Yazar Arşivi

Kışladan-4

Ne Çabuk Gelirmiş Meğer Tezkere, Kartal Seve Seve Gitsin Zafere

Fenerbahçe maçında elbetteki zorunluluktan yapmış olduğum nöbet kulesi totemini tekrar etmek zorundaydım. 6-8 nöbeti, maçın ilk yarım saatini kaçırmama neden olacaktı, ki “nöbet takma” aktivitesinden ötürü ilk yarının son 15 dakikası da fazlasıyla tehlikedeydi…

Beklenen olmamış, yerime gelecek nöbetçi Ronaldo Guiaro dakikliğinde yanıma gelmiş, en kolay ve en önemli emniyet yolu olan doldur boşaltı yapmamdan silahlığa inişim arasında en fazla 15 saniye geçmişti. Silahlığın kapısını kilitleyip, anahtarı vermek üzere nöbetçi astsubayın yanına giderken kafamda senaryolar dönüyordu. Çoktan yemişizdir, hayır saçmalama atmışızdır… Nöbetçi uzman çavuş bilgisayarı başında nette zaman geçiriyordu, gazinoya gidebilmek için sabrım kalmamıştı…

+ Komutanım, bizim maçın skoruna bakalım mı?

-Ha başladı mı, bakalım… (Birkaç saniye sonra) Aaa, rakipte 2 sarı bir kırmızı kart var, bu Beşiktaş neyi bekliyor gol atmak için…

+ Atarız komutanım, yiyebiliriz de…

Komutanı geçiştirip gazinoya doğru paldır küldür tırmanışa geçtim. Kapıdan kafamdan göğsüme kadar olan bölümüm yere paralel girdim… Sonradan farkettim, meğer Sivok’la beraber ben de uzatmışım kafamı Fernandes’in ortasına… Olası bir hezimet için pusuda fazla naif, hatta bir parça temiz esprileriyle bekleyenlerle beraber en galiz küfürleri sıralayacaklar vardı, ancak bu gol ve öncesindeki kırmızı kart hevesleri bayağı bir kırmıştı…

Askerde en rahat izlediğim maçtı. Bizimkilerden gol kaçıran olduğunda ona gelen küfürlerin dışında küfür de duymamıştım. Simao’nun golünde ilk defa birilerine sarılmıştım, daha doğrusu birileri bana sarılmıştı, binadaki tek Beşiktaşlı olarak ilk kez bir gol sevincini paylaşabiliyordum…

Ve kazandık… Hem de çok ihtiyacımız varken, vur diyince öldüren bir hakemle beraber kazandık… Ben sevindim, çok sevindim, bir sonraki nöbete kadar deliksiz uyudum…

Bir sonraki gün her lafa gülümseyecek durumdaydım. Her anımda bir rahatlık, ferahlık ve mutluluk hali mevcuttu. Hatta arada sırada niye bu kadar mutluyum ki diye kendi kendime soruyor, ulan kazandık ya işte diye mırıldanıyordum. O kadar mutlu olmak ki mutluluğun sebebini bile unutmak…

Şafak eriyor… Habire ters manyel yapıyor, kapkaranlık filan diye söyleniyorum… Gerçi ters manyel yaptığımı da şafağın eridiğini de salı akşamından sonra hisseder oldum. 91 olan şafak bugün ne ara 86′ya düştü diye sorsanız, Beşiktaş derim, siyah diye bağırsanız bana beyaz diye haykırırım. Karanlıklardan hep Beşiktaş’la çıkarım aydınlığa… Elbette yense de yenilse de… Tüm nöbetler tribünden kopan en güzel bestelerle, en güzel anılarla ve anlarla geçer ve biter…

Kendimi bilebildiğim son 21 yıldır, hep Beşiktaş kazansın istedim. Kaybettiği zamanlarda çok üzülüp, galibiyetlerden sonra zanaxlanmış gibi geçti günlerim, kara da olsa ak da olsa, Beşiktaş’ı günüme dahil ettim. Ama aslında kazandığında kendim için değil onun için sevindim, kaybettiğinde de durum farksızdı…

Ancak son 2 aydır ve önümüzdeki 3 ay için durum farklı… Kendimce, kazanman lazım Beşiktaş, gücüme güç katman şafağı eritmeme katalizör olman lazım Beşiktaş. Öyle büyüksün ki, izafiyet filan değil zamana etki ediyorsun, günleri 8 saate, dakikaları 10 saniyeye indiriyorsun…

Tüm nöbetlerim sana içimden ettiğim tezahüratlarla ve senin zaferlerinle son bulsun, şu an tabela ne yazarsa yazsın, tezkeremle semte döndüğümde TFF Başkanı Yıldırım Demirören’den kupayı almak da en güzel dileğim olsun…

Kışladan-3

Geçen hafta yazdığım yazı elektrik kesintisi nedeniyle bu şekilde kalmıştı. Askerde kişinin anlık kimliği ve psikolojisi çok değişken oluyor, bu yüzden dokunmadan yayınlıyorum… Biraz post trafiği, hatta kirliliğine neden olabilirim, kusura bakılmasın…

Çarşı iznimin alternatifsiz adresi belediyenin internet evinde net olarak sıfırın altında bir sıcaklıkta kafam kar maskesinin içinde, boynumda hem boyunluk hem atkıyla, uçlarını makasla kestiğim ve klavyeye her dokunduğumda biraz daha sökülen eldivenimle konfor denilen kelimenin en dibindeyim.

2 hafta öncesinde zirveye çok yakınken, üst üste 4 maçta (hafta diyemiyorum tabi artık) gelen 10 puanlık kayıp canımı en az yakanlardan aslında. Bölüğün tek Beşiktaşlı’sı olarak, Beşiktaş’la olan buluşmalarım “Fix TV”, “Melody TV”, “Vatan TV” gibi güzide kanallarımızın tehdidi altında geçiyor. Bir yandan tek Beşiktaşlı olmama şükrediyorum, öte yandan az sayıdaki güzel adam keşke Beşiktaşlı olsaydı da biraz daha elim kuvvetli olabilseydi diyorum.

Anaokuluna başladığımda, annem ilk gün bana oradaki tüm çocukların arkadaşım olduğunu, onları asla incitmemem gerektiğini öğütlediğinde, öğretmenin kendisini 1-2 ay sonra “sizin oğlan diğerleri yanında çok ezik kalıyor, hep dayak yiyor” diyeceğini tahmin etmiyordu sanırım. Böyle bir terbiyeden sonra, girdiğim ortamlar arasında anaokuluna her yönden en yakın olan komutanlık binasında da benzer durumları yaşıyorum. Alayın en uzunu en ağırı olmamdan bile çekinmeyen “kıdemlilerim”, Sivasspor’un son 2 dakikasına girilirken çalan telefona bakmamı “dilemiş”, “bakmıyorum, sıkıyorsa baktır” tehditimden sonra “kelime yapıp” kendileri bakmış ve kendilerince “halletmişlerdi”.

Maçtan sonra yanıma gelip, lafa “abi”yle başlayıp hata yaptığımı söylediler. Maçın son dakikasında bölük komutanı bile emretse televizyondan ayrılmayacağımı, bunu anlamalarını, en azından bilmeleri söyledim. Sonrası;

+Al işte atamadınız…

-Atabilirdik de…

+Atsanız cebine para mı girecekti, sana kazancı ne…

Off Beşiktaş… Babamın 6 yaşımda damarıma saldığı, benim önceleri gün aşırı, sonra saatbaşı, velhasıl her an aşılarak yenilediğim bağımlılığım. Öyle kolay mıydı müptela olmak, 12,5′a müptela olanlara anlayış gösterenler, benim simsiyah bembeyaz müplelalığıma karşı “sana para mı kazandırıyor”dan öteye gidemiyorlar. Buluşuyorum yine seninle, misal Kadıköy hep kol kola; bir gün değil her gün diye inlerken, yanımdaki Fenerli eleman “yürü be alem tezahürat görsün” derken durumu biraz yanlış anlıyordu.

Kışladan-2

Askerliği Yakacağım Saldır Beşiktaş!

Ailem geldi sağ olsunlar beni görmeye, 800 nüfusluk devasa bir ilçeden 15,000′lik bir megakente ulaşabildim. Biraz evvel de yolcu ettim, küçücük bir ilçe olan 150 binlik Bafram’a…

Rakamlara çok takıldım evet. Çünkü burada takılacak az şey var. Hatta o kadar az ki takılacak şey arıyorum bir yerden sonra. Kazan gibi bir zihin, zaman yaratmak için ayrı bir yaratıcılık gerektiren zamanlardan, kafamı neyle doldurabilirim dediğim vakitlere… Yıllara meydan okurken, günlere esir düştük aniden; durumun özeti bu tezahüratta gizli aslında.

İçim darlanıyor. Upuzun gece nöbetlerinde, zamanında TRT’nin arıza ekranlarında verdiği manzara görüntülerinin nostaljisini yapıyorum. Hiçbir şey geçmiyor bazen, bir köpek, bir kedi, bir fındık faresi bile… O zamanlarda, sadece ben kalıyorum geriye… Sonra geliyor sırayla. Başta kız arkadaşım; çünkü içeride cehaleti çirkinlikle perçinleyen o kadar adam var ki, içerideyken hiçbir şey düşünmek istemiyorum, sanki düşündüğüm güzel şeylere kara çalınacak o çirkinlerden diye… Özlem bastırıyor, sıkılıyorum, bir yandan teselli ediyorum sessizlik güzeldir diye kendimi. Üşümeye başlıyorum, sabaha karşı -10′a düştüğü oluyor. İçimden başlıyorum tezahüratlara, olduğum yerde ufaktan ufaktan zıplıyorum. Soğuk uykumu getiriyor, yüklen diyorum içimden, bazen tribün çok sesliliği yapıyorum içimden, dike çıkıp sessizleşiyorum, sanki gol kaçırmışız gibi ah çekip tezahürata kaldığı yerden daha dike çıkarak devam ediyorum. Bazen, en iyi bildiğim tezahüratı unuttuğum; karıştırdığım oluyor. Zaten espri yapmayı bırakalı çok oldu, eski durumuma gelememekten korkuyorum.

Lig TV var, maçları izliyorum aslında. Ama istim üstündeyim. Hayatkarında görmediği şeylere, birbirlerinin annesine söven adamlara, Beşiktaş’a küfür edemeyeceklerini, ettirmeyeceğimi anlatıp başarıya ulaşma ihtimalim hayal gibi gözüküyor. Duymamaya çalışıyorum. Ama bunlar olurken çok bunalıyorum.

Bu maç öyle bir maç ki, bu maçın sonunda ya Gaziantepspor maçındaki Egemen’in son dakikadaki pürüzlü golü, Ahmet Dursun’un 100. yıldaki Kocaelispor maçındaki golüne eşit olacak ya da Fernandes’in Kayseri’deki kırmızısı Bobo’nun 2007-08 maçındaki kırmızısına eşit olacak, ben 2′sini de yazıp reserve koyayayım ama, 2′si de çoktan yapılmıştır ben kışladayken diye tahmin ediyorum.

Bu gece ilk yarı nöbetteyim… Soğukta gelecek seslere tıkayacağım kulaklarımı. Zaten ses gelmişse, Fenerbahçe’nin gol attığı manasına gelecek zira 22 askerlik bölüğün tek Beşiktaşlı’sıyım. Şükürler olsun ki… Ve o ilk yarıda, o gazinodan hiç ses gelmesin. Silahımı teslim edip gazinoya girince, Pektemek’in ilk yarıda gol attığını öğrenip sevineyim, tam sevinirken de golü yiyelim, üzüleyim, birileri Beşiktaş’a sövsün, ben sinirleneyim sesimi çıkaramayayım, sonra daha çok sövsünler, sonra daha çok… Ve 83′te Holosko sağdan yardırsın, Veli’ye uzatsın, Veli lambayı taksın, Kadıköy bir kez daha tribün görsün, makara başlasın, pınarbaşı çağlasın…

Kazanmamız lazım. Her şeyi geçtim, sırf benim için kazanmamız lazım. Çok ihtiyacım var be Kartalım, çok… Beni o küfürbazlarla yüzgöz etme, bana askerliği yaktırma, saldır Beşiktaş!

Kışladan-1

Sezon başladı, şike davası, hoca belirsizliği… Sonradan Hilbert, Ernst’in takıma montesi, savunmanın net olarak işlemeye başlaması, yavaş yavaş takımdaki havanın şampiyonluk kokması… Aralık 12′den bu yana ise ne oldu ne bitti, net haberim yok. Bir kapıdan girdik, nizamiye… Kamuflaj içindeki Beşiktaşk ve özlem bambaşka bir şey…

Etrafımda fanatik diyeceğim ya da tribün müdavimi olarak kendini ifade eden hiç kimse yok. Klasik goygoyculardan burada da çıkan oluyor, tatlı tatlı açıklıyorsun, anlamıyor, höt diyorsun yine anlamıyor, zöt demeye gerek duymuyorsun zira anlamayacak. Kimse sanmasın, kısa uzun dönem ayrımı yaptığımı; neredeyse alayı bir.

Nizamiyeden geçerken; yaşayacağım özlemin dışında zihnimi en çok meşgul eden konu Beşiktaş Stoke City maçını izleyip izleyemeyeceğim idi. İnceden olsa devreciliğin hakim olduğu; uzun dönemlerin subjektif olarak kendilerini kumandadın tek hakimi zannetmeleri, yat saati… İçimden sayıklıyorum, Allah Allah saldır Beşiktaş, yat saati gelmeden at o golü Beşiktaş diye… Maç başladı, arka sıralarda bir sandalyede izlemeye başladım. Saçmasapan bir şekilde yediğimiz golden sonra önüm ve arkam açılmaya başladı; askerliğin verdiği gerginlikle de bayağı zıvanadan çıkmış görünümüm, etrafımda hiç tanımadığım insanların uzaklaşmasına neden olmuştu. Hatırlamıyorum; -Sivok’tu sanırım- geri pasını verirken hayır diye hönkürmem, Rüştü’nün canhıraş topa hamlesi, rakibe çarpan topun havalanmasıyla benim de havalanıp hayır ya hayır ya diye sandalyeyi ittirmem, tam o sırada nöbetçi çavuş yanıma uyarmak için gelirken topun üst direkten dönmesiyle adama sarılmam, adam beni ittirirken Egemen’in yerden 30 cm yukarıda duran adamın kafasına attığı tepki, penaltı mı diye çavuşa sormam; çavuşun bana siktir lan manyak demesi, ekranla aramdaki çavuşu pas geçip penaltı olmadığını öğrenmem…

Askerde izlediğim ilk maçta saçmasapan bu silsile yaşandı. Maçın sonuna doğru zaten sayıca azınlıkta olan Beşiktaşlılar’ın yavaş yavaş koğuşlara çekilmesi, Gündoğdu’yu dinlerken gazinocu usta askerin kapıları kilitleyip paspasları hazırlaması… En az 70 kişinin yarattığı pisliği paspasla çekerken içimden sayıklamam, “Bir derdim var bin dermana değişmem asla”.

Saçmasapan çok şey var. Biraz da fazlasıyla mantıkla şeyler sıkıntı yaratıyor, kesin olarak keskin mantığa oturtulmuş şeyler. Özlem bunaltıyor. Nasıl edeceğiz, dayanacağızdan başka cevabı yok. Bol bol tezahürat ediyorum kendi kendime. Birkaç Beşiktaşlı’yla eski maçlardan, futbolculardan, hatırda kalanlardan bahsediyorum. Zaman zor geçiyor. Hayattaki accontumu dondurmuşken, dışarıda halen dönen bir dünya olduğunu bilmek bunaltıyor. Sabahları, önünde çArşı yazan bir araba ekmek götürüyor, enstrumantelleşmiş bizim tezahüratlarla… Gülümsüyorum, gün doğuyor… Sonra batıyor şafak atıyor. Yani güneş batıyor akşam oluyor ufuklarımda, ben de Beşiktaşım’la dalıyorum rüyalarıma…

Haydi Kalk Ayağa

Çok bekledim aslında bu yazı için. Müsait olamadım, iş yoğundu, birkaç kötü olay yaşadım, yazasım gelmedi… Aslında yazının büyük bölümünün zamanı yok, yıllardır aynı olan düşüncelerim. Bizi daha yakından ilgilendiren diğer kısım ise son 2 aylık süreçte zihnimde netleşen imgelerden oluşuyor. Konu aslında tek; şike soruşturması…

Aziz Yıldırım, başkanlığa geldiği ilk senenden itibaren çığ misali artan bir ivmeyle zihnimdeki en büyük nefret sembollerinden biridir. Nefret kötüdür, çoğu kez kişinin yapması gerekenden farklı hareketler yapmasına, farklı düşünmesine neden olur. Benim kendisine olan nefretim, 2002 Mayıs’ındaki o ünlü “Türkiye’yi başınıza yıkarım” temalı tehditiyle zirve yapmış, sonrasında birçok şoven, mantıksız açıklamasıyla ilerlemiş, o derece ilerlemiş ki takımımın başındaki hiç sevmediğim Yıldırım Demirören’in iktidarına zaman zaman şükrettirmiştir. Defalarca kez dostlarımla yaptığım veya netteki muhabbetlerde Beşiktaşlı bir başkan Aziz Yıldırım’dansa mevcut başkanı tereddütsüz olarak tercih ettiğimi söylediğimde, Yıldırım Demirören’e muhalefetimi bilenler beni samimiyetsizlikle suçlamışlardı. Ben Beşiktaş için en biberli göz yaşlarımı 2002 Mayıs’ında Ali Eren Beşerler oyunu terkederken dökmüştüm. Onun oyundan atılıp Serhat Niyazi Akın’ın oyunda kalmasını o günden bu yana bir kez daha anlamış değilim, ve bu durum o anı hatırladıkça tekrar tekrar isyan etmeme neden olmaktadır. Siz deyin fanatiklik başkası desin haksızlığa isyan… Bunun adı bambaşka bir şey. O anı çok net hatırlıyorum, yan hakem Evren Dölek Serhat ve Ali Eren’in mücadelesi sonrasında hakem Muhittin Boşat’ı yanına çağırarak ağzını kapatıp  bir şeyler söylemiş, biz maçı televizyondan izleyenler yan hakemin mimik ve jestlerinden 2′sinin atılacağını düşünürken biri kırmızı biri sarı kart görmüştü. Belki de işin en kötü kısımı buydu, 2 tarafın da kusuru görülmüş, diz atmak ve dirsek atmak denen 2 eylemden diz atmak kırmızıyla dirsek atmak sarıyla cezalandırılmıştı. Ve bu Şerefbey Stadı’nın Kapalı Tribünü önünde cereyan etmişti. Kastettiğim neden Beşiktaş yanlısı bir karar verilmedi değildir, o büyük baskıya rağmen hakem Fenerbahçe lehine karar vermişti. Meseleyi çok uzattık, maçın ertesi günü Serdar Bilgili çıkıp tehdit konusunu basınla paylaşmış ve Aziz Yıldırım “Demiş olabilirim” cümlesiyle tüm pişkinliğiyle cevabını vermişti.

Tek, ama oldukça uç bir örnek verdim. Buraya çarşaf çarşaf Aziz Yıldırım’dan neden nefret ettiğimi yazıp kendimi size ifade edebilirim. Ama bu kadarını yeterli görüyorum. Şimdi biraz da Fenerbahçe taraftarı gözünden bakıyorum meseleye. Bir başkan geliyor, tesisleri ve şirketin mali durumunu Avrupai şartlara yükseltiyor. Sportif olarak en başta emeklese de sonradan seri zaferler geliyor, ve hatta Denizlispor faciası yaşanmasa Galatasaray’a ait olan 4 yıl üst üste şampiyonluk rekorunu egale edecek duruma getiriyor takımı. Zaten hep 1. sayfada olan takımı iyice sürmanşet hale getiriyor, her yaptığıyla her ettiği sözle. Fenerbahçe lehine olduktan sonra tüm enerjisini sarfediyor. Fenerbahçe taraftarınca kurulmuş bu cümlenin mantığı başarıya giden her yolu mübah görmenin çok ama çok yumuşatılmış halidir. Tüm bunlarla beraber Fenerbahçe tribünlerini İngiltere tribünü kalitesine yükseltiyor. Parantez içindeki ünlem işaretinden nefret eder, Aziz Nesin’in dediği gibi bunun seyirciye bir hakaret olduğunu düşünürüm. Ama İngiltere tribünü seviyesine yükseltmenin ne saçmsapan bir ifade olduğunu o parantez içindeki ünlemsiz ifade etmem de ayrı zor. 3 kez gördün Liverpool tribünlerini, 2005 CL Finali’nde de çoğunluk taraftılar. Evet o ünlü tezahüratları çok güzel gerçekten, çok da güzel söylüyorlar. Bir iki futbolcu için yazdıkları da çok güzel. Ama bu adamlar 80 dakika susuyorlar. Bu da bir destektir ama bu adamlar maçın 6 dakikasında tezahürat yapıp, 4 dakikasında “wuuuuuhhh” ve “yeeææ” çekiyorlar. Niye onlar gibi olmamız bekleniyor? Kapalı Tribünü’n Numaralı’dan görüleceği şekliyle dalga dalga sahaya akışından daha güzel bir tribün görseli, koreografisi, destek çeşidi var mıdır? Futbolcu olsam; adamın aşktan, sevgiden, destek verme isteğinden ne hale geldiğini görsem sürmekte olduğum topu Celil Sağır hareketiyle havalandırır, dişimle istop edip ısıra ısıra hiç yere düşürmeden karşı kaleye sokarım ben. Ben taraftarım ve şu an saçmalıyorum kabul. Ama benim kültürüm de, taraftarlığım da, desteğim de bunu ister, bunu gerektirir. Aziz Yıldırım’ın yaratmak istediği tribün ve kültür ise cirodan, alttan ve üstten ısıtmadan, devre arasındaki sıcak içecek servislerinden başkasını ihtiva etmiyordu. Onun kafasındaki dünyada pankarta, omuz omuza taraftara, amatörlüğe yer yoktu. Çok net söylüyorum, Kadıköy’de gördüğüm Fenerbahçe taraftarı, 10 metreye 2 metrelik bir pankartı tüm yanlış kombinasyonları deneyip 5. denemede açabilen bir taraftardı, küçümseme veya alaya alma olarak kabul etmesin kimse. Zaten bu duruma üzülmüştüm, koskoca Fenerbahçe Tribünü’nün bu duruma gelmesine gerçekten üzülmüştüm. 13-14 yıl yaşanan dikta rejiminin bir tribüne uğrattığı erozyonu çok net görebiliyordum. Ve bu erozyonun bir numaralı müsebbibi kendisinin ifadesiyle “Fenerbahçe’nin Tek Reisi” olan Aziz Yıldırım’a aitti.

Şike soruşturmasının ilk 2-3 günde, Fenerbahçeli arkadaşları biraz da üzmekte olan “Fenerli Kafası” ifadesiyle dile getirdiğimiz tipteki Fenerbahçeliler’in o an neler yaptığını düşündüm. Ayıp belki, başkasının acısına gülmek belki de çok zalimce ama o insanların birçoğu aklıma geldikçe,  en azından gafletten dönebileceklerini düşünüp gülümsedim. Öyle olmadı, soruşturma kendi Frankeinsteinlerını yarattı. Her geçen günde dozajı daha da arttırdılar. Fenerbahçe’nin hepimiz için veli nimet olduğunu ifade ettiler. O adamlar yanlarına sadece Galatasaray’ı alıp, “3. büyüksünüz”, “büyük değilsiniz” ifadesini kullanan adamlardı. Suçu olan cezasını çeksin deyip bekleyebilirlerdi, yapmadılar. Sembol isimler çıktı bu süreçte. Yıllardır tatmin olmayı bekleyen egoları tatminin doruklarına ulaştı. Bir kez canlı yayına çıkmak için kanal kapılarında yatanlar canlı yayın tekliflerini makara yaparak reddeder oldular. Hesapta, içleri kan ağlıyordu. Ama içten içe seviniyorlardı, egonun dibine dibine vuruyorlardı. Normal şartlar altında, kendi adları geçmese, adı şikede geçen; bonservisi Beşiktaş’ta olan bir futbolcuyu hemen giyotine götürecek olanlar o futbolcunun korumalığını, avukatlığını üstlendiler. Ve bunu, bu futbolcu şike yapmamıştır olarak ifade etmediler, biz bu futbolcuyla şike yapmadık dediler. Olanlara, bir yerden sonra şaşırdık. Birbirini desteklemeyen tutarsız demeçler, biz olmazsak dünya dönmez narsizmine ulaşan kafaları gördükçe şaşırdık.

Şimdi, kendi evimizin önüne bakalım. Adalı, Tayfur ve Ahmet Ateş’in tutuklandığı gece, çok yakın 2 arkadaşım Beşiktaş’ta Adliye önünde, bense evdeydim. Tutuklandılar lan galiba dedi bir tanesi, sesim titredi cevap veremedim ve ağlamaya başladım. Suçlu olmaları o anda da dahi saçma ve mantıksız geliyordu, ama Beşiktaş’tan, Beşiktaş’ı yönetenlerden bahsederken bunları düşünemezdim. Tek diyebildiğim laf, suçumuz varsa çekelim cezamızı demek oldu. Birçok Beşiktaşlı da aynı duyguyu paylaştı. Bunun için de suçlandık, hatta Beşiktaş taraftarı bunun yüzünden şerefsizlikle, arkadan vurmakla suçlandı. Ulan benim adım şikede geçiyor, sen bana masumiyet karinesinden bahsediyorsan, benim adım Beşiktaş. Beni binler ne şekilde seviyorlar sen bilmezsin belki. Ben biliyorum. Alyansını satıp maça gelen, sonsuz mantıksızlıkta ve hatada olan insanlar seviyor beni, cebindeki son harçlığı maç biletine yatırıp ay sonuna kadar tavuk döner ya da makarna yemek zorunda kalan öğrenci seviyor. Kayseri’deki maçta Sivok golü attığı gözleri yaşarıp sevdiceğine kapanan 30′una merdiven dayamış geç ergen çocuk seviyor beni. Diğerlerini de çok seviyorlardır eminim, ama diğerleri sevdasına, Beşiktaş’ı sevenlerin Beşiktaş’a sahip çıktıkları kadar sahip çıkmıyorlar. Onların sahip çıktıklarının adı çok farklı…

Evimizin önündekilerden son olarak birilerine öykünenlerden bahsedeceğim. Veya bahsetmeyeceğim… Kendisi yerine bir tane pazarda satılan Beşiktaş formasını başkanlık koltuğuna koysanız kulübün daha iyi yönetileceği kişi olan Yıldırım Demirören’in yarattığı 7 yıllık tahribatın sonucu olan kişiler. Diğer taraftan bakacak olursak (Kalashnikov’un tabiriyle), aramızda oldukları için Demirören’den kurtulamadığımız kişiler. Öykünedurdular bu süreçte….

Yarın ilk maçımıza çıkıyoruz, sezonu açıyoruz. Yeteri heyecanı hissedemiyorum, ama biliyorum bu, Beşiktaş armasının sahaya çıktığı ana kadar devam edecek. O armayı görünce yine atlayıp zıplayıp bağıracağım, bir sonraki hafta stattaki maçta santrayla üçlü yaparken gözümü kapatıp tribünün “gürültüsü”nü dinleyeceğim. Ve ölene kadar asla Beşiktaş’ın başında zeka seviyesi, cüzdan kalınlığı ölçüsü ne olursan olsun hiçbir kötü adamın başında olmasını istemeyeceğim…

Ayağa kalmanın zamanı, başlığı ne olacağını bilemediğim bu yazının başlığı da, yazı boyunca kulağımda çınlayan Haydi Kalk Ayağa olsun.

Arabeskim, Sana Ne Hatta Arabeksim…

İlk ve ortaöğretim hayatımda rahatsız edici şekilde hırslı biriydim. Tavladan tut satrança, onları geç langırta futbol-basketbol sahasına; şimdilerde çakması Monopoly olarak bilinen o dönemin en kral oyunlarından Borsa’ya kadar her yerde kazanmak isterdim. Kuzenimle oynadığım bir teke tek basketbol maçında sinirlenip topa yere vurmam, yerde yer alan ufacık bir taştan ötürü topun kaşımda patlamasıyla kaşımın açılması, halı sahada bir maçta hırsttan dişlerimi sıkarken kalıcı diş sandığım bir süt dişimin kırılması gibi gariplikleri yaşamıştım. 48 maç yenilmezliğin üstüne gelen Galatasaray mağlubiyeti, Valerenga faciası, Fevzi’nin ıskası ve bir yıl öncesinde ellerindeki topu kaydırıp Okan Buruk’un önüne bırakması, 4-1′lik Samsunspor mağlubiyetlerinde biraz da yaşımın verdiği rahatlıkla koyverip ağlamıştım. Ben ağladıkça babam kızmıştı…

Reşit olup, üniversite için İstanbul’a geldim sonrasında. Öğrenci harçlığından arttırabildiğim kadar, kar yağmadıktan sonra yeni açıktaki yerimi aldım üniversite hayatım boyunca. Yine efsanevi anlar… Allah’ın sevdiği kulu olduğumuzu gösterircesine eşeği kaybedip sonra anında bulduğumuz 4-2′lik Slavia Prag maçı, arkadaşlarımın 12 saatlik yolculuk sonrasında gelip, ilk 9 dakikada Castroman’ın gazabına uğradığımız Lazio maçı, Kleberson’un bir daha hiç yapmadığı şekilde gerçekleştirdiği bazuka sonrasında 2 geliyor diye çıldırırken bir baba hindi Tuncay’ın bizleri susturması, 8-0′dan 4 gün sonra basketbol maçında “Beşiktaş büyüktür sözünü yemez” diye başkana diretmemize rağmen paf takımıyla çıkmadığımız Sivasspor maçında tribünlerin dakikalarca “Başın Öne Eğilmesin” diye haykırması, yağmurdan sucuğa dönmemiz…

Ne arabeskim… Tüm bunları ve sayamadığım bir dolusunu yaşadıkça hırsım törpülendi. Kazansa da kaybetse de Beşiktaş’a sarıldım, olgunlaştım. Kazanmayı eskisinden de çok ister oldum, ancak kayıplar eskisi kadar üzmez oldu. Halı sahada, satranç masasında, play station oynarken ekran karşısında dişlerimi sıkmaz oldum. Bana bunu Beşiktaş yaptı. Hiçbir telkin veya tavsiyeyle  gerçekleşmeyecek olanı siyahı beyazıyla Beşiktaş yaptı. Kazanmak için her yolu mübah görmedim, görenleri de sevmedim.

Geçen hafta çarşambayı perşembeye bağlayan gece 12′yi geçerken çoğumuzun evine ateş düştü. Hemen hepimiz yakınlarımızı toprağa vermiş, cenaze evlerinde saatler geçirmişizdir. O olayı, şu hayatın tek büyük gerçeği ölümle eş değer tutarken de arabeskim ben. İçim yandı. Hemen ertesi gün gelen şehit haberleri elbet daha çok üzdü. Gece haber geldiğinde babam beni aramış ağlamaklı ses tonumdan ötürü çocukluğumdaki gibi fırça atmıştı. Perşembe gelen şehit haberlerinden ötürü aradı, artık büyümem gerektiğini söyledi. Babama da anlattım, acı dolayı haberden ötürü üzülmekle diğer olayların karşılaştırılmaması gerektiğini, iki durum için de çok üzgün olduğumu, bu üzüntülerin elbette karşılaştırılmaması gerektiğini belirttim. Belki anlamadı, belki de daha çok kızdı.

Hiç sevmediğim, zaman zaman oturduğu koltuğa bile saygımı kaybettiğim yönetim ilk kez doğru hamleler yaptı, kupayı iade etti, peşine Adalı güzel bir metinle istifasını sundu. Metin suçsuzluğu için bize umut oldu. Çarşamba gece yarısında adliye önünde değildim, ancak 1. ağızdan duyduklarıma göre adliye önünde tepki koymak isteyenler bazı engellemelere rağmen bunu gerçekleştirdi. Ben oturduğum yerden Tayfur’a da Adalı’ya da ağır salladım. Tutuklanmışlardı. Suçlamayı bir türlü öğrenemedik doğru dürüst, usülsüz transfer diyen de oldu buna bağlı şike suçlaması diyen de. Bazıları hayatlarında kullanmadıkları “masumiyet karinesi”ni dillerine pelesenk ettiler. “Aklanın gelin” dediğimiz insanları hemen sattığımız, bunun da ancak Beşiktaşlı duruşuna yakışacağını söylediler. Bizim içimiz yanıyordu, şikeyle suçlanıyor; 2. başkanımız ve hocamız bundan ötürü tutuklanıyorken birileri masumiyet karinesi türküsünü tutturarak bizi şovenlikle, arabesklikle, göstermelik delikanlılıkla suçluyordu…

Benim stadımda yüzümü ağartacak birçok durum yaşandı. 2008 Şubat’ındaki Trabzonspor maçında haksız bir şekilde Toraman’ı atan hakem, tam da rakip ataklarından bunaldığımız anda Barış Memiş’i yine haksız atınca tüm tribün “eyyamcı hakem” diye bağırıp, Barış’ı alkışlamıştı. Yine geçtiğimiz sezon, Kasımpaşaspor maçının son dakikasında verilen penaltıya tüm tribün aynı tepkiyi koydu. Berabere giden bir maçın son dakikasında kazanılan penaltıya tepki olarak hakeme eyyamcı sıfatını yakıştırmak nasıl bir mantıktır? Trabzonspor gibi büyük bir takımla oynarken, 50. dakikada 10 kişi kalıp rakip tarafından bunaltılıyorken hakem eyyamıyla sayısal eşitliği yakalayınca yine hakeme sallamak doğru mudur? Bunun karşılığı tam olarak şovenliktir, Beşiktaş’a da Beşiktaşlı duruşuna yakışan buydu. Birilerinin fikrine göre…

Mahkemelerin verdiği karara elinde hiçbir delil olmadan, konuyu bilmeden itiraz edenler bizi şovenlikle suçlayanlar. Kupa iade edilince “Yiyorsa UEFA hakkınızı da iade edin” diye bilip bilmeden sallayanlar da aynı adamlar. Türkiye Kupası’nın değerini kendilerinin almamasından ötürü muhafaza edildiğini düşünen bu narsist, küstah insanlar, tutuklanmalara olan tepkimizin kendi başlarına gelen olaydan ötürü gerçekleştiğini iddia etme cüretinde bile bulundular. Bizi anlamadılar, zaten hiçbir zaman anlamamışlardı. Sosyal medyada, çevremizde gördüğümüz duruşlar alay konusu oldu.

Farzedelim arabeskim, hatta ben arabeksim; bundan sana ne? Camiamın, arkadaşlarımın takındığı tavırla dalga geçmek ne cüret? Bu cüreti abartıp “sizin hakkınızı da biz ararız” diye hamiliğe soyunmak ne demek? Hayatında kendi camiandan görmediğin tavrı başkası gösterdiğinde o tavrı tükaka ilan etmek ne demek? Tüm küstahlığınla, siz Beşiktaşlı değil anti Fenerli’siniz diyen zihnniyet, 14 yıldır ezildiği, tribünde pankart bile açmadığı, yönetimin izin verdiği ve bazısı ağır ahlaksız koreografi ve organizasyonların haricinde kendi takımını pas geçip Azizsporlu olmayı göze alarak taraftarlık adına sadece “Geri dön başkan” yürüyüşlerine katıldığını bildiğimiz; başkanından sadece yüksek ciro ve tesisler için memnun olan, tepkisini bile ciroları arttırmak üzere taraftar mağazalarına gitme kampanyasıyla koyan zihniyet bizi arabesk ilan etmişse, ben arabeskim gözüm, sen bana bulaşma derim sadece ona…

(Not olarak da eklemek istedim, yazı boyunca beni rahatsız ettiğini belirttiğim zihniyet Fenerbahçe taraftarına değil, Azizsporlular’a aittir.)

Karadeniz Kanserden Ölmesin Yeter Ulan!

Bu yazıyı 2 yıl önce yazmış, ekşibeşiktaş’ta paylaşmıştım. 2 yılda hiçbir şey değişmedi… O sırada hasta yatağında yatmakta olan Vedat Okyar’ı kaybettik… Hala Sinop’a, Mersin’e nükleer santral dikilme planı mevcut, hatta büyük aşamalar kaydedildi. 2 yılda olan referandum ve seçim bir nevi bu santraller için de güvenoyu oluşturdu. Ülkenin 4 bir yanında, ama en çok da Karadeniz’de onkoloji bölümleri dolup taşmakta… Kazım Koyuncu’nun 6. ölüm yıldönümünde, avazım çıktığı kadar bir kez daha bağıra çağıra…  

Bir gece öncesinde meteroloji her zaman yaptığı gibi uyarmaktaydı, ancak bu kez çok ciddi ve iddialılardı. Bir sonraki gün için saat 19.00 sıralarında hava sıcaklığının 10 dereceden birden düşüp -7 civarında seyredeceğini belirtiyorlardı. Hadi lan diyerektek stadın yolunu bulduk, içimde 2 kat kazak üstümde çubuklu formamla; henüz 15. haftasında olmamıza rağmen havlu atmış olmamıza rağmen Trabzonspor’u konuk etmek üzere mabedin yolunu tuttuk. Maç başlayana kadar süren geyik sekansından sonra takımlar tekrar sahaya çıkmak üzere soyunma odasına indiler. O an bir şeyler oldu anlamadığım, soğuğun kemiğime işlemeye başladığını farkettim. Sanki kıyamet günü temalı Hollywood filmlerindeki gibiydi, soğuk adeta acıtıyordu. İşte tam o sırada, yeni açıkta dünyanın en güzel gözlü Karadenizli’sinin posteri ve yazımın başlığını oluşturan pankart açıldı. Gözümden bir damla yaş süzüldü, ancak akamadı, yanağımdan aşağı doğru süzülürken dondu kaldı. O donan gözyaşı, belki de doğup büyüdüğüm memleketimin hiç kapanmayacak yarasının verdiği ve ne yazık ki vereceği acıların sürekli olacağını gösterir gibi kristalize oldu yüzümde. Dahil olduğum taraftar grubundan dolayı onlarca kez gurur duymuştum, ancak hiçbiri bu kadar yürek burkucu olmamıştı…

26 Nisan 1986′da, kendilerini kusursuz gören Sovyet Rusyası bu kez bir kusur işledi. Çernobil Faciası olarak tarihe geçecek olan olay yaşandı, Çernobil Santrali’nde patlama gerçekleşti. 14 Mayıs 1987′de, Çernobil’in takriben 1.000 km olarak iz düşüm olarak güneyinde olan evimi; 3 yaşında olmama karşın adını benim koyduğum kardeşim şenlendirdi. O dönem doğmuş olan bir çok bebek ne yazık ki yaşını doldurmadan nedeni anlaşılmadan(!) ötürü terk-i diyar etmekteydi. Şükürler olsun ki 2 kiloluk yavru bir Hint fakiri olan bendenizden sonra, 3,5 kg’luk bu ufaklık çokça sağlıklı gözükmekteydi. Ancak, bir süre sonra çıkartmaya başladığı hırıltı bizleri çok korkutacak, aylar süren hastane safhalarına karşın nedeni anlaşılamayacak ve sonrasında kendiliğinden kaybolacaktı. Şimdi anlıyorum ki o hırıltı, Aslı’nın bitmek tükenmek bilmeyen homurtularının küçük bedenine olan yansıması imiş yalnızca. Şaka bir yana, çok korkup bunaldığımız zamanlardı.

Bebek ölümleri geride kalmıştı ancak Karadenizli ne çayını iç rahatlığıyla yudumlayabiliyor ne de göbek marulu kütür kütür mideye indirebiliyordu. Sonra, dönemin sanayi ve ticaret bakanı Cahit Aral TRT ekranında canlı yayında içti çayı, bir şey yok dedi, için dedi. Yedik, içtik…

Acaba o bakan; hemoglobinin kandaki ideal rakamlarının kaç olduğunu biliyor muydu? Veya lökosit, trombosit gibi terimlerden haberdar mıydı? Hayatının hiçbir döneminde bir günde 40 ünite aynı grup kandan insanı bulup, onları 2 minibüse doldurup kilometrelerce ötedeki hastaneye taşımış mıydı? Umarım bu soruların tamamının cevabı olumsuzdur. Zira kendisi, mevcut düzenin devamına uğraşan sıradan isimlerden biriydi, canlı yayında çay içmesi belki bir parça kalmıştır akıllarda, ancak adının hatırlanma yüzdesinin LDP’nin son seçimlerdeki oyu oranında olduğunu tahmin etmekteyim.

O sorular bana veya ailemden birine sorulsaydı; ne yazık ki 3′ü için de olumlu cevap verecektik. Onkolojinin ne demek olduğunu bilmeyi istemezdik hiçbirimiz. Hemoglobin oranı çift haneli sayılara geldiğinde sevinmeyi de istemezdik. Kanın da, memenin de, lenfin de, beynin de, testisin de, akciğerin de ayrı ayrı başka türler olduğunu da bilir olduk ne yazık ki… Sevdiklerimizin renklerinin sarardığını, bakışlarının donuklaştığını, kemiklerinin belirgenleştiğini elimiz kolumuz bağlı şekilde seyrettik yıllarca. Isırgan otlarından, dut pekmezlerinden mucize bekledik durduk. Kader dedik, takdir Tanrı’dan dedik, ağladık sessizce. Sesi ilk gür çıkan Kazım Koyuncu ise, ne yazık ki sadece gönüllerimizde yaşar oldu aynı illetten kaybettiğimiz bir dolu sevdiğimiz gibi.

Ölüyor Karadeniz, sağlık sigortası olanlar yine güçleri yettiğince kapışıyorlar o şerefsizle sahip oldukları Karadeniz inadını da arkalarına alarak. 1997′de, Ramazan’la tanışmıştım. Benden 2 yaş büyüktü. Dedemin oda arkadaşıydı, onkoloji bölümünde… Babası çiftçiydi Ramazan’ın, sağlık sigoratası da yoktu, babası bir önceki yılın hasılatını cebine koyup gelmişti 19 Mayıs Tıp Fakültesi’ne. O para 10 gün yetti Ramazan’ın tedavisi için, çaresizlerdi, bizden bile daha çaresiz. Memleketleri Tekkeköy’e dönmek zorunda kaldılar. En son olarak dedemi; helallik almak için aradı Ramazan, 1 gün sonra da acı haberi geldi. Devlet ona git bu diyardan dememişti belki ama, kalması için de en ufak bir şey yapmamıştı. Sigortasız olan bir çok çaresizin yaptığı gibi, o da çaresizlik içinde el sallamıştı sevenlerine…

Aynı devlet, kalbimizi yoklamakta bu aralar. Karadeniz’in en ortasına, Sinop’a nükleer santral kurmak istemekteler. Güvence veriyorlar, bir de Türkiye’nin en gariban şehrinde istihdam sağlayacaklarını vaadediyorlar. Ben güvenmiyorum, öyle ya süper güç Sovyetler’in beceremediğini AB’nin kapısında 50 yıldır dolaşan T.C.’nin becerip tam güvence verebileceğine inanmıyorum.

Bu illete karşı sesi ilk kez gür çıkan güzel insan buralardan gideli tam 4 yıl olmuş. 2 güzel Kazım’a, Kazım Kanat ve Kazım Koyuncu’ya, dedeme, Ramazan’a; bu illetle baş edemeyip Bafra Asri Mezarlığı’nı zorunlu ikamet etmek zorunda kalan neredeyse 20 kadar sevdiğime selam olsun… Buluşacağımız güne kadar özlemek sözümüzle…

Vedat Abi sen de kalk artık o yataktan…

Arma Aşkına

Çevremde, sağlam taraftar olarak nitelendirdiğim çoğu arkadaşımın aksine benim ilkokul öncesine ait Beşiktaş’a dair bir anım, bir fotoğrafım yoktur. Babam sıkı bir taraftar olmasına rağmen böyle bir uğraşta bulunmamış, ben de en ufak bir teşebbüs göstermediğimden okul öncesi yıllarımı, belki de olması gerektiği gibi geçirmiştim. Okula başladığımda defter ve kitap ”kaplık”larım Beşiktaş armalı parlak kağıtlardan oluşmaktaydı. Okumayı söker sökmez de babam bütün takımın olduğu bir poster asmıştı eve, sadece 11′in değil tüm kadronun oluştuğu. O zamanlar maç kadroları da 16 kişi olduğundan, takımda en fazla 21-22 futbolcu olurdu, onları da ezberleyivermiştim.

Okumayı ilerlettikçe önce Hürriyet gazetesindeki “Fatoş ve Basri” ve “Marvin” isimli karikatür dizilerine takibe başladım. Sonra o en büyük hastalığa daha 7 yaşında kapıldım, gazeteyi alır hemen ters çevirip en arkadan bir öncesinde başlayan spor haberlerinin sadece Beşiktaş kısımlarını okur oldum. Anlamıyordum, ne anlayabilirdim ki zaten, ben armanın olduğu yerlere bakıyordum. Armayı taşıyan futbolcuların insan değil de başka bir şey olduğunu düşünür oldum. Çoğu, çok da iyi futbolcular değildi. Ama benim için sadece idman fotoğraflarında ve o sezon öncesi tam kadro posterinde görebildiğim-soyadını hatırlamadığım- Cemre bile insanüstü biriydi. O zamanlar forma almak diye bir eylem, olağandışı bir durumdu. Taraftar mağazaları zaten yoktu, orijinal forma satan bir yerler de yoktu; en azından Bafra’da… Futbol takımlarının 3-4 takım forma setinden fazla bir formaya sahip olması bile pek mümkün değildi. Ya şimdinin nefret ettiğim tabiriyle çakma forma alacaktın ya formayı kendin yapacaktın ya da hatırlı birilerinden forma temin edecektin. Hatta dönemin gazetelerinden birisi 4 büyüklerin kumaş armalarını vermişti “dev promosyon” olarak… Onu beyaz bir t-shirtün sol üstüne dikmişti annem, benim için orijinal Beşiktaş forması oluvermişti. Sonra mucizevi bir şey olmuştu ve beyaz adidas kollardan çubuklu bir formam olmuştu, Galatasaraylı Rambo Yusuf’un sayesinde… Ve üstünden tam 20 sene geçmesine rağmen forma sapasağlam durmakta, detay olarak…

Kitap kaplıkları, anneceğimin yaptığı orijinal forma, o insanüstü futbolcuların üstlerinden çıkmış bir adidas beyaz forma… Duvarımdaki poster, gazetelerin dönemin berbat dizgisinde renklerin birbirine girdiği küpürlerde… Her yerde Beşiktaş arması vardı.

Biraz büyümüş, pantalonun sağ arka cebinde cüzdan taşımaya başlamıştım. Çoğumuzun asla unutamadığı askeri kamuflaj efsane cüzdan… Fotoğraf koyma yerine annemin, babamın ve kardeşimin ana sınıfı için çekildiği vesikalıklarla beraber, gazeteden kestiğim arma fotoğrafı koymuştum. En üstte arma dururdu. Hastalıklı gibi derste sıkıldıkça daldığım kitap kaplıklarındaki arma, okul dışında da yanımdaydı artık. Bizim çocukluk döneminde otizm diye bir şey var mıydı bilmiyorum. Ama eğer olsaydı, bu arma merakım yüzümden bana böyle bir teşhis koyabilirlerdi belki de.

Üniversiteyi kazandıktan sonra Beşiktaş’ı semt olarak belledim. Özellikle de maç günleri semtte yürüyen binlerce taraftarın üstündeki formalardaki armalara aynı fetişizmle baktım, dayak yemediysem şu güne kadar şanslı sayılırım. Geçmiş zaman kullandım sanki kurtulmuş gibi, kurtulmak isteyen kim o da var ya; ama asıl o güzel arma var ya…

Dün metroya inerken, izne çıkacağım bugün için bloga bir şeyler yazmayı düşündüm. Basketbolculara yapılan büyük ayıp, Cevher’in gidişi, Mendes’le iyiden iyiye samimi olunması gibi şeyler vardı aklımda. Metrodayken telefonla nete de giremediğimden, telefonumda kayıtlı, hemen hepsi güzel bir anıyı, çok güzel insanları hatırlatan fotoğraflara bakıyordum; en fazla 25 fotoğraf… Ve bu 25 fotoğrafın en sonunda, telefonu alır almaz netten indirdiğim Beşiktaş arması… Fotoğraflarda deli gibi aşık olduğum kız arkadaşım, üstlerine titrediğim ailem, beraber geçirdiğimiz vakit azaldıkça daha da bir değerlenen dostlarım vardı, bu güzel insanlarla geçen anlar; çata pata çekilen sayısız fotoğraf da değil zaten, eski 36′lık film zamanlarında olduğu gibi “aman film yanmasın” endişesiyle çekilen fotoğraflar gibi. Fotoğraflara baktım, sırıttım, güldüm, ve en son yine armaya kitlendim. İlkokul 1′de kitabın kaplığına, duvardaki postere, gazetelerin spor sayfasına, cüzdanımdaki fotoğraf kısmına kitlendiğim gibi,numaralı tribünün üstündeki 2 kartalın arasında yer alana bakakaldığım gibi, hiçbir farkı yoktu. 

Yıldırım Demirören’i hiç sevmiyorum. Serdar Bilgili’yi de hiç sevmiyordum. Süleyman Seba’nın bir dolu hatasını biliyor, görüyor ama deli gibi seviyordum. Hatta istifası için baskının, ne yazık ki küfürün bokunun çıktığı maç olan 2000 yılında Ankaragücü’yle oynanan Türkiye Kupası yarı final 2. maçının sonunda televizyon başında hüngür hüngür ağlamıştım. Beşiktaş taraftarının büyük ayıptı. Ayıp olan tabi ki Seba’yı istifaya davet etmek değildi, kaldı ki istifaya davet edilmesi çok doğaldı. Ama o göz yaşlarının elmacık kemiklerimden hiç silinmeyeceğini tahmin edemezdim. Beşiktaş’a, kulüp menfaati dışında yaklaşanların hiçbirini sevmiyorum. Tribününden tut yöneticisine ve başkanına, kişisel menfaat peşinde koşanlardan; niye yuvarlaklaştırıyorsam; aleni nefret ediyorum. O armaya ben gibi, benim arkadaşlarım gibi iç geçirerek bakmayanların bu kadar içeride olmasından nefret ediyorum. Sonra dönüp armaya bir kere daha bakıyorum, ne o sevimsiz adamlar kalıyor aklımda ne de diğer çirkinlikler…

Başlık tırnak içinde, intihal etmek istemedik; zira Galatasaray tribünlerinin en bilinen taraftar sitesinden yaptığımız bir alıntı.

Yalnız aşağıdaki linklerde de intihal örneği mevcut…

 

(purplepurple’ın düzenlemesiyle)


Rüya Gibi Güzel, Dahası Gerçek…

Bir cumartesi sabahı, geceden kalma olarak yataktan kalk ve tuvalete doğru attığın 5-6 adımlık zombi yürüyüşünde dahi aklında sadece vuslat olsun… Kaportayı düzelt biraz, yüzünü yıka, dişini fırçala, saçını tara. Altına giydiği siyah tişörtün üstüne beyaz kısa kollu formanı giy.

Semte git, dostlarla buluş. Kahvaltını yap Çakmak’ta. Kaymağı balı, zeytinyağlı zeytini, ezine peynirini götür bir güzel. Oradan Çınaraltı’na geç, bir demlik çay iç. Dosta da muhabbete de doymana gerek yok, daha çok muhabbet var zira.

Al büfeden istihkakını, geç Kazan yanına… Devam et muhabbetine. Dosta, muhabbete doymaya devam et. Ömründe Beşiktaş semti dışında görmediğin insanlarla 40 yıllık dost gibi özlem gider. Geçen takım otobüsünü izle, tezahürata katıl.

Adımla 2 yanı ağaçlı yolu. Gitmek istediğin yere yaklaşırken bitişine üzüldüğün tek yoldur burası, bir yandan bitmesin istersin diğer yandan da takımı tribüne çağırmayı kaçırmaktan korkarsın.

Turnikeden geçerken heyecanlan her defasında. Ya bir sorun olursa ya giremezsen; sorun olmayacağı kesin olsa da heyecanlanırsın her defasında, çünkü o turnikenin dönmesinden başka bir şey istemezsin o an. Takım sahaya çıkmamış, tezahürata katılırsın, bir kısmında aşkını haykırırsın bir kısmında makara yaparsın bir kısmında birilerinin kulaklarını çınlatırsın. Isınmak için sahaya çıkan takımdan futbolcuları çağırmaya başlarsın. Nazlanan olursa kızarsın, ama duymamıştır belki deyip geçersin. Tüm takımı el ele çağırırsın son olarak ve takım tekrar soyunma odasına döner.

Santrayla 3′lü olur genelde kimi zaman omuz omuza, ama sen tarihinde gördüğün en düşük transfer bütçesinin ayrıldığı takımın şampiyonluğu ıskaladığı Fener maçının başındaki Gündoğdu’yu hala unutamamışsın. Bazı maçları kazanırsınız bazılarını kaybedersiniz bazısında yenişemezsiniz. Her maçın hikayesi başka olur. Bazısında giden maçı döndürürsün, galibiyeti getiren golde farkında olmadan tanımadığın bir adama gırtlaklarca sarılırsın, bazısında tam maçı koparttık derken Beşiktaş’a özgü tuhaflıklarla maçı verirsin saf saf son düdüğü izlersin. Bazı galibiyetlere çok sevinirsin bazı mağlubiyetlere çok üzülürsün. Bu vuslatları yaşadıkça başka başka bir dolu güzel hikaye yaşarsın; senin figüran, Beşiktaş’ın tek kişilik dev başrol oyuncusu olduğu. Hikayeler ne olursa olsun, senin Beşiktaş’a olan özlemin bir süreliğine diner, en çok bir sonraki günün sabahına kadar… Sonra tekrar beklersin vuslatı…

18′imin ortasına kadar üstte anlattıklarımı beklemiştim. Bana “böyle böyle olur” dememişti, bir yerden okumamıştım. Nasıl olacağını bilmediğim, sadece sonunda vuslatın yer aldığını bildiğim üstteki hikayeyi yaşamayı bekledim, diledim 18′imi geçene kadar. Bahsettiğim hikayeyi farklı farklı her yaşadığımda şükrettim, yaşadıktan sonra bile değil hemen o an. Güzeli çirkin yapmayı çok seven bazı adamlar, bu güzellikten de mahrum bırakmaya niyetleniyorlar. O güzellik ki oğlum veya kızım yaşamasa eksik olacaklar hayatları boyu… Sadece onlar değil, sevdiğim bir dolu güzel insan… Yaşamak isteyip, yaşamayan güzel insanlar; benim beklediğim gibi İstanbul’a gelmeyi bu yüzden isteyen insanlar…

Rüya gibi güzel, dahası gerçek; yaşayabilene… Her güzel Beşiktaşlı’nın defalarca kez yaşaması dileğimle,sonsuza kadar…