sadece futbolcu kadrosunu tebrik etme ukalalığını gösterdi, Volkan Demirel klişeleşmiş Fenerbahçe Cumhuriyeti esprisine sırtını dayayarak Pazartesi gününün resmi tatil ilan edilmesini istedi, Gökhan Gönül şampiyonluğu Türkiye’nin dörtte birine armağan etti. Hepsinin yüzünde kazanılan şampiyonluğa rağmen müthiş bir nefret, kin vardı. Maçın bitiminden kısa bir süre sonra sahaya “Biz bize yeteriz çünkü Fenerbahçeyiz” gibi aptalca bir sloganla yaftalanmış tişörtlerle çıktılar. Her zamanki “onlar ve bizler” ayrımı, rakiplerini hakir ve aşağılık görme kompleksi adeta bacaklarından akıyordu.

Allah aşkına biri bana söylesin, böyle şampiyonluk mu kutlanır? Şampiyon olduktan 24 saat sonra o takımın kalecisi eline mikrofonu alıp 55 bin kişiye KOYDUK MU dedirtiyorsa, yapılan bütün açıklamaların altında hep o küçük dağları ben yarattım havası keskin keskin solunuyorsa Fenerbahçe nefretinin kökenine, geçmişine gitmeye gerek yok. Fenerbahçe, sadece kendisini güçlü, iyi, başarılı ve adam gördüğü sürece bu nefret denizinde yalnız kalmaya, sevilmemeye mahkumdur. Bu mahkumiyet, sahada kazanılan 82 puanı ve ikinci yarıdaki müthiş performansı bile gölgede bırakacak kadar önemli bir konudur. Fenerbahçe taraftarı, bu nefret merkezi olmanın çekememezlikten değil her geçen gün dozunu artıran bir çirkinlik anıtına dönüşmekten kaynaklandığını anlayana kadar da bu devran böyle sürüp gidecek. Kaleci Volkan, şampiyon olduğu gecede hala içinde taşıdığı eksikliği hönkürerek gidermeye devam edecek…

Sinan Engin ve Matematik

Beşiktaş futbol tarihinin en acı sayfalarından biri, Sinan Engin denen zat-ı muhteremdir. Beşiktaş’a maddi, manevi büyük zararlar veren bir kişi olmasının yanı sıra, yaptığı onca şeyin ardından hala televizyonlarda kendine yer bulabilmesi ve Lig Tv gibi ligin marka(!) değerine sahip çıkan bir yayın kuruluşunun resmi yorumcu kadrosunda bulunması en hafif tabirle bir hezeyandır. Sinan Bey’e sanırım Lig Tv yeterli gelmemiş, dün akşam ismini hatırlayamadığım başka bir televizyon kanalında Faik Çetiner’in karşısında denk geldim kendisine. Ekranın altına kocaman bir bant döşemişler, “Sinan Engin hede hödöyü yorumluyor, Sinan Engin neden hede hödö oldu açıklıyor”

Kaç yıl geçti hala aynı terane. Tutarsızlık, vefasızlık Sinan Engin ile özdeşleşmiş bir kere. Yaklaşık olarak üç dakikalık bir konuşmasına denk geliyorum, çıldırmamak elde değil. Lucescu’yu göklere çıkarıyor Sinan Engin. Kısıtlı kadroyla yaptığı harika işlerden dem vuruyor, Luce’nin ne denli şahane bir insan olduğunu ballandırarak anlatıyor. Yahu iyi de bu millete balık hafızalı derler ama bu kadarı da fazla değil mi yahu? 101. yıl çöküşüyle birlikte takımdan gönderilen Lucescu’nun uçağı havalanır havalanmaz  tv kanalına çıkıp ağlayan, beraber çalıştığı teknik adamı hedef tahtasına koyup sorumluluktan kaçmaya çalışan sen değil miydin Sinan Engin? “Devre arasında bir sürü adam önerdik almadı, elimizdekileri de gönderdi, söz dinlemedi, huysuzdu, son günlerde işini yapmıyordu” diye çamur atarken iyiydi de şimdi niye bu adam badem gözlü oldu?

Sorular sorular sorular…Dayanamayıp kanal değiştiriyorum. Yine zap yaparken bir süre sonra parmaklarım o kanalın numarasını tuşluyor, Sinan Engin yine o kocaman heybetiyle ekranımı kaplıyor. Yine üç dakika bu şahsı dinlemek, zıvanadan çıkmak için bana yeterli geliyor. Schuster ile Şenol Güneş’i mukayese ediyor Engin hazretleri. Ama sizin bildiğiniz, anladığınız dilden konuşmuyor. Schuster’i alınan mağlubiyet ve beraberliklerden dolayı yayın havuzundan alınamayan parayla eleştiriyor. 8 mağlubiyet bilmem kaç beraberlik eşittir 6 milyon avro. Karşısında ise Şenol Güneş, şu kadar galibiyet almış bilmem ne yapmış kazandırdığı para bilmem kaç milyon avro…

Yahu adama sormazlar mı Sinan Engin efendi? Senin zamanında alınan Diatta, Sivok ve Zapo’ya toplam kaç milyon avro bonservis verildi? Yarım sezon önce 500 bin dolara Anadolu takımlarına gelmeye hevesli futbolcu kaç katı bonservisle sezon sonu Beşiktaş’a peşkeş çekildi ey Sinan Engin? Bu futbolcuların tamamı niye aynı menajerlik şirketinden alındı, Beşiktaş’ın iş bilmez yönetiminin gözü önünde paralar nasıl saçıldı bir hesap ver? Beşiktaş’ta futbol takımından sorumlu olduğun vakitlerde Beşiktaş her sene şampiyon mu oldu? Havuzdan en çok para kazanan takım Beşiktaş mıydı?

Bu işler bir Higuain beş tane bilmem ne eder matematiğine benzemiyor Sinan Bey. Al sana paraysa para, zararsa en kallavisinden. Ben senin yerinde olsam bırak televizyona çıkmayı, tv binasının önünden geçmem yolumu değiştiririm. Ama huyu kurusun bu spor medyasının; dün ne yaptığını, ettiğini unutup bir kalemde geçmişini silen adamları çok sever. Zira topyekün şu medyayı hesaba katsan, geçmişten gelen ağır ve pis yükün üstesinden kimse gelemez. Olan, tek derdi takımını sevmek olan taraftara olur, Sinan Enginler de bakkal defteri estetiğindeki matematik bilgisiyle keyfine keyif katmaya devam eder.

Organize İşler

Cüneyt Çakır ve Delgado

Hatırlarsınız değil mi Galatasaray maçındaki Cüneyt Çakır’ı ve Delgado’yu attığı sahneyi? Ne futbolcu psikolojisini çözebilmiş ne de kuralı anlayabilmiş bir hakem demiştim kendisi için o zaman. FIFA kural kitabında kart istemekle alakalı bir kural yoktur, futbolcunun seyirciyi galeyana getirecek şekilde hakeme itirazda bulunmasının kartla cezalandırılmasını ister FIFA. O pozisyonda Delgado önce kendini göstermiş, sonra bir yapmış ve son olarak da kart işareti yaparak “ama bana ilk hareketimde kart çıkardın” cümlesini usta bir sessiz sinema oyuncusu edasıyla jest ve mimikleriyle kurmuştu. Lakin o maçı izlerken futbolcu psikolojisini anlamaktan çok uzak olduğunu sandığım Cüneyt Çakır mal bulmuş Mağribi gibi bu fırsatın üzerine atlamış ve Delgado’yu ikinci sarı kartla oyundan atmıştı.

Yukaridaki olaydan çok değil, sadece 1.5 ay sonraki şu sahnede ise aynı Cüneyt Çakır ne kadar sevgi dolu değil mi? Delgado’nun jest ve mimiklerinde seyirciyi galeyana getirme çabasından çok derdini anlatma çabası görürken, Alex’in aşağılayıcı tavrından irite olmamın tek sebebi de Beşiktaş taraftarı olmamdır muhtemelen.

Cüneyt Çakır ve Alex

İşte aynı Cüneyt Çakır son Fenerbahçe maçında öyle iki karara imza attı ki çıldırmamak elde değil. Ben şahsen su kaçırılmadığı sürece yanlış verilen penaltılara, yanlış kaldırılan ofsayt bayraklarına çok takılmam. Benim için bir hakemin eyyam potansiyeli, tartışma programlarında çok fazla gündeme gelmeyen daha ufak detaylarda saklıdır. Cem Papila’nın bize çıkardığı kırmızı kartlardan çok Samsunlulara çıkarmadığı sarı kartlar gibi mesela. Cüneyt Çakır da bu işi çok iyi becerdi. Bunu gösteren iki küçük, ama bana göre kafa yapısını net şekilde ortaya koyan örnek:


Birincisi, Cüneyt Çakır’ın golü bulduktan sonra baskısını giderek artıran Beşiktaş’ın atağını keserek ilk yarıyı bitirdiği pozisyon. Hangi ilk yarıyı? İki gol atıldığı, biri itirazdan olmak üzere üç sarı kart çıktığı halde hiç uzamayan ve sarı kartlı Andre Santos’un Beşiktaşlı futbolcuyla bire bir kaldığı pozisyon yarıda kesilerek bitirilen ilk yarıyı. Şimdi kimse dile getirmiyor ama Cüneyt Çakır Fenerbahçe’nin imdadına yetişme görevini kusursuz bir şekilde yerine getirmiştir.


Ve yukaridaki pozisyondan daha da büyük bir fiyasko. Almeida’nın kaçan golünden hemen sonra gerçekleşen bu pozisyon, bana göre Cüneyt Çakır’ın niyetini net bir şekilde ortaya koymuştur. Simao’ya yapılan faul bu görüntülerde tam o sırada alt bant reklam girdigi için görülmüyor, ancak top Simao’nun ayağından çıkıp Ernst’e doğru giderken Cüneyt Çakır’ın düdük çalmadan önce kafasını döndürdüğü ve topun Ernst’e gittiğini gördüğü net bir şekilde görülüyor. Bütün bunlar olurken İsmail soldan bindiriyor ve Ernst tam ona pası çıkartacakken Cüneyt Çakır düdüğünü çalarak faulü veriyor ve atağı yine kesiyor. Cüneyt Çakır Simao’ya yapılan faule düdüğü anında çalsa veya buradaki gibi geç kalsa da Ernst’i görmediği için çalsa çapsız, kafası çalışmayan hakem olarak değerlendirir geçerim. Ancak düdük çalmadan önce Ernst’i gördüğü ve pozisyonun net bir şekilde bizim lehimize geliştiğini anladığı için düdük çalma gereği duyan bir hakemin yaptığı sadece ve sadece organize çapulculuktur. Bunun başka bir tarifi yoktur. Ferrari’ye hala sinirliyim, ne olursa olsun bu provokasyona gelmemeliydi falan da Ferrari’nin dirseği Cüneyt Çakır’ın organize bir şekilde icra ettiği işleri gözardı etmemize yetmez.

Psikotik Maç

Maç Öncesi

Artistik Zaman Kipi
Kazan’dan Köyiçi’ne, sahilden Şairler’e semt ana baba günü. Beşiktaş sezonun en kalabalık ve neşeli gününü yaşıyor. Liderden 15-20 puan geride olmamıza ve henüz 3 gün önce sadece vasat üstü denilecek bir takımdan 4 yemiş olmamıza rağmen neşeli herkes. Hırs, heyecan, gerginlik beklenebilir; ama bu neşeyi neye yorabilirim bilmiyorum. Saat 14.30′dan itibaren şarkılarla türkülerle Şairler’de beklemeye başlıyoruz maçı. Ve bu neşeye rağmen kimse galibiyetten emin falan değil. Klasik bir; ‘sezonu çöpe attık, artık biz bizeyiz ve aşkımızı dağa taşa haykıralım’ dönemini açıyoruz sanırım.. Her derbi maçı gibi günün en keyifli anları 90′lı yılların besteleri, herkes aklında kalanı döküyor. Öbekler arası atışmalar, bira kutularını toplayan abilerden maç tahminleri. Eski dostlar. Yoklamada fire yok.

Di’li Geçmiş Zaman
Stada iniyoruz. Stad civarında şimdiye dek hiç görmediğim bir polis-güvenlik barikatı kurulmuştu. Eski Açık’ın önündeki Gaziler Büfe dahi kullanım dışıydı ve portatif bir masayla yol kenarına taşınmıştı. Kapalı’nın önündeki yol bir baştan bir başa polisten oluşan bir etten duvarla örülüydü ve stad civarında gezmek için yollardan, arabaların önüne atlayarak yürümemiz gerekiyordu. Taraftarı sinirlendirip, derbi havasına sokmak için daha güzel bir yol düşünemezlerdi.

İçerdeki yerimizi aldık ama dışardaki neşenin yerinde yeller esiyordu. Kasvetli ve sıkıntılı bir hava vardı. Maç saati gelip çatana değin de dağılmadı bu.
Uzun süredir şu takım doğru düzgün bir müzikle sahaya çıksın diyorduk, olumlu sayılabilecek bir gelişme; ve ‘Final Countdown’ ile Beşiktaş sahada.

Maç..
Korkunç başladı. Fenerbahçe 25 dakika boyunca sol kanattan Dia ve Santos’la Beşiktaş’ın işini bitirebilecek her şeyi yaptı. Özellikle Niang’ın orta sahaya kadar gelip Dia’yı kovalayan Ekrem’i oyundan düşürmek için Dia ile girdiği 2′ye 1′ler her seferinde başarıya ulaşıp, Dia’nın önünde 40-50 metrelik boşluklar oluştukça Beşiktaş’ın dayanacak dermanı kalmadı, tüm hatlarıyla oyundan düştü. Bu dakikalarda tribün de ivme yakalayamadı bir türlü. ‘Burası Kapalı, herkes kendine gelsin’ sloganı da, maalesef, sonuç vermedi.

Ta ki 25 dakika sonra Beşiktaş topu ayağına alıp, Fenerbahçe üst düzey Avrupa takımlarını zorlayacak temposunu düşürmek zorunda kalana dek. Bundan sonraki yaklaşık 30-35 dakika ise bu sezonun en keyifli dakikaları arasındaki yerini öyle rahat alır ki; mağlubiyete rağmen Toraman’ın golünü en az 10 kere izlediğimi belirtmem gerek.
Beşiktaş rakibi abondone olduysa ve skoru da aldıysa Türkiye’nin en tehlikeli takımı hala. Oyunu elinde tutmak ve skoru artırmak için yakaladığı ivme, tüm takıma bir sakinlik ve kendine güven aşılıyor.  Nihayetinde Beşiktaş idman maçı yapıyor havası verebiliyor. Rakibin o ivmeyi kendi lehine çevirmek için yaptığı her hamle de ters tepiyor.

Ama tabi ki, her güzel şeyin sonu vardır. Söz konusu Beşiktaş ise güzelliklerin sonu ivedi gelir. Gerekirse bunu kendi hazırlar.
Uzun zamandır, özel hayatındaki şaşaayı hem medyadan, hem kulaktan kulağa duyduğumuz; bu sebeple de taraftarın inceden gönül koyduğu Ferrari sahneye çıkıyor maçın en güzel dakikasında. Korkunç bir sezonda hoş bir anı olarak kalacak olan bir günü zehir ediyor.
O anın üzerinden yaklaşık 9 saat geçti ama All Star maçını bırakıp bu yazıyı yazmama neden olan o görüntü gözümün önünden gitmedi. Her şey yolundayken, maçı koparıp götürecek olan golü kaçıran Almeida’ya dahi kızmıyorken.. Fenerbahçe ataklarında büyük bir korku dahi yaşamıyorken.. Topu da almış kontra atağa çıkarken.. Gözüm ister istemez bir eli düdüğüyle beraber ağzında, bir eli penaltı noktasını göstererek koşan Cüneyt Çakır’a kaydı. Bir anlık anlam dahi veremedim, konduramadım.

Şimdi ise ne zaman gözümü kapasam hakem topa sırtını dönüp ceza sahasına koşuyor. Her seferinde Lugano’ya gösteriyor kırmızıyı. Ama eli penaltı noktasını gösteriyor. Kendine gelmeye çalışan takımına en ağır darbeyi vuruyor Ferrari. Bunun affı 1 maçta veya 1 ayda değil, seneler içinde mümkündür ancak. Yani şurası kesin ki, Ferrari’nin bu taraftarın gözünde, gönlünde affı mümkün değil.

O dakikadan sonrası ise çaresizliğin resmi. Tüm seneyi, tüm transfer hatalarını, tüm sakatlıkları gözümüze sokan dakikalar. En kritik zamanda sakatlanan Ersan yok.. Ersan olsa zaten Ekrem’in sağ bekte çaresiz acılar içinde çırpındığını görmek zorunda kalmayacaktık. Hilbert yabancı sınırlamasına takılmayacaktı. Gerçi şimdi acil durum var, çözüm gerek. Sivok olabilirdi. Hayır, yine yabancı sınırlaması.. Sivok tribünde. Stoper Aurelio sahada. Ve inanılmaz bir hatayla, suçlanamayacağı bir hatayla, golü ikram ediyor. O dakikadan sonra nevkisi sağ bek olmayan Ekrem, iyice yalnız bırakılıyor, çaresizce olan biteni izliyor bizle beraber. Guti golden sonra Aurelio ile yavaş yavaş yürürken nerde hata yaptığını, belki de en temel stoper ilkelerini, anlatıyor. Hiçbirimizin, hiç bir futbolcumuzun gözünde oyunu dengeleme ümidi yok. Onlar kadar biz de dakikaları sayıyoruz.

Dakikalar 90 diyor, tribündeki onbinlerce Kartal Yürek her şeye rağmen ‘Gücüne güç katmaya geldik’ diye gürlemeye başlıyor. Ömürleri boyunca kendi sahanda, derbi maçında 4 yiyip böyle bir tepki vermek nasıl bir duygudur görmemiş, bilmemiş Fenerbahçe taraftarı belki kıskançlıkla, daha da olası bir ihtimalle, tamamen anlayamadıkları için, bu haykırışla alkışlayarak dalga geçebileceğini sanıyor.
Ve tüm kaybettiklerimize rağmen; asla onlar gibi olmayacağımızı, asla bizim gibi olamayacaklarını hatırlatıyorlar bize.

Beşiktaş – Fenerbahçe / STSL

Ankaragücü Maçı ve Ötesi

İnsanın eli de, dili de tutuluyor bazen. Ne konuşmaya dilin varıyor, ne yazmaya elin. Maç sırasında, yediğiniz gol anında kitlenir kalırsınız mesela, staddaki herkes gibi. Çıt çıkmaz, gol kaçırmak gibi değildir gol yemek.

Hele rakibiniz, misal, Lazio’dur, ‘bir umut var mı, olabilir mi’ derken, 2-0 geri düşersiniz. Bitti düdüğünden önceki son çıkış. Ve siz o çıkışa çaresiz bakışlarla veda edersiniz.
Ankaragücü maçı klasik bir 67. dakika kontrasıyla 2-0 yenik duruma düştüğümüz gol gibiydi. Bitti.

Oyun olarak da sezonun en kötü maçlarından biriydi. Futbolcular da; bitsin de önümüze, Avrupa Ligi’ne bakalım görüntüsündeydi. Biz kabul etmesek de, ligdeki durum kabullenilmişti.

Ve, kaçınılmaz olarak; Dinamo Kiev maçındaki yük bu sezon Beşiktaş futbolcularının ve Schuster’in taşıyacağı en ağır yük. Beşiktaş bu sene bundan daha önemli bir maç oynamadı ve oynamayacak. Dinamo Kiev’i geçtikten sonra her turda işin ödüllendirilme paydası artacak. Ama Dinamo eşleşmesinde takımın karşısında sadece cezalandırılma-cezalandırılmama seçenekleri var.

Tekrar ‘Ankaragücü maçı ve ötesi’ne dönersek, bu maçta görmekten rahatsız olduğum veya olduğumuz ve değişmesini istediğimiz bir kaç tercih vardı.

*Necip ile kaybedilecek puanları, yaşı geçmiş Aurelio ile kaybedilecek puanlara tercih ederim.
*İbrahim Üzülmez 45. dakikada yerini İsmail’e bıraktıktan sonra 11 yıllık ilk 11 kariyerini bu yeni çocuğa bırakmışçasına bakıyordu sahaya. Buruk ama mutsuz değil. İşte, ne İbrahim’in bundan sonra sahayı erken terketmesini isterim ne de İsmail’i daha az görmek.
*Bobo ne yaptı bilmiyoruz, eğer varsa bir yanlışı affedilmesini istiyoruz. 5 yabancıyla çıktığımız bir maçta Nobre sahadayken Bobo’nun kulübede olması kabul edilemez.

*Ernst kesinlikle ‘garbage time’ oyuncusu değildir. Eğer Avrupa Ligi ile ilgili bir tasarruf varsa (ki büyük ihtimalle var)  Ernst dinlenecekse ilk 11 başlayıp, erken çıkacak adamdır. Son 15 dakikalarda Fernandes denenebilir.