Çok bekledim aslında bu yazı için. Müsait olamadım, iş yoğundu, birkaç kötü olay yaşadım, yazasım gelmedi… Aslında yazının büyük bölümünün zamanı yok, yıllardır aynı olan düşüncelerim. Bizi daha yakından ilgilendiren diğer kısım ise son 2 aylık süreçte zihnimde netleşen imgelerden oluşuyor. Konu aslında tek; şike soruşturması…
Aziz Yıldırım, başkanlığa geldiği ilk senenden itibaren çığ misali artan bir ivmeyle zihnimdeki en büyük nefret sembollerinden biridir. Nefret kötüdür, çoğu kez kişinin yapması gerekenden farklı hareketler yapmasına, farklı düşünmesine neden olur. Benim kendisine olan nefretim, 2002 Mayıs’ındaki o ünlü “Türkiye’yi başınıza yıkarım” temalı tehditiyle zirve yapmış, sonrasında birçok şoven, mantıksız açıklamasıyla ilerlemiş, o derece ilerlemiş ki takımımın başındaki hiç sevmediğim Yıldırım Demirören’in iktidarına zaman zaman şükrettirmiştir. Defalarca kez dostlarımla yaptığım veya netteki muhabbetlerde Beşiktaşlı bir başkan Aziz Yıldırım’dansa mevcut başkanı tereddütsüz olarak tercih ettiğimi söylediğimde, Yıldırım Demirören’e muhalefetimi bilenler beni samimiyetsizlikle suçlamışlardı. Ben Beşiktaş için en biberli göz yaşlarımı 2002 Mayıs’ında Ali Eren Beşerler oyunu terkederken dökmüştüm. Onun oyundan atılıp Serhat Niyazi Akın’ın oyunda kalmasını o günden bu yana bir kez daha anlamış değilim, ve bu durum o anı hatırladıkça tekrar tekrar isyan etmeme neden olmaktadır. Siz deyin fanatiklik başkası desin haksızlığa isyan… Bunun adı bambaşka bir şey. O anı çok net hatırlıyorum, yan hakem Evren Dölek Serhat ve Ali Eren’in mücadelesi sonrasında hakem Muhittin Boşat’ı yanına çağırarak ağzını kapatıp bir şeyler söylemiş, biz maçı televizyondan izleyenler yan hakemin mimik ve jestlerinden 2′sinin atılacağını düşünürken biri kırmızı biri sarı kart görmüştü. Belki de işin en kötü kısımı buydu, 2 tarafın da kusuru görülmüş, diz atmak ve dirsek atmak denen 2 eylemden diz atmak kırmızıyla dirsek atmak sarıyla cezalandırılmıştı. Ve bu Şerefbey Stadı’nın Kapalı Tribünü önünde cereyan etmişti. Kastettiğim neden Beşiktaş yanlısı bir karar verilmedi değildir, o büyük baskıya rağmen hakem Fenerbahçe lehine karar vermişti. Meseleyi çok uzattık, maçın ertesi günü Serdar Bilgili çıkıp tehdit konusunu basınla paylaşmış ve Aziz Yıldırım “Demiş olabilirim” cümlesiyle tüm pişkinliğiyle cevabını vermişti.
Tek, ama oldukça uç bir örnek verdim. Buraya çarşaf çarşaf Aziz Yıldırım’dan neden nefret ettiğimi yazıp kendimi size ifade edebilirim. Ama bu kadarını yeterli görüyorum. Şimdi biraz da Fenerbahçe taraftarı gözünden bakıyorum meseleye. Bir başkan geliyor, tesisleri ve şirketin mali durumunu Avrupai şartlara yükseltiyor. Sportif olarak en başta emeklese de sonradan seri zaferler geliyor, ve hatta Denizlispor faciası yaşanmasa Galatasaray’a ait olan 4 yıl üst üste şampiyonluk rekorunu egale edecek duruma getiriyor takımı. Zaten hep 1. sayfada olan takımı iyice sürmanşet hale getiriyor, her yaptığıyla her ettiği sözle. Fenerbahçe lehine olduktan sonra tüm enerjisini sarfediyor. Fenerbahçe taraftarınca kurulmuş bu cümlenin mantığı başarıya giden her yolu mübah görmenin çok ama çok yumuşatılmış halidir. Tüm bunlarla beraber Fenerbahçe tribünlerini İngiltere tribünü kalitesine yükseltiyor. Parantez içindeki ünlem işaretinden nefret eder, Aziz Nesin’in dediği gibi bunun seyirciye bir hakaret olduğunu düşünürüm. Ama İngiltere tribünü seviyesine yükseltmenin ne saçmsapan bir ifade olduğunu o parantez içindeki ünlemsiz ifade etmem de ayrı zor. 3 kez gördün Liverpool tribünlerini, 2005 CL Finali’nde de çoğunluk taraftılar. Evet o ünlü tezahüratları çok güzel gerçekten, çok da güzel söylüyorlar. Bir iki futbolcu için yazdıkları da çok güzel. Ama bu adamlar 80 dakika susuyorlar. Bu da bir destektir ama bu adamlar maçın 6 dakikasında tezahürat yapıp, 4 dakikasında “wuuuuuhhh” ve “yeeææ” çekiyorlar. Niye onlar gibi olmamız bekleniyor? Kapalı Tribünü’n Numaralı’dan görüleceği şekliyle dalga dalga sahaya akışından daha güzel bir tribün görseli, koreografisi, destek çeşidi var mıdır? Futbolcu olsam; adamın aşktan, sevgiden, destek verme isteğinden ne hale geldiğini görsem sürmekte olduğum topu Celil Sağır hareketiyle havalandırır, dişimle istop edip ısıra ısıra hiç yere düşürmeden karşı kaleye sokarım ben. Ben taraftarım ve şu an saçmalıyorum kabul. Ama benim kültürüm de, taraftarlığım da, desteğim de bunu ister, bunu gerektirir. Aziz Yıldırım’ın yaratmak istediği tribün ve kültür ise cirodan, alttan ve üstten ısıtmadan, devre arasındaki sıcak içecek servislerinden başkasını ihtiva etmiyordu. Onun kafasındaki dünyada pankarta, omuz omuza taraftara, amatörlüğe yer yoktu. Çok net söylüyorum, Kadıköy’de gördüğüm Fenerbahçe taraftarı, 10 metreye 2 metrelik bir pankartı tüm yanlış kombinasyonları deneyip 5. denemede açabilen bir taraftardı, küçümseme veya alaya alma olarak kabul etmesin kimse. Zaten bu duruma üzülmüştüm, koskoca Fenerbahçe Tribünü’nün bu duruma gelmesine gerçekten üzülmüştüm. 13-14 yıl yaşanan dikta rejiminin bir tribüne uğrattığı erozyonu çok net görebiliyordum. Ve bu erozyonun bir numaralı müsebbibi kendisinin ifadesiyle “Fenerbahçe’nin Tek Reisi” olan Aziz Yıldırım’a aitti.
Şike soruşturmasının ilk 2-3 günde, Fenerbahçeli arkadaşları biraz da üzmekte olan “Fenerli Kafası” ifadesiyle dile getirdiğimiz tipteki Fenerbahçeliler’in o an neler yaptığını düşündüm. Ayıp belki, başkasının acısına gülmek belki de çok zalimce ama o insanların birçoğu aklıma geldikçe, en azından gafletten dönebileceklerini düşünüp gülümsedim. Öyle olmadı, soruşturma kendi Frankeinsteinlerını yarattı. Her geçen günde dozajı daha da arttırdılar. Fenerbahçe’nin hepimiz için veli nimet olduğunu ifade ettiler. O adamlar yanlarına sadece Galatasaray’ı alıp, “3. büyüksünüz”, “büyük değilsiniz” ifadesini kullanan adamlardı. Suçu olan cezasını çeksin deyip bekleyebilirlerdi, yapmadılar. Sembol isimler çıktı bu süreçte. Yıllardır tatmin olmayı bekleyen egoları tatminin doruklarına ulaştı. Bir kez canlı yayına çıkmak için kanal kapılarında yatanlar canlı yayın tekliflerini makara yaparak reddeder oldular. Hesapta, içleri kan ağlıyordu. Ama içten içe seviniyorlardı, egonun dibine dibine vuruyorlardı. Normal şartlar altında, kendi adları geçmese, adı şikede geçen; bonservisi Beşiktaş’ta olan bir futbolcuyu hemen giyotine götürecek olanlar o futbolcunun korumalığını, avukatlığını üstlendiler. Ve bunu, bu futbolcu şike yapmamıştır olarak ifade etmediler, biz bu futbolcuyla şike yapmadık dediler. Olanlara, bir yerden sonra şaşırdık. Birbirini desteklemeyen tutarsız demeçler, biz olmazsak dünya dönmez narsizmine ulaşan kafaları gördükçe şaşırdık.
Şimdi, kendi evimizin önüne bakalım. Adalı, Tayfur ve Ahmet Ateş’in tutuklandığı gece, çok yakın 2 arkadaşım Beşiktaş’ta Adliye önünde, bense evdeydim. Tutuklandılar lan galiba dedi bir tanesi, sesim titredi cevap veremedim ve ağlamaya başladım. Suçlu olmaları o anda da dahi saçma ve mantıksız geliyordu, ama Beşiktaş’tan, Beşiktaş’ı yönetenlerden bahsederken bunları düşünemezdim. Tek diyebildiğim laf, suçumuz varsa çekelim cezamızı demek oldu. Birçok Beşiktaşlı da aynı duyguyu paylaştı. Bunun için de suçlandık, hatta Beşiktaş taraftarı bunun yüzünden şerefsizlikle, arkadan vurmakla suçlandı. Ulan benim adım şikede geçiyor, sen bana masumiyet karinesinden bahsediyorsan, benim adım Beşiktaş. Beni binler ne şekilde seviyorlar sen bilmezsin belki. Ben biliyorum. Alyansını satıp maça gelen, sonsuz mantıksızlıkta ve hatada olan insanlar seviyor beni, cebindeki son harçlığı maç biletine yatırıp ay sonuna kadar tavuk döner ya da makarna yemek zorunda kalan öğrenci seviyor. Kayseri’deki maçta Sivok golü attığı gözleri yaşarıp sevdiceğine kapanan 30′una merdiven dayamış geç ergen çocuk seviyor beni. Diğerlerini de çok seviyorlardır eminim, ama diğerleri sevdasına, Beşiktaş’ı sevenlerin Beşiktaş’a sahip çıktıkları kadar sahip çıkmıyorlar. Onların sahip çıktıklarının adı çok farklı…
Evimizin önündekilerden son olarak birilerine öykünenlerden bahsedeceğim. Veya bahsetmeyeceğim… Kendisi yerine bir tane pazarda satılan Beşiktaş formasını başkanlık koltuğuna koysanız kulübün daha iyi yönetileceği kişi olan Yıldırım Demirören’in yarattığı 7 yıllık tahribatın sonucu olan kişiler. Diğer taraftan bakacak olursak (Kalashnikov’un tabiriyle), aramızda oldukları için Demirören’den kurtulamadığımız kişiler. Öykünedurdular bu süreçte….
Yarın ilk maçımıza çıkıyoruz, sezonu açıyoruz. Yeteri heyecanı hissedemiyorum, ama biliyorum bu, Beşiktaş armasının sahaya çıktığı ana kadar devam edecek. O armayı görünce yine atlayıp zıplayıp bağıracağım, bir sonraki hafta stattaki maçta santrayla üçlü yaparken gözümü kapatıp tribünün “gürültüsü”nü dinleyeceğim. Ve ölene kadar asla Beşiktaş’ın başında zeka seviyesi, cüzdan kalınlığı ölçüsü ne olursan olsun hiçbir kötü adamın başında olmasını istemeyeceğim…
Ayağa kalmanın zamanı, başlığı ne olacağını bilemediğim bu yazının başlığı da, yazı boyunca kulağımda çınlayan Haydi Kalk Ayağa olsun.