‘ Basın ’ Arşivi

-Genel olarak bir futbolsever gözüyle baktığımızda, hakkında derin çekincelerimizin olduğu sporda şiddet yasası üzerinden Türkiye’de ilk defa futboldaki karanlık oyunların üzerine gidildiğini görüyoruz. Şu haliyle bile bu soruşturma dosyası ceza verilmeden kapansa dahi artık futbolun karanlık güçleri eskisi gibi rahat davranamayacak.

-Kulüp başkanına sınır ötesi yetkiler vermenin ne kadar yanlış sonuçlar doğurabileceği bu soruşturma ile bir kez daha ortaya çıktı. Yeni dönemde, Futbol Federasyonu’nun önderliğinde kulüplerin başkanlarına verdiği yetki sınırlarının tekrar belirlenmesi ve daraltılması gerekiyor. Fenerbahçe Başkanı şike yaptı mı sorusundan daha geniş bir perspektifle bu son durumu değerlendirmek lazım. Bugün için bir kulüp başkanının kendi cebinden 60 milyon küsür parayı kulüp kasasına borç olarak koyması kabul edilemez bir gerçek olarak karşımızda dururken, bu karar alma yetkisinin tek bir kişiye yani başkana bırakılması da mantıklı değil. Kulüpler, belirli bir meblağ üzerinde yapacakları her türlü finansal aksiyonda kongre üyelerinden onay almak zorunda olmalı. Özellikle futbol yatırımlarının geniş kitleler tarafından tam şeffaf bir şekilde kamuya açık bir şekilde takip edilebilmesi bu noktada büyük önem kazanıyor.

-Milyonlarca taraftara sahip olduğunu dile getiren spor kulüplerinin kongre üyeliği yapısını acilen değiştirmesi lazım. 20 milyon taraftarı olan bir kulübün geleceğini iki bin kongre üyesi belirleyemez. Kulübe kamuoyu müdahalesi ne kadar artarsa denetimler de o oranda hassas olacaktır.

-Eskişehirspor yönetiminin gözaltına alınan ve tutuklanan isimlerle ilgili almış olduğu karar ders niteliğinde olmalı. Şike, teşvik primi gibi futbolun baş düşmanlarına yönelik ortaya konan bu tavizsiz tutumu alkışlamak lazım. Eskişehirspor’a gönül veren taraftarların da olaylar daha sıcaklığını korurken ismi iddialara karışan kişilere karşı koydukları sert tavır takdiri hak ediyor.

-Futbol Federasyonu’na yeni dönemde düşen en büyük görevlerden birisi de Şike Hakikat Komisyonu’nun acilen kurulmasıdır. Gerekirse Türk futbolunda 20-30 yıl geriye gidilmeli ve bugüne kadar soru işareti uyandıran her türlü maç masaya yatırılmalı ve taraflar dinlenmelidir. Burada önemli olan husus birilerinin cezalandırılması değil, ülke futbolunun temiz bir sayfa açabilmek için geçmişiyle hesaplaşması gereğidir.

-Sporda şiddet yasası ve Federasyon yaptırımları incelendiğinde önemli bir noktanın gözden kaçırıldığı görülüyor. Bu sezon öyle veya böyle Türk futbolunda şike, teşvik gibi konulara hiç karışmamış spor kulüplerinin gelirlerinde, ligin marka gelirinde, reklam gelirlerinde ciddi düşüşler yaşanacak. Bir takımın şike  yaptığı hukuken kesinleştiği anda diğer kulüplerin zararını kim, nasıl ödeyecek? Anadolu kulüplerinin gelirlerinin çok büyük bir kısmını havuzdan gelen yayın parası oluşturuyor. Yayıncı kuruluş bu soruşturmaya benzer olağanüstü bir durumun oluşması durumunda sözleşme maddeleri gereği kendisini korumaya almış olabilir. Bu korumanın sonucunda mağdur olacak kulüplerin zararının nasıl karşılanacağı acilen belirlenmeli.

-Şike soruşturmasında bugüne kadar basına sızan veya birileri tarafından servis edilen bilgi ve belgelerin dezenformasyona uğradığını net bir şekilde görebiliyoruz. Bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde bazı basın mensupları ellerindeki bilgileri işlerine geldiği gibi basına sızdırmaktan geri kalmıyor. Bazı muhabirlerin Ergenekon ve Balyoz davalarından elde ettikleri ikili ilişkilerle hiçbir gazetecilik başarısı göstermeden soruşturma dosyalarına ulaştığını görmek de hiç hoş değil açıkçası. Bu kapsamda Ergenekon ve Balyoz davalarında delillerin, belgelerin basına sızdırılmasında zerre parmağını oynatmayan, halinden memnun gözüken Cengiz Çandar’ın söz konusu Fenerbahçe olunca amiyane tabirle gider yapması mide bulandırıyor. Halbuki, tutarlılık hepimize lazım. Adı ister Ergenekon olsun ister şike soruşturması olsun fark etmiyor. Bu soruşturmaların basına servis edilmesi skandaldır. Bütün bu bilgi kirliliği ortalığı kaplamışken yayın yasağı talebinin geri çevrilmesi de mantıklı değildir. Unutmayalım, hukuk hepimize her zaman lazım olacak. Deniz Feneri soruşturmasını kamuoyundan ve basından saklayabilen yetkililer isterlerse elbette bu soruşturmaların da gizlilik içinde yürütülmesini sağlayabilirler.

Sezona başlarken kısa kısa…

27 Haziran tarihi itibariyle Beşiktaş Futbol Takımı sezon hazırlıklarına başladı. Ama eksik kadroyla başladı. Milli futbolculara ekstradan verilen izni anlamak mümkün ama diğerleri? Guti, Quaresma, Simao ve Aurelio geçerli bir sebep olmaksızın, kişisel bahanelerle takıma geç katılacak. Tayfur hocanın bu duruma müdahale edemiyor oluşu, futbolcular üzerinde gerekli yaptırımı uygulayamaması can sıkıyor ve sezon öncesi taraftarda endişe yaratıyor açıkçası. Çok özel bir sebep olmadan bir futbolcunun sezon öncesi kampına geç katılması kabul edilir bir durum değil. Beşiktaş teknik heyeti daha ilk dakiakdan golü yedi, maçı nasıl götürecek hep beraber izleyeceğiz…

***

Futbol federasyonu seçimi yaklaşıyor. Kulüp başkanları müthiş bir kulis çalışması yapıyor. Federasyon organları ve yönetim kurulu üyelikleri sanki açık pazarda satışa çıkmış gibi. Herkes bir şekilde kendi adamını, kuklasını o yönetimin içine sokmaya çalışıyor. Bu karmaşanın içinde dikkat çeken husus ise Mehmet Ali Aydınlar’ın Fenerbahçe kulübü haricinde ön plana çıkarılması oldu. Aydınlar isminin ortaya çıkmasında hükümetin etkisi var diyenler de oldu, kulüplerin ortak ve özgür iradesi diyen de oldu. Bilmeyenler için yazalım, Mehmet Ali Aydınlar Fenerbahçe Kongre Üyesi, eski yöneticisi, eski Federasyon yöneticisi, Acıbadem Hastanelerinin sahibidir. Yani her açıdan Fenerbahçe ile organik bağı bulunan, rengini çok önceden belli etmiş olan bir yöneticidir. Hal böyleyken Aydınlar’ı neden diğer kulüpler destekliyor? Neden Fenerbahçe gönüllü bir destek vermiyor? Bu konuda söylenebilecek tek şey, Aziz Yıldırım’ın Aydınlar’ı kulüp başkanlığında bugüne kadar hep rakip görmesidir. Ayrıca Aydınlar’ın Fenerbahçeli kimliğinin bu kadar ön planda olması ziyadesiyle diğer kulüplerin işine yarayabilir. Aydınlar’ın ortaya koyacağı her icraatta Fenerbahçe söz konusu olduğunda kılı kırk yaracak olması diğer kulüplerin işine gelecektir.

***

Türkiye’de bazı kavramların içini çok rahat boşaltıyoruz. İçini boşalttığımız o kavramları da sanki hiçbir şey olmamış gibi değerlendirmeye çalışıyoruz. Bunun en son örneğini Galatasaray’ın Madrid transfer harekatında yaşadık. Bilindiği üzere Galatasaray’da Ünal Aysal ve şurekası geçtiğimiz hafta ani bir kararla özel uçakla Atletico Madrid kulübüyle görüşmelere gitti. Aynı günün ilerleyen saatlerinde Galatasaray borsaya üç futbolcuyla ve kulübüyle görüşmelere başladığını bildirdi. İsimler çarpıcıydı ve dikkat çekiciydi. Galatasaray taraftarı ayağa kalktı, medyada sanki her şey tamamlanmış gibi bir hava esti. Tomas Ujfalusi, kariyerinin son imzasını yüksek bir ücret karşılığında Galatasaray hanesine attı ama diğerleri? Forlan ve Reyes çok açık ve net bir şekilde Galatasaray’a gelmeyeceklerini açıkladılar. Transfer sezonunda ne olacağı belli olmaz, yarın her şey değişebilir evet ama Galatasaray’ın kağıt üstünde doğru, gerçek hayatta ise büyük bir hata yaptığını kabul etmek gerekiyor. Zira borsaya bildirimde bulunmak halka açılmış şirketlerin yapması gereken doğal bir eylem. Ama dedik ya, Türkiye’de bu işler böyle yürümüyor. Bugüne kadar spor kulüpleri, çok nadir olaylar dışında her türlü transfer işlemi sona ermeden borsaya bildirimde bulunmuyorlar. Transfer sona erdiği, medya bas bas bağırdığı halde kulüpler borsaya “görüşmeye başlanmıştır” ibaresini ancak transfer kesinleştikten sonra bildiriyorlar. Camiayı bir an önce canlandırmak, mutlu etmek isteyen acemi Ünal Aysal yönetimi ise bu gerçek hayat ilkesini gözden kaçırdı ve durduk yere taraftarın gözünde puan yitirdi.

***

Tam “Fatih Terim göreve geleli bayağı oldu, hala kulüpten kimseyle takışmadı hayırdır inşallah?” diyecektik ki taze haber birkaç gün önce gazetelere düştü. Bülent Tulun Fatih Terim’in arkasından konuşmuş, bunu duyan Terim de kıyametleri koparmış. Kazanan elbette yine Fatih Terim. Tulun tesislerden uzaklaştırıldı, Telekom Arena’da ofiste pasifleşecek. Fatih Terim ise yine her zamanki gibi tek adam olarak yoluna devam edecek.

Oldu Bitti…

Turkiye enteresan ulke… Bakin dilimizde çamur at izi kalsin diye bir laf var, her seyi cok guzel ozetliyor aslinda. Hic bir yanlisa imza atmayabilirsiniz, belli olcude bir yanlis yapmis olabilirsiniz; bunlar onemli degil. Memlekette cok buyuk capli davalarda tutuklanip, arkasindan serbest kalan, sucsuz olduguna kanaat getirilen; fakat hala sucluymus gibi davranilan insanlar var mesela… Bu adamlarin yasadiklarini onlardan dinlemek gerekir. Basa donelim…  “Camur at izi kalsin”… “Camur atarsan izi kalir” degil, “Camur at izi kalsin”… Tipki “sakla samani gelir zamani” gibi bir oneri kimileri icin!!

Dune gelmeden, bugune bakinca dahi benzer konu yuzunden yasadiklarimizi gorebiliyoruz. Binlerce insan, beyinlerindeki iki tane carki cevirmeye gerek dahi gormeden, tabii ki bilincli sekilde seneler once bir meczubun yaptigi haberi ciddi bir kanit gosterip, ne oldugu netlesmemis, kimsenin sonuc alamadigi bir telefon konusmasiyla bir sehri yangin yerine cevirebiliyor. Bakin sitem etmiyor, tepki koymuyor, zarar veriyor…  Arkasindan hic bir rasyonel reaksiyon vermedikleri, suclu gordukleri futbolculari utanmadan bunyelerine kattiklari bu ortamda gelip hala bu konu uzerine bir seyler insa etmeye calisabiliyorlar. Isin aci tarafi, basariyorlar da… Gidip sorsaniz, “tarafsiz” adamlar dahi akil tutulmasi yasayip, “onlar da hakli yerine gore” diyebiliyor…

Simdi dun aksama donuyoruz… Bakin anlatacagim konuyla ilgili aradan neredeyse 20 saat gecti, kimsenin eline gecen adamakilli goruntu yok. Olan tek goruntunun gosterdigi seyler var, ama saatlerce yapilan dezenformasyonu desteklemeyi birakin, bilakis soylenenleri tersine ceviriyor… Dun aksam Besiktas bir kupa kazandi. Son 6 yilda 4. defa… Kalplerimiz deli gibi carpti, sezon boyu ciddi anlamda yasayamadigimiz heyecani bir geceye sigdirdik; sans yuzumuze guldu, gulmedi ama Besiktas bir kupa kazandi. Avrupa Ligi’ne en kisa yoldan giris biletini aldi… Bunlarin hepsi pozitif sonuclar. Uzun zamandir gormedigimiz… Hemen arkasindan, sosyal medyaya yagmur yagmaya basladi. Abdullah Avci ve IBB’li futbolcular havaalaninda dayak yemislerdi. Bu cok ciddi bir durum. Ben gece bilgisayarimi/telefonumu kapatirken uzgundum. Cunku dun gece benim yurt icinde olsam binecegim ucaga giden benim gibi Besiktaslilar gidip Ibrahim Akin’in burnunu kirmis, Abdullah Avci’yi dovmuslerdi…

Ofise geldim, artik icimi yiyen bir kurt vardi; cok saygi duydugum insanlardan da benzer mesajlar gelince uzuntum katlandi, belki de abarttim ama benim icin kupaya golge dusmustu artik. Nitekim iki sene once Izmir’den Fenerlilerle birlikte donerken, ucaga binmeden ve ucagin icinde fena makara yapmis, ama hic hir gur cikarmadan Istanbul’a donuvermistik. Ustelik o grubun icinde ruh hastasi olduguna inandigim insanlar vardi! Denizli donusunde daha buyuk olaylar cikaracak insanlar. Ama herkes sagduyuluydu iste, problem cikmamisti…

Sonra insan dusunmeye basliyor tabii… Ben Izmir’den ya da Denizli’den gelirken 120 kisilik ucagin icinde 40-50 tane adam zaten bildigin basin mensubu / spor camiasi unlusu insanlardi. Taraftar dedigin 70 ya da 80 tane. Bu adamlarin cogunun kavgayla isi olmaz. Kavga gorse donup bakmayacak bir suru adam da var orda. Hadi 50 tane kavgaci buldum diyelim. Hadi iki ucak olalim, 100 kavgaci Besiktasli var. Ve dusunuyoruz ki hepsi bir arada… Simdi bu adamlar toplanacaklar ve sirf 30-35 tanesi madalya toreninde boy gostermis bildigin profesyonel sporcu adamlarla kavga edecekler oyle mi? Iste ben beynimde iki tane kivrimi bes saniye calistirinca, duygusalliktan kendimi arindirmaya calisinca bunu goruyorum. Her ne iddia varsa ortada bu iddia aptalca. Olacak is degil neticede. Bir an gafil avlasan iki tanesini, bu adamlar aptal mi ayri ayri takilsinlar; kistirip seni olduresiye dovebilirler… Bunu dusunurken, yavas yavas olayin tek belgesi olan video da internette boy gostermeye basladi zaten… Videoya girebilmis, 3-5 Besiktas taraftari var.. Benim tanidigim Arif Erdem zaten dayak yiyecegini bildigi ortamda o siseyi firlatmayacak kadar da sinsidir. Arkasindan gelisen olaylar ve gorgu sahitlerinin birinci agizdan anlattiklari… Anlasilan o ki dunden beri yuruyeduran haberler yine bir aklievvel tarafindan aktarilmis. Aktarilan yalan yanlis bilgiler yuzunden ortalik karismis… Burada duruyorum, camur hususunu kapatiyorum. Konuyu uzatmak mumkun, uzatmadan baska yere getireyim…

Abdullah Avci’yi seversiniz sevmezsiniz. Ben senelerce Inonu’de ve Olimpiyat Stadi’nda izledigim maclarin cogunda galibiyeti hak ettiklerini dusunuyorum elbette… Bu gercek. Ama o maclarda topcularin artik insani delirtecek seviyede yerlerde yattiklarini, hakemlerin insafina fazlasiyla siginip futbolu oldurduklerini soyledigimizde ortaya koydugumuz da bir gercek. Iddia edilenin aksine, bu seneye kadar benim gittigim maclarda Abdullah Avci’ya toplu kufur edilmedi. “Yere yatsana Abdullah Avci” o sahaya konana verilen medeni tepkiydi, Galatasaray’la bagdastirilan tepkiyi ben de begenmiyordum… Kaldi ki yuz bagirildiysa, doksanbes tanesi “yere yatsana” muhabbeti uzerineydi. Bunun kotu tezahurat oldugunu soyleyene gulerim. Futbolun katline verilen medeni bir tepki bu…

Neyse dun aksam da muhtemelen havaalaninda bu bagirildi. Bunu orada yapmak dogruydu / yanlisti, ayri konu… Bunu bagiran adamlara tepkiler verildi. Karsilik sadece sozle degil, fiziksel de oldu… Belki Belediyespor kafilesi bu tezahurati yapanlari esek sudan gelinceye kadar dovdu. Beni bunun ilgilendirdigi yer var, ilgilendirmedigi yer var. Ben orada Abdullah Avci’ya bagirmazdim, o arkadas bagirmis. Ben IBB kafilesinde olsam onume bakar yururdum, onlar yapamamis. Bunlarin hepsi insani tepkiler. O adam sarhos olabilir, bu IBB kafilesini ilgilendirmez, tepki verir. Orada kaybettikten sonra reaksiyon gormek kimsenin hosuna da gitmez. Sonucta hem o adam hem IBB kafilesi hata yapmis ve kotu olaylar yasanmis. Bu benim icin bir tarafin ayibidir, obur tarafin hatasidir. Fakat iki taraf da bunu kendince degerlendirmis, karsiligini da almistir, nokta…

Bugune donelim o zaman… Bugun ne oldu peki? Abdullah Avci cikip, “Havaalaninda mac penaltilara kalmadi” dedi… Bakin bunu soyleyen cocukluktan beri futbolun icinde olan bir insan… Biz Bursaspor’a verilen cezadan falan bahsediyoruz, bakin iste Turkiye’de aydinlik kafa diye anlatilan azinliktaki futbol insani bu tornadan cikmis… Orada patakladigi insanlari “mac” olarak degerlendiriyor… Nerede kaldi seni yanlis degerlendiren taraftarlar? Nerede senin efendiligin, adamligin? Bu mudur ongorulu, akilli futbol insani? Sen seneye Inonu’ye geldiginde nasil bir tepki alacagini dusunmez misin? Ne Inonu’su, Olimpiyat Stadi’nda rahat edebilecek misin? Neyin maci bu Abdullah Avci? Yoksa hata mi ettik, Kasimpasali Bickin Apo mu demeliydik? Neden buraya geldik? Cok mu zor “tatsizlik yasandi, biz de kendimizi savunduk” demek? Cok mu zor “bir hata yaptik” demek. Cok mu zor “bize ayip ettiler, biz de karsilik verdik” demek… Dun sahada olan biten hepsi futbolun icinde olan o heyecan firtinasinin uzerine yakisti mi boyle bir tanim o yasananlara?

Futbolda siddet yasasi konusalim. Daha yanina yaklasamadigimiz stadlar icin taraftar kartlari bastiralim hepimiz mesela… Yahu daha sehre giremiyor taraftar, elinde cipli kart olsa ne olur? “Akilli, adam gibi adam”larin kavgalari futbola benzestirdigi bir ortamda yasayi savunalim, yerelim… Cok uzagindayiz guzel gunlerin, akli basinda futbolun… O gunleri bizim goremeyecegimiz kesinlesti, darisi cocuklarimiza…

Sevgili Taraftarlar Nasıl Olacak?

Futbol takımlarında kötü gidişin ardından hele ki lige erken havlu atıldıysa (bu tabiri hep kullanmak iştemiştim) teknik direktör kellesi almak bir klasiktir. Bu sezon da hem Beşiktaşımız hem Galatasaray (ki bir sezonda 3′ün peşindeler) ligdeki kötü gidişlere teknik direktör hamleleriyle dur deme yoluna gitti her zamanki gibi.

Beşiktaş’ın Tayfur hamlesi sonrası, yönetim sezon sonuna hatta gelecek seneye kadar Tayfur demesine rağmen, gelecek sezonun teknik direktör arayışiları camiada başladı.

Teknik direktör arayışı ülkemizde çok bilinmeyenli(?) denklem şeklinde olmakta.Bu süreçte taraftar da kendini ifade edebildiği tüm mecralarda takımı yönetmesi gereken teknik direktörle ilgili isteklerini sıralıyor. Genel çerçevede özet geçersek bir teknik direktörden istenen ve beklenen X’i X gibi oynatması, Avrupa’da başarı veya başarılar elde etmeli, genç oyunculara öncelik vermeli, ligi ve kupayı kazanmalı hatta mümkünse bunu bırak puan kaybetmeyi gol bile yemeden yapmalı, başarıya aç olmalı ve ülkeye para için gelmiş olmamalı, mümkünse Andrea Villas Boas gibi bizden biri olup sonrasında adeta Alex Ferguson gibi yıllarca çalışmalı.

Bu istekler ışığında taraftarlar (ve taraftar spor yazarları) “Bu hoca neden olmasın” konulu oldukça fazla fikir üretiyorlar.

Bazı kriterleri de ben duyabildiğim/okuyabildiğim ölçüde naçizane paylaşmak isterim. Bu kısımdaki isimler tamamen teknik direktör isim ve/veya o ismin temsil ettiği oyun anlayışını yansıtmakta. (Bu söylenenler hem Beşiktaş hem de Galatasaray taraftarınca dile getiriliyor, yani isimler farklı olsa da istekler aynı)

-Lucescu olmasın, onun oynattığı futbol göze hoş gelmiyor. Beşiktaş Beşiktaş gibi oynamalı. Bu kadar defansif olup, maç 0-0 gitsin de bir gol atarsak 3 puan alırız mantalitesi (evet mantalite) bize yakışmıyor.  Tamam Şaktarı çeyrek final oynatıyor, uefa aldırdı ama siz Şaktar maçlarını izlemekten zevk alıyor musunuz? (E hani Avrupa’da ve ligde başarı önemliydi?)

-Şuster/Reykard olmasın, Türkiye Ligini küçümsüyor, Türkiye Ligi’nde bu kadar atak oyun anlayışıyla başarılı olamazsınız. Orta sahada en az 2 defansif oyuncu olması lazım. Ayrıca rakibe özel önlemler alması lazım, her maça aynı taktikle mi çıkılır? Zaten Şuster saygısız, basına verdiği demeçler küstahça. Ayrıca kampa girmeden maça mı çıkılır? ( (E hani X, X gibi oynamalıydı ve defans yapmak yerine sürekli saldıran, “ısıran” takım olmalıydı)

-Tigana/Gerets/Skibbe olmasın, oyuncuları disiplin altına almıyor. Oyuncularla bu kadar samimi olursan gelir tepene çıkarlar. Zaten kasaba takımı teknik direktörü bunlar. Ne başarıları var ki? . Ayrıca koskoca X çoluk çocuğa mı kaldı. Bu kadar tecrübesiz bir takımla başarı zaten hayal. (E hani genç oyuncuları takıma monte etmek lazımdı?)

-Bizim Çocuklar‘dan olmasın. Teknik direktörlükte ne kariyerleri var ki? Onların daha pişmeye ihtiyacı var. Vizyonu kısıtlı, takımı korkak oynatıyor. Şimdiye kadarsüper ligde görev yapmamış adam büyük takımda ne başarı gösterecek? (E hani Andrea Villas Boas gibi bizden biri süper olurdu?)

İşte size takımı göze hoş gelen futbol oynatabilecek,  rakibe karşı her maçta önlemler alıp taktiği değiştirecek, disiplinli ve uzun yıllardır süper ligde takım yöneten ve “neredeyse bizden” ama sevmiyorsunuz işte.

Ee nasıl olacak yaa?

Bu arada bu yazı fikrini kafamda oluşturan Cihan Ceylan’ın o muhteşem 2 karikatürünü de eklemek isterim. (üzerine tıklayınca büyük halini görüyor olmamız lazım.)

Cernat.. Ne demiş, ne demiş?

Ukrayna basını, Türk basını.

Her mesleğin çürükleri birbirinden farksız. Önce Ukrayna’dan Cernat demeçleri geldi: ‘Beşiktaş soyunma odasından kavga sesleri duydum, takımda huzursuzluk olduğunu düşünüyorum’ buyurmuş. Çok geçmeden Karabükspor Basın Sözcüsü’nden yalanlama geldi, ‘Cernat böyle bir şey söylememiş’. İspatı güvenilir; Cernat zaten cezalıymış ve maç boyunca yöneticilerin yanında oturmuş.

Yalan haber yazmanın en kolay olduğu medya dalı, futbol medyası muhtemelen. Çünkü haberin alıcısı yalanı seviyor.
Hepsi bir yana ben halı saha maçından sonra bile arkadaşlarımla kavga edebiliyorum. Bu seviyede bir yarışmada, kötü giden bir maçın devre arasında soyunma odasında kavga çıkmasından normal ne var?

Nefret Sürüsü

Başlık için affınızı rica ediyorum ama yazıyı okuyunca siz de anlayacaksınız, bu tabir hafif gelir bunlara. Artık insana tiksinti veren ruh halleriyle, normal bir Çarşamba gününün keyfini alaşağı edecek kadar başarılı olduklarını da söylemek lazım. Hürriyet yine her zamanki gibi müthiş bir habercilik başarısına imza atmış, Beşiktaş’ın son durumunu futbolun “üstadlarına” sormuş. Bu kerameti kendinden menkul alameti farikalar takımın şu anki hazin (kime göre neye göre hazin?) durumunu Schuster’e bağlamış. En baştan yazayım, bu nefret sürüsünün yaptığı şark kurnazlığıdır, alttan alttan mesajı verilen şey yabancı hoca ırkçılığıdır. Şimdi tek tek bakalım bu alimlerin açıklamalarına, bakalım ne demişler:

Sinan ENGİN: Sorun hocada

BEŞİKTAŞ’taki sorun Schuster ile alakalı. Başarısızlık oyun sistemine bağlı. Avrupa’da herşey iyi gidiyor çünkü orada daha kontrollü oynatıyor. Türkiye’de ise rakipler hafife alınıyor. Oyuncu yapısı bu kadar hücum oynamaya uygun değil. Schuster’in yerine kim olsa başarılı olurdu. (Sen müthiş başarılı bir insandın Sinan Engin. Senin döneminde takım havalardaydı, adeta kuşlarla dans ediyordu. Takımın tamamı hücum futboluna göre dizayn edilmiş, alınan oyuncuların büyük kısmı hücumculuğuyla ön plana çıkmışken şimdi çıkıp oyuncu yapısı uygun demek değil hangi zekanın ürünü?)

Giray BULAK: Kendini beğenmiş

SCHUSTER kendini beğenmiş. Türk insanına yukarıdan bakan, beğenmeyen hoşnutsuz bir adam. Ne beklersiniz bu yapıdaki insandan. Schuster’in yerine başkası olsaydı, Beşiktaş çok daha iyi bir yerde olurdu. Beşiktaşlı duruşu, Türk insanının yanında olmaktır. Beşiktaş’a yazık oluyor. (Giray Bulak çok mütevazi bir insandır arkadaşlar. Televizyonlarda görüyorum, yüzünde çiçekler açıyor her zaman. Çok hoşnuttur çok. Ha aynı zamanda süper bir teknik direktör. 76 tane kupa kazanmış, Barcelona’dan teklif almış ama gitmemiş bir insan. Ah ah Türk insanının kıymetini bilmiyoruz, Giray Burak’ı tepemize alıp yeni sünnet olmuş çocuk gibi gezdirmemiz lazım halbuki.)

Ümit DAVALA: Orta saha yok

BEŞİKTAŞ yıldızlarıyla çok farklı bir takım. Normal şartlarda açık ara ligi götürmesi gerekirdi. Şu an lider olmalıydılar. Ancak, takım ruhu da çok önemli. Beşiktaş çok kopuk. Bir forvet hattı bir de savunma hatları var. Orta saha diye bir şey yok. Puan kaybında hakemi konuşuyorlar. Bu yanlış. (Beşiktaş kadrosu, şu an Türkiye’nin en fazla alternatifine sahip orta saha oyuncularından kurulu olduğu halde orta saha diye bir şey yok demek cahilliğin daniskasıdır. Sevgili Ümit, futbol yorumculuğu saçları yandan kazıtıp hip hop şarkıları söylemeye benzemez. Beraber çalıştığın yabancı hoca sana sahip çıkmadı diye gavur milletinden gelen herkse sallamakla yorumculuk olmuyor)

Güvenç KURTAR: Kötü oynatıyor

BAŞARISIZLIĞIN nedeni Schuster. Hakemlere bahane bulmasınlar. Beşiktaş iyi oynamıyor. O zaman Schuster’e iyi hoca denilebilir mi? Tribündeki Çarşı grubundan biri gelse ve bu takımın başına geçse bundan daha kötü sonuçlar alınamazdı. İş döner dolaşır Schuster’in başına patlar. (Ey yüksek şahsiyet sana sorarım, kariyerinde kaç takım çalıştırdın. Kaçında bir yıldan fazla görev yaptın? Hangi egoyla, hangi başarıyla bir meslektaşını kötüleme hakkını kendine görev ediniyorsun? Bu nasıl bir aymazlıktır, kendini bilmemezliktir?)

İlker YASİN: Çok başarısız

BEŞİKTAŞ’ın bu kadrosuyla ve bu teknik adamla başarısız olduğu gerçeği ortada. Lucescu’nun hem Galatasaray’da hem de Beşiktaş’taki performansıyla Schuster’i kıyaslarsak bu tablodan kimin sorumlu olduğu ortaya çıkar. Onun yerinde kim olsa Beşiktaş daha başarılı olurdu. (Geçen sene anlattığın bir maçta Beşiktaş’ta altı yıldır oynamayan Zago’yu anons eden sen, şimdi kalkıp hangi hafızanla Lucescu dönemini bugünle mukayese ediyorsun? Maçlarda yaptığın gaflarla buradan Mekke’ye yol yapılır. Şu futbolsever okurlar, senden bir tane doğru düzgün futbol analizi okumadı, bir tane anlattığın maçtan keyifli ayrılmadı. Nedir bu sizdeki cüret, nedir bu havalar?)

Bir Sergen Vardı..

Bravo bunu da başardın.

Kimse Türk futbolunda yetişmiş en yetenekli oyunculardan birinin henüz 25 yaşında kadro dışı bırakılıp, satış listesine konacağına ihtimal vermiyordu.
O kadar yetenekliydi ki, ne zaman boşta kalsa bir büyük takım sırtına geçirdi formasını. Sahaya çıktığında öyle bir şeytan tüyü takıyordu ki; hangi takıma gittiyse taraftar sevdi onu. İlginç de bir sevginin öznesi olmayı başardı. Maç başlamadan önce ne kadar kızarsa kızsın taraftarları, topu ayağına aldığında ikna etti herkesi. Görmediğinde nefret ettiğin, görünce yelkenleri suya indirdiğin acı çektirmeyi seven güzel kız gibiydi hep. Hiç kimse onun sadece sol ayağının yediği kadar küfrü yemedi belki. Bunu da başardı, yalan yok.

Üstüne geçirdiği Galatasaray ve Fenerbahçe formalarına rağmen Beşiktaş’a geri döndüğünde herkes homurdanıyordu. Yine sahaya çıktı, yelkenler suya indi. ‘Söz ver bize Sergen’ diye söz alındı ilk maçından önce. Söz verdi, sözünü de tuttu. Bunu da başardı. En enteresan kariyer hikayelerinden birine en ideal finali yazdı. Yine Beşiktaşlı Sergen oldu ve bıraktı.

Televizyona adım attığında futbolundaki şeytan tüyünü çenesine de yansıttı. Bıyık altından gülerek konuşmaya başladığı zaman sol ayağına edilen sevgi-kızgınlık ve şaşkınlığı temsil eden küfürler, çenesine ve umursamazlığına edilmeye başlandı. İlginçtir, yine çarpıcı ve başarılı bir kariyer hikayesi yazmaya başladı. Analizleri kayda değer olmasa da, ‘beni izlediler, almadılar’ gibi çıkışlarla dinlenecek hikayeler sunmaya başladı. Severdik veya sevmezdik ama başarılı bir televizyonculuğa doğru adım attı. Bunu da başardı Keçi Sergen.

Yine uslu durmadı. Nasıl yaptı, neler dedi herkesin malumu zaten. Fenerbahçe ve Galatasaray forması giyerek yapamadığını Beşiktaşlı yorumcu etiketiyle yaptı. Kendisi bu haliyle artık Ahmet Çakar, Erman Toroğlu muadili bir yorumcu. İnönü Stadı’nda, atıp da şampiyonluk getirdiği stadda, 30.000 kişinin iştirak ettiği ağır sözlerin, hem de dalga geçilerek sarfedilen ağır sözlerin muhatabı oldu. Dün akşam Beşiktaş ikonlarından birine gönül koyuluşuna.. belki de üstünün çizilmesine sahne oldu İnönü Stadı. Bunu da başardı Sergen.

BJK TV

Digiturk’ü olanlar farketmiştir. BJK TV 74. kanalda şu anda test yayınında.

Öncesinde Doğan Medya’ya neden devredildiğini, sonra neden kapatıldığını anlamadığım BJK TV’den bahsediyoruz.  20 Ocak günü 09:03′de tekrardan yayın hayatına başlayan BJK TV’nin genel yayın yönetmeni Tuğrul YENİDOĞAN.

Tuğrul Bey gazetelere neden 74. kanalı istediklerini, neler yapacaklarını anlatmış. Test yayınının başından beri de sevgili İĞNE BASIN’ımız “BJK TV’den büyük terbiyesizlik”  haberleriyle reklamını yapıyorlar.

Umudum daha önceki gibi hüsrana dönmemesi televizyonun.

Bir de test yayınlarda dikkat ettim, maç öncesi/sonrası röportajı yapılmış onlarca ünlünün hiçbirinde bırakın lisanslısını lisanssızını, Beşiktaş yazılı armalısını bir tane siyah beyaz aksesuar yoktu.

Sırf bu tarz detayları görmek için bile önemli bir mecra BJK TV. Bir de A2 maçlarını canlı verecek olması nedeniyle.

Beşiktaşımıza hayırlı olsun.

not: ilerleyen zamanda televizyon ile ilgili detaylı bir şeyler yazma fırsatımız olur umarım. 4 günde hem de test yayınındayken bir şeyler söylemek güç.

Emenike

Bu ülkede ırkçılık var diyen adamın alnını karışlarım ben arkadaş. Türkiye’de kendini kanıtlamış bir adam yansıyor ekranlara. Türkiye’nin en ünlü insanlarından biri, en ünlü kanallarından birinde; ‘bu nedir abi’ diyor, ‘bu da tekneyle gelenlerden biri mi?’…

Okan Bayülgen, Emenike için sarfediyor bu sözleri. Aydınlık Türkiye’nin yılmaz savunucusu, yeri geldiğinde bir aktivist. Yerseniz  arkadaşlar.. Ama yiyoruz işte. Koca stüdyo, onca konuk; şu rezaleti izlerken kahkahalara boğuluyor, tek kişi dahi; ‘ne diyorsun’ demiyor. Bu ülkede ırkçılık yok, benim Ermeni arkadaşım da var. He mi?

İsmini duyurmuş, kendini kanıtlamış bir insanın aldığı tepki buysa, çıkın sokaklara saatçilerle bir konuşun bakalım, ne diyecekler, neler anlatacaklar.

Karabük maçımıza çok yok. Bu kardeşimize de destek verilir, onun bu ülkede eller üstünde tutulması gerektiği hatırlatılır yakında. Sonra varsın, şov yapıyor olalım. Irkçı olacağına, şovmen ol arkadaş.

Video