Yazar Arşivi

İkinizi de Sevmiyorum!

Önce bu sezon dönen oyunlardan dolayı artık midemin kaldırmaması, sonra sindirim sistemimin tek sorununun bu olmadığını öğrenmem nedeniyle epey zamandır bir şeyler yazmıyordum. Lakin önce dünkü maçta oynanan tiyatro, sonra da bu maçla ilgili tartışmalarda şahit olduğum akıl tutulmaları belki geneli temsil etmiyor olabilir ama benim ne düşündüğümü net bir şekilde belirtmem gerektiğini hissettirdi. Peşinen de uyarıyorum, bu yazı ileri derecede fanatiklik içermektedir.

Burada “first things first” gibi bir girişe ihtiyacım var ama Türkçe bana yardımcı olmuyor. O yüzden direkt lafa gireyim, rengibozuklar diye tanımladığım iki camiayı da ayırım yapmadan sevmem. İkisi arasında bir kıyaslama yapmak gereksiz ama 90′lı yıllara gayet futbola hakim bir şekilde şahit olmam nedeniyle 2000′li yılların ortasına kadar Galatasaray antipatim açık ara önde giderdi. Her ne kadar futbol ortamımız gün geçtikçe dibe vursa da rakiplere giden doping iğneleri, rahmetli mühendis Oktay olayı, İnönü’de kafamın yanından onlarca radyonun uçup gitmesine sebep olan Ankaragücü maçı, Türk futbol tarihinin en fahiş hakem hataları araştırmalarına bolca örnek sağlamış (tesadüfe bak ki hepsi şampiyon olacak takımın lehine) 96-97 sezonu ve tabii ki şampiyonluk fotoğraflarına Fatih Terim’le el ele girmiş Mehmet Ağar gibi örnekler bizim ülkemizde bile çok sık görülmüyor. Sonra 90′ların sonunda Aziz Yıldırım diye bir karakter çıktı, 2000′lerin ilk senelerini acemilikle geçirdikten sonra önce çıktı maçların sahada kazanılmadığını öğrendiğini söyledi, sonra bizi terbiye edeceğini söyledi ve bu uğurda bize silah göstermeyi bile mübah saydı ve en önemlisi kendi iktidarını perçinlemek için düzenli olarak sanal dış düşmanlar yaratıp bugüne kadar gördüğüm en afyonlu kitleyi yarattı. Bu dönemde de itiraf etmem lazım ki sahada büyük rakip olması dışında hiçbir özel nefret hissetmediğim ve tribünde Galatasaray’dan çok daha fazla saygı duyduğum Fenerbahçe camiasını hızla Galatasaray’a yaklaştırdı. Velhasılıkelam benim için sahada ikisi arasında hiçbir fark yoktur. Lakin saha dışında, özellikle muhabbet ettiğim iki takım taraftarları arasında Galatasaraylıları ayrı bir yere koyardım çünkü Aziz Yıldırım’ın hakimiyetini güçlendirmesinden beri Fenerbahçe taraftarları benim aklımın almadığı başka bir boyutta yaşıyor. Taa ki düne kadar. Dün önce bir sürü aklı başında adamın maymun (ki dağınık kafamı toparlamayı becerirsem bu konuya tekrar gelmeyi umuyorum) gündemi yaratmaya çalışması, sonra liseden beri tanıdığım gayet akıllı, zeki bir Galatasaraylının dün sahaya girenlerin Fenerbahçe maçını seyircisiz oynamak için numara yaptığını iddia etmesiyle filmim koptu. Sarının yanındaki renkten bağımsız bu rengibozukların dünyasında işin ucundaki şampiyonluk olunca her tür paranoyaklık doğal oluyor galiba. Fenerbahçelilerin bu kafasına alışmıştım ama Galatasaraylılarınki beni şoka soktu. Bu nedenle dünkü maçta neler olduya biraz değinmek istiyorum (bu ne biçim giriş paragrafı lan!).

Çok uzun zamandır futbol seyrederim, zamanında kendim de oynadığım için futbolu gayet iyi bilirim, futbol hafızam da benim diyen futbol yorumcusunu, yazarını, bloggerini cebinden çıkartacak kadar güçlüdür. Bu gayet ukalaca girizgahı kendimi övmek için değil, uzun zamandır sahada bu kadar büyük çapta bir hakem soytarılığı görmedim cümlesinin temelini güçlü kılmak için yaptım. Hep söylerim, yine söylüyorum, ben bir hakemin art niyetli olup olmadığını anlamak için hakemin televizyon programlarında tartışılacak büyük kararlarına değil, bu programlara hiç konu olmayacak ince işlerine bakarım (bknz. Organize İşler). Bu yüzden Cem Papila’ya Ahmet Yıldırım’a gösterdiği kart soytarılık olsa da kırmızı kartları için kızmam, o sezonun o anına kadar ligin açık ara en çok kart gören takımı olan Samsun’a çıkartmadığı sart kartlar için kızarım. Hatta çoğunluk o sezondan sadece Cem Papila’yı hatırlasa da ben Ankaragücü deplasmanındaki Bülent Uzun’a Cem Papila’dan bile çok kızarım. Dünkü maçtaki hakem de bu tarz öyle kararlara imza attı ki özel şartlar dolayısıyla gidemediğim maçta evdeki sehpayı kırdım, tribünde ve hele alkollü olsaydım neler yapacağımı tahmin bile edemiyorum. Her şeyi geçtim, 4. hakemin verdiği bir taç kararı var ki bu kararı tarif etmekte hala zorlanıyorum. Son 10 senelik tribün hayatımın büyük kısmını numaralı alt ortada geçirdiğim için 4. hakemler hep elimin altında olmuştur ve çok sefer diğer hakemlere ulaşmakta zorlandığım için 4. hakemlere sarmışımdır, sen görmüyor musun şeklinde. Bir o kadar çok sefer de söz konusu 4. hakem ben ne yapayım minvalinde hareketler yaparak çaresizliğini belirtmiştir. Ama dün hayatımda ilk defa karar verecek kadar egosu güçlü bir 4. hakem gördüm ama o da yanlış karar verdi. Taç kararlarını da mı tartışacaksınız diyecek zıpçıktılara açacak bir parantezim var ve onu açacağım o ayrı ama asıl mesele taç falan değil, bir 4. hakemin Fatih Terim’in itirazıyla karar verici olmaya kalkmasıydı. İşin ilginç tarafı, taçla kesilen o pozisyonun devamında sarı kartlık bir faul yapan Galatasaraylı futbolcu yanlış görmediysem Selçuk İnan’dı ve muhtemelen hem bu maçta oyundan atılacaktı hem de bir dahaki maçta oynayamayacaktı. Tam da daha önce bknz. verdiğim Organize İşler yazısına uygun bir hareket.

Yediğimiz golün ofsayt olması yukarıda söylediğim gibi şahsen benim umrumda değil lakin tribündeki adama bunun haberi gelir, üstüne de maçta bu tarz Hilbert gibi mülayim bir adamı bile zıvanadan çıkartacak kadar ufak ufak bir sürü soytarılık olursa hiç “Aa, çok ayıp, hiç sahaya atlanır mı?” sahteliğine soyunmaya gerek yok. Bu ülkenin insanı “Ne bakıyorsun lan” cümlesiyle adam öldürebiliyor, sen altyapısı böyle bir insanın bu kadar damarına basarsan sahaya atlamasına engel olamazsın. Atlayanlardan birini az çok bildiğim için stat görevlisi Ümit Abi kendisini tutmasaydı olabilecekleri kimse hayal bile edemezdi. Beşiktaş yönetimleri, Seba’nın son dönemi dahil son 15 yıldır buna izin verdiği için Beşiktaş üzerine çok fazla oynuyorsunuz ama Beşiktaş taraftarı başka takım taraftarına benzemez, bu taraftarın üzerine daha fazla oynamanız yangına körükle gitmekten daha beter. Yapmayın!

Özetle, dün sahaya atlayanları tasvip etmem mümkün değil ama gayet aklı başında bir adam olarak ben bile anlayabiliyorum. O yüzden Fenerbahçe maçını seyircisiz oynamak için sahaya atlandığını iddia eden Galatasaraylılara akıl fikir, maymun dendiğini iddia eden Galatasaraylılara ise işitme cihazı kampanyası yapmak lazım.

Son olarak maymun meselesine de bir parantez açayım. Tribünde maymun denmedi o ayrı da tribünde şahsi tepkilerinde sıkça maymun ifadesini kullanan biri olarak Eboue’ye maymun desem de bunun derisinin rengiyle zerre alakası yok, o yüzden bu ırkçılık olayını kovalayıp durmayın boşu boşuna. Ben şahsen Fatih Akyel’den Şener Aşkaroğlu’na kadar çok geniş bir yelpazede sahada futbol dışında soytarılık kovalayan bir sürü adama maymun demiş birisiyim ve benzer hareketler gördüğümde demeye devam edeceğim. Eğer siz bunu ırkçılığımdan yaptığımı sanacaksanız sanmaya devam edin ve Beşiktaş tribünündeki ırkçılık iddialarının muhattabı olarak beni alın, boşu boşuna bunu bütün tribüne mal etmeye çalışıp kendinizi salak ve/veya sağır durumuna düşürmeyin.

Türkiye’nin gündemine oturan bu şike tartışmasının kazananları kaybedenleri henüz belli değil, ancak görünen o ki Lube Ayar bütün sızlanmalarına rağmen kazananlardan biri. Bu şike tartışması sayesinde yeniden yıldızı parladı ve medyamızda programdan programa koşup Fenerbahçe’ye yapılmasından şikayet ettiği şeyleri kendisi yapmaktan büyük keyif alıyor, üstelik bu arada gündemdeki konunun da sulanmasına sebep oluyor. Konuyla ilgili argümanlarını sunarken şirazeden çıkıp “Fenerbahçe iki şampiyonluğu son maçta kaçırdığı için bu yola itilmiş olabilir” gibi akıllara zarar cümleler bile kuruyor. Neyse ben Lube’nin şahsına çok fazla satır ayırmayı düşünmüyorum, Jokond zamanında kendisiyle alakalı bir şeyler karalamıştı zaten. Ben sadece Jokond’un değinmediği, ama bence son derece önemli bir detay üzerinde duracağım. Bunun için de öncelikle Lube Ayar’ın zamanında yaptığı haberde ve şimdi çıktığı ekranlarda sürekli bahsettiği delilleri bir hatırlatmak lazım:

‘Canlı para getir, sorumlusu benim’

‘Çıkar amaçlı suç örgütü lideri’ olduğu iddiasıyla yargılanan Rizeli Sedat Peker’in abisi Vedat Peker, maç için gerekli girişimlere başlıyor. O dönem Rizespor’un futbol şube sorumlusu olan Peker, kendisine “Başkanım” diyerek hitap eden ve kayıtlara ‘X Bay’ olarak geçen kişiye “canlı para getirmesini ve elinden geleni yapacağını” söylüyor.

10 Mayıs 2004 (Saat: 13.15)

VP: Şimdi prim de yollanacak herkese.
X: Göndeririz ya!
VP: Bursaspor, Beşiktaş’a prim yollayacak.

X: Başkanım sana geleceğim, beni reise götüreceksin.
VP: Gel. Ama reis yok, problem var biliyorsun. Telefonla elimizden geleni yaparız.
X: İnşallah! Onun selamı yeter.
VP: Hayır! Prim yolluyorlar.
X: Baba yolluyorlar da! Sergen’i çağıracaksın, iş bitecek da! Sergen bizim evladımız değil mi? Gerçi ha reis, ha sen fark etmez. Baba yanına geleceğim.
VP: Para al gel, para! Anladın mı? İsteyene prim falan yollamayın, para getirin. Prim var! Söylemiştim sana, anlıyorsun değil mi? Canlı para getir. Sorumlusu benim paranın.
X: Canlı olmaz da, tamam hallederiz.

Çok koşan Sinan’a küfür!

“Gereğinden fazla koşan” Sinan’a öfkelenen Vedat Peker, kimliği açıklanmayan bir kişiyle şunları konuşuyor:

15 Mayıs 2004 (Saat: 19.33)
VP: 11 numara Sinan var ya!
X: Abi, o özellikle koştu, abi biraz koşması lazımdı.
VP: Yok yok, …. çocuğu gol atmak için oynadı.
X: Yok abi! Sergen konuşmuş şimdi abi. Yemin ediyor öyle bir şey yok.
VP: Sergen mi diyor?
X: Evet.
VP: Ne dedin Sergen’e? …. edecek Vedat abin dedin mi?
X: Evet abi. Hiç koşmasak olmaz!
VP: Tamam onu da kaybetmeyelim! Hepsine teşekkür et, Sergen’le konuş. Hepsiyle konuş, hepsine teşekkür et.
X: Konuşacağım tabii abi!
VP: Uçakta beraber olacağım zaten hepsiyle ya!

‘Reis olmasa bu takım küme düşmüştü’

Sedat Peker’e yakın isimlerden Yaşar Durmuşoğlu’nun, maç akşamı Hasan isimli kişiyle yaptığı telefon konuşması, Rize’de yaşananların özeti gibi.

15 Mayıs 2004 (Saat:22.29)
YD: Baba böyle bir stres olmaz! Hiç oynamadılar abi, kaleye gidemiyorlar! Hakem bir penaltı verdi de, kurtardı bizi be. Ya reis olmasa, bu takım küme düşmüştü Hasan!
H: Bir de pankart asmış, “Vedat Peker seninle gurur duyuyoruz” diye! Onu yazanı …! Ulan bunun neresinden gurur duyuyorsunuz!
YD: Vedat Peker diye bağırdılar desem, reis bunu…

H: İyi ki sen kapışmadın onunla!
YD: Benimle nasıl kapışacak? Görevli geldim buraya! …. onu vallahi billahi burada!
H: Beni makaraya saracaktı, gelmemem iyi oldu değil mi?
YD: Vallahi iyi oldu! Ama millet var ya, fino gibiydi be abi! Böyle süt dökmüş kedi gibi! “Kesin düştük” diyordu ya, bunu bir gördüler abi! Ama o Beşiktaşlı çocuklar var ya! Helal olsun! Ya o Serdar var ya! Seyrettin mi maçı?
H: Seyrettim seyrettim…
YD: Hasan, bu Rize takımı Fener’i nasıl yenmiş abi ya?
….
H: Bursa yendi, Akçaabat yendi, İstanbul yendi!
YD: Ya berabere kalsak var ya kesin düşüyor takım! Ulan bu reis var ya, büyük adam ya! Yok abi, reis olmasa vallahi gelmezdim. Takım harbi düşüyordu… Beşiktaş’a prim yollamış Bursa, çocuklar kabul etmemiş… O Serdar, Emre falan var ya! Ah be abi! Öyle bir şey olsa, kesin sahaya atlayacaktım.
H: Ya Tümer var ya Tümer! Tümer’le telefonda konuştum. “Biz ….. bayıltırdık” diyor.
YD: 5 yaparlardı bizi 5, 5!
H: “Fenerbahçe’nin karşında bizim için oynadılar. Bizim için çalışan takımı kümeye göndermemiz ayıp olur” dedi.
YD: O çocuklar, bizim evlatlar var ya! Onlardan Allah razı olsun, babaya da söyledim… Çocuklar bizi koridorda gördüler, hepsinin gözleri parlıyordu ya!

Yukarıda yer verilen konuşmaların hiçbirinde Beşiktaş’la alakalı bir kişi konuşmalara katılmıyor. İki konuşmada Vedat Peker, kimliği belirsiz, ancak Beşiktaş’la alakası olmadıkları ortada birileriyle konuşuyor. Üçüncü konuşmada da Yaşar Durmuşoğlu diye biri Hasan diye biriyle konuşuyor. Konunun Beşiktaş’la yegane bağlantısı konuşmada Beşiktaşlı birkaç futbolcunun isimlerinin geçmesi. Lube Ayar kafasına göre Jokond ve benim aramda geçen bir telefon konuşmasında Alex’in şike yaptığı dinlemeye takılsa Alex’in şike yaptığı belgelenmiş oluyor. Bu olayın birinci boyutu.

Olayın ikinci boyutu, ilk ve üçüncü konuşmalarda vurguladığım Lube Ayar’ın savunuculuğuna soyunduğu Bursaspor’un teşvik primi yolladığı iddiaları. İlginç bir şekilde Rizespor ve Beşiktaş’ın şike organize ettiği vurgulanırken bu “ufak” ayrıntı hep gözardı edildi. Daha önemlisi, savunulan Bursaspor Beşiktaş’a para gönderirken şikeyle suçlanan Rizespor ilk konuşmada “Canlı olmaz” ifadesinden de anlaşılacağı üzere şike için bir para göndermeye yanaşmıyor. Yine dikkatlerden kaçan bir detay da, üçüncü konuşmada bahsi geçen Beşiktaş’ın gelen teşvik primini kabul etmemesi.

Gelelim olayın üçüncü ve aslında bizim gibi blogların asıl konusu olması gereken saha içi boyutuna. Maç sonrası yapılan konuşmalarda maçın teknik değerlendirmesinde konuşan iki kişinin bile tam olarak uzlaşma sağladığı söylenemez. Biri Sinan’ın çok iyi oynadığını iddia ederken, diğeri numara yaptığını söylüyor. Diğer konuşma daha da bomba. Şike yaptığımız iddia edilen maçı hakemin kurtardığı söyleniyor. Hafızası iyi olanlar zaten hatırlar ilk yarının uzatmasında Kaan’ın Fahri’yle alakası bile olmayan müdahalesinde Mustafa Çulcu’nun çaldığı sahte penaltıyı.

İste bu şekilde söz konusu kayıtlar yukarıdaki gibi çelişkilerle doluyken Lube Ayar, Beşiktaş’la alakası olmayan iki kişinin (bunu tekrar vurgulama gereği duyuyorum) “Abi, o özellikle koştu, abi biraz koşması lazımdı.”, “Yok abi! Sergen konuşmuş şimdi abi. Yemin ediyor öyle bir şey yok.”, “Evet abi. Hiç koşmasak olmaz!”, “Ama o Beşiktaşlı çocuklar var ya! Helal olsun! Ya o Serdar var ya! Seyrettin mi maçı?”, “O Serdar, Emre falan var ya! Ah be abi!”, “Ya Tümer var ya Tümer! Tümer’le telefonda konuştum. “Biz ….. bayıltırdık” diyor.”, “”Fenerbahçe’nin karşında bizim için oynadılar. Bizim için çalışan takımı kümeye göndermemiz ayıp olur” dedi.” gibi cümlelerine dayanarak Beşiktaş’ın şike yaptığı sonucuna varıyor.

Kafanı takma

Rizespor Futbol Şube Sorumlusu Peker, maç günü 0543 334 34.. numaralı hattı arıyor. Dosyada hattın sahibi belirtilmiyor. Aldığımız bilgilere göre, numara o tarihte Sergen’e aitti.

15 Mayıs 2004 (Saat 12.37)
VP: Sen oynamayacakmışsın, haberin olsun!
X: Tamam abi. Merak etme abi.
VP: Aman gözünün yağını … seyirci var ya! Var ya kalbim durmaya başladı ya!
X: Yok be, bir şey olmaz ya. Sen kafanı takma.

Bu da Lube Ayar’ın elindeki konuşmalar arasında Beşiktaş’la alakalı birinin yer alma ihtimali olan yegane diyalog. Dikkat edin, Beşiktaş’la alakalı birinin olduğu demek mümkün değil çünkü dosyada konuşanın kim olduğu belirtilmemiş, sadece o hattın o tarihte Sergen’e ait olduğu bilgisinin alındığı notu düşülmüş. Sergen’e aittir, değildir polemiğine hiç girmeyeceğim, hatta konuşma tarzına bakılırsa söz konusu kişinin Sergen olma ihtimali daha yüksek diyerek Lube Ayar’ın ekmeğine yağ bile sürebilirim, ancak yukarıda ortaya koyduğum gibi baştan aşağı taraflı olduğu ortada bir habercinin verdiği bilgiye zerre güvenmeme hakkım da baki, lakin konu bu değil. Konuşan kişinin Sergen olduğunu varsayalım, “Tamam abi. Merak etme abi.” ve “Yok be, bir şey olmaz ya. Sen kafanı takma.” cümlelerinden şike çıkarımı yapan bir haberden bahsediyoruz. Bugün Sergen’i arayıp “Olm, akşam seni şişleyeceklermiş, dikkatli ol” desek bize vereceği cevaplar yukarıdakilerden farklı olmayacaktır. Bunlar mıdır yani Lube Ayar’ın şu anda hıyarım var diyene tuzlukla koşmasını sağlayan şike belgeleri?

Şimdi gelelim zurnanın zırt dediği yere. Fenerbahçeli “dostlarımız” aslında haklı olarak yürütülen soruşturmanın usülü hakkında şikayetçi oluyorlar. Konuyla ilgili haberlerin verilişindeki şehvet dozu, kimsenin kefil olmayacağı bazı gazeteciler aracılığıyla sürekli dezenformasyon ve birileri aracılığıyla kamuoyu oluşturma çabası, gerçekten usül açısından insanı rahatsız ediyor. İçeriklerinden ve içeriklerinin getireceği hukuki sonuçlardan bağımsız soruşturmayla ilgili gizli bilgilerin bu kadar rahat ulaşılabilir olması doğal olarak herkesin, ama özellikle de Fenerbahçelilerin canını sıkıyor. Ancaaaaaak, bunlardan rahatsız olurken “Rizesporlar” falan deyince o samimiyet sorgulanır hale geliyor. O günlerde bize yapılanlara karşı bizimle birlikte tepki vermek gibi kendilerinden beklenmeyecek kadar dirayetli ve karakterli bir hareketi zaten hiç beklemedim de, en azından şu aralar bizim o zaman neler hissettiğimizi çok daha derinden hissederken verdikleri örneklerde daha seçici olmalarını beklerdim açıkçası. Ancak olmadıklarına göre ellerindeki keseri nalıncıdan ödünç aldıkları ortada. 2006′nın bu zamanlarında pompalanan nefret sayesinde 5 sene sonra Bursa’da olanlar ortada ve görünen o ki hala ders alınmamış. Böyle devam edin!

Demirören’in resmi siteden tam olarak alıntıladığım “Biz şu an yönetimde eğer sponsor bulamazsak taraftarımız da ekonomik olarak gerekli desteği vermezse amatörlere fazla yatırım düşünmüyoruz; bunu tartışıyoruz yönetim kurulunda.” cümlesi üzerine kıyamet koptu ve ilginç bir şekilde bu cümle amatör branşlar kapatılacak şeklinde yorumlandı. O zaman bu farka dikkat çekip söz konusu branşlarının kapatılmasının söz konusu bile olamayacağını, ancak yatırım yapılmamasını mantıksız bulmadığımı söylemiştim. Son dönemde söz konusu branşlarla ilgili radikal gelişmeler gündeme gelmeye başlayınca bu konuyu biraz açmam gerektiğine karar verdim.

Öncelikle bu yazının devamında kısaltma olarak ben de amatörler demeye devam edecek olsam da şu amatör branşlar ifadesi aslında son derece yanlış. Bu konuyla ilgili Kaspars Kambala’nın “Three teams now owe me money for this season, last time I checked I was still a professional, they must got me confused for amateur!”, yani “Üç takımın bu sezondan bana borcu var, en son kontrol ettiğimde hala profesyoneldim, beni amatörle karıştırmış olmalılar” tweetinde de görüldüğü üzere bu branşları artık amatör olarak nitelendirmek son derece yanlış. Orta seviye bir basketbolcu bile bir futbolcudan çok da az para kazanmıyor, hatta basketbolu geçtim voleybolda bile üst düzey oyuncular arasında 400-500 bin eurolar şaşırtıcı değil. Dolayısıyla adı amatör branşlar kalan bu branşların artık pek amatörlükle alakası kalmadığını gözardı etmemek lazım. Bu olayın önemsiz, ama benim hep dikkat çekmeye çalıştığım bir boyutu.

Asıl konuya geri dönmeden önce Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün tüzügünden bir alıntı yapacağım:

AMAÇ

MADDE 5 - Beşiktaş Jimnastik Kulübü, bir spor kulübüdür. Organlardaki bütün görevler parasızdır. Amacı;

A-Büyük önder Atatürk’ün hedef gösterdiği doğrultuda “Zeki, çevik ve ahlaklı” sporcular yetiştirmek, sporla amatörce ve izin verilen konularda profesyonelce uğraşmak, taraftarlar, üyeler ve sporcular arasında sevgi ve dayanışmayı kurmak ve geliştirmek, Beşiktaşlılık sevgisini yaymak, tabanı genişletmek, bilinçli taraftar yetiştirmek, Türk sporunun gelişmesine ve milli takımların başarısına katkı sağlamak, Türk sporunu yurt içinde ve dışındaki karşılaşmalarda başarıyla temsil etmek, gençleri spora yöneltmek ve onlara spor yapma olanağı sağlamak, sporcu ile birlikte her kademede spor adamı yetiştirmek, üyelerin sosyal ve kültürel gereksinimlerini karşılamak, üyeleri kulübün tesis ve faaliyetlerinden yararlandırmak, yurtiçinde ve yurtdışında spor karşılaşmalarına katılmak, bu karşılaşmalarda Türk sporunu başarı ile temsil etmek.
B-Beden Eğitimi ile ilgili her türlü spor ve jimnastik ile amatörce uğraşmak, her spor dalında amatör ruhla sporcular yetiştirmek, üyeler ve sporcular arasında sevgi, saygı ve dayanışma kurmak.
C-Her çeşit spor gösterisi, sosyal – kültürel etkinlikler, maçlar yarışmalar düzenlemek veya bu tip düzenlemelere katılmak, kulübün sportif faaliyetleri için yasaların ve tüzüğün tanıdığı yetkiler içinde lokal, açık veya kapalı spor tesisleri yapmak, kiralamak veya kiraya vermek; bunları yönetmek ve çalıştırmak, her yaştaki sporcuların çeşitli sporları amatör bir ruhla yapmalarını sağlamak
D-Sporla ve eğitimle ilgili her dereceden spor okulları ile diğer genel eğitim okulları ve kurumları açmak; profesyonel sporcu, teknik direktör, antrenör, monitör, teknik ve idari personeli kendi bünyesinde veya başka eğitim kurumlarında yetiştirmek, almak, çalıştırmak, kiralamak, mevzuata uygun profesyonel spor şubelerini kurmak, yönetmek ve bu tür kuruluşlara üçüncü gerçek veya tüzel kişilerle birlikte katılmak..

Görüldüğü üzere şampiyonluk veya kafaya oynamak olarak ifade edebileceğimiz başarı ile temsil etmek, kulübün amaçları arasında çok küçük bir yer kaplıyor. Oysa ki ülkemizde amatörlere yatırım, kafaya oynayan takımlar yaratabilmek için transfere büyük butçeler ayırmak olarak algılanıyor, hatta bu uğurda altyapıdaki takımların isimlerinin ve hatta forma renklerinin değişmesi bile umursanmayabiliyor. Zaten bu yüzden de ülkede spor değil, başarı ve onun getirdiği sükse seviliyor. Futbol dışındaki sporlarda en üst seviyedeki turnuvalarda bile doğru düzgün taraftar toplayamazken “Ronaldo diye bir futbolcunun” alışveriş merkezine gelmesinde izdiham yaşıyoruz. Kombine satışlarını takımın başarısına, katılacağı turnuvalara ve transfer ettiği yıldızlara bağlıyoruz, ancak bizim hiç görmediğimiz başarıları yaşamış Dortmundlular tepetaklak gittikleri dönemde bile takımlarına aynen ve hatta daha fazla sahip çıkarak doluluk oranı rekorlarını altüst ediyorlar. Dolayısıyla sorun çok daha temelde ve bizim spora bakış açımızda. Oysa ki benim algılamama göre bu kulüplerin öncelikli amacı NBA yıldızlarına milyon dolarlar saçmak değil, gençleri spora yöneltmek ve onlara spor yapma olanağı sağlamak olmalı.

Sonuç olarak amatörlerin neredeyse hiçbir geliri yokken ve yatırılan parayla elde edilen başarının getirisi minimal seviyelerde olacakken başarıya yönelik yatırım yapmanın mantığını rasyonel gözle baktığım zaman kesinlikle anlamıyorum. Basketbolda transfere 7 milyon dolar ayıracağımız konuşuluyor (rakamların çok da önemi yok), cebimizden çıkan bu bütçeyle şampiyon olsak bile elde edeceğimiz gelir giderlerin yanında komik bir bütçe olacak. Somut rakamlarla örnek vermek gerekirse şu anda sponsorluk yapılanması örnek gösterilen Galatasaray’ın amatörlerle ilgili gelir-gider tabloları aşağıdaki şekilde:

Kaynak: http://www.fcnblog.com/2011/06/revize-butce-amator-branslar-ii.html

Görüldüğü üzere amatörlerde sponsorlara rağmen senelik 25M TL gibi bir açık öngörülüyor ve bu açık nasıl finanse edilecek belli değil. Sonra biz buralarda yöneticilere borç nasıl artıyor ve takımlar niye bu kadar istikrarsız diye sorgulayıp duruyoruz. Beşiktaş örneğinden gidersek, “2004-2006 arasındaki başarılar nasıl geldi?”, “2007-2008′deki erkek takımının maliyeti sponsor gelirini ne kadar aştı?”, “Daha önemlisi 2004-2006 arasında yönetimin gazıyla bir atılım gerçekleştirilirken bunun camiada kıymeti bilindi mi, yoksa çoğunluk Del Bosque ve Rıza’ya takılıp futbolda başarı gelmezse amatörleri kimse umursamaz mı dedi?” gibi cevapları herkesin hatalarıyla yüzleşmesini gerektiren birçok soru var ortada. Sonuçta yöneticiler bir gaz ceplerinden para koyuyor, başarı hemen gelir ve kıymeti bilinirse devamı geliyor, başarı hemen gelmez veya kıymeti bilinmez ise motivasyon bitiyor ve takımlar dağılıyor. Bu ülkenin standart bir kısırdöngüsü bu. Şimdi kimse bana Fenerbahçe şöyle böyle demesin, bütün bu olanlardan sonra yarın sponsorlar Fenerbahçe’den desteğini çeksin, o branşların da ne hale geleceğini bu ülkenin sporunu yakından takip edenler gayet iyi biliyor. Bu ülkede bir ara basketbol dendiğinde ilk akla gelen müesseselerden biri olan Tofaş bile şampiyon olduğu sezonun hemen sonrasında hedeflenen profesyonel başarılara ulaştık diyerek ligden çekildi, daha ötesi yok.

Bütün bunları göz önünde bulundurunca ben Beşiktaş Kulübü’nün cebinden harcayacağı tutarların kafaya oynayacak takımlar kurmaktan çok sosyal sorumluluklarına gitmesi gerektiğini düşünüyorum. Ciddi kaynak sağlayacak bir sponsor bulunursa bu sponsorun ayıracağı bütçenin 1 kuruş bile aşılmaması kaydıyla kafaya oynayacak bir takımın ve daha önemlisi istikrarlı bir düzenin kurulmasından tabii ki memnun olurum. Ancak bu olmuyorsa ve hatta takımlar kümede bile kalamıyorsa üzülürüm, ancak bundan zerre gocunmam. Küme düşene kadar kimsenin umursamadığı (ki voleybol konusunda benim de çok hassas olduğum söylenemez, ancak askerde olduğum sezon dışında her sezon aldığım kombinenin gelirinden küçük de olsa bir payın voleybola gittiğini biliyorum) erkek voleybol takımının Süleyman Seba döneminde 4 kere küme düştüğünü, 2. ligde geçirdiği zamanın 1. ligde geçirdiği zamandan daha fazla olduğunu kaç kişi biliyor? Bugün takım küme düştüğü için istifa çığlıkları atanların kaçı Süleyman Seba’yı voleybola yapmadığı yatırım için eleştirebilir, hele ki şu anda bir başka kulübe 5′te 5 yaptıranların o kulübe çaldıkları lekenin manevi maliyeti yüzlerce şampiyonluğa bedelken?

Uzun lafın kısası, yönetimin amatörlere yapacağı düşünülen yatırım benim gözümde popülizmin dibine vurulmasından başka bir şey değildir. Şahsen şubelerin kendi bütçelerinin sınırları içinde kalıp küme düşmeyi bile bu şekilde şampiyon olmaya tercih ediyorum artık. Hem başarı isteyip hem de başkana borç niye artıyor diye sızlanmayı da son derece mantıksız buluyorum.

Son bir paragrafı da olası bir Tabata maliyetiyle bir branş şampiyonluğa oynar argümanını sunacaklara peşinen ayırayım. Söz konusu branş ile Tabata’yı transfer eden Futbol AŞ’nin kasası bir değil, dolayısıyla Tabata’yı almayıp bir branşa bütçe ayırmak diye bir şey maalesef mümkün değil. İki farklı yapılanma arasındaki tek para akışı, branşları yöneten derneğin sahip olduğu Futbol AŞ hisselerinden elde etmesi muhtemel temettü gelirinden ibaret. Dolayısıyla Tabata alınmasaydı Futbol AŞ 6.850.000 euro daha fazla kar ederdi (bizim durumumuzda 6.850.000 euro daha az zarar ederdi de şimdilik hesabı ortaya koymak için bunu gözardı ediyorum), bunun vergi ve diğer yasal yükümlülükler sonrasında kalan tutarından dernek hisselerine düşen temettü payı da derneğin kasasına ekstradan girerdi ki bu tutar da derneğin sorumlu olduğu tüm branşlar arasında paylaşılırdı. Sağlıklı bir amatörler yapılanması için her branşın kendi özerk bütçesinin olması şart, öyle futboldan amatörlere, amatörlerden futbola para kaydırmakla falan olmaz bu işler.

Mami ve Fon Üzerine

Muhammed Demirci

Mami ve fon hakkında Twitter’da konuşmak bir zulüm, konuyu her açıdan ele alabilmek için kaç tane 140 karakter gerekeceğini saymak bile zor. O yüzden konu resmileşmemiş bile olsa konu hakkındaki düşüncelerimi yazıya dökeyim dedim.

Öncelikle Muhammed’in haklarının %55′inin fona devredilmesini şu aşamada çok gereksiz bulduğumu peşinen vurgulayayım da daha sonra söyleyeceklerim yüzünden ana fikrim karambole gitmesin.

Muhammed’i ilk farkedişim meşhur olmasından önce BJK TV’de tesadüfen denk geldiğim bir minik takım maçında olmuştu, velet o kadar dikkat çekiciydi ki o zaman oynadığı kategori olan minik takımın ilk maçına gitmeye karar verdim. Cumartesi sabah 11′deki maç benim gibi alkolsever bir adam için oldukça iddialı bir programdı, ancak ondan önceki cuma günü Konyaspor’a Toraman’in efsane kendi kalesine golüyle yenilince altyapıyı tutunacak son dal olarak gördüğüm için cuma alkolümü az tutup cumartesi erkenden maça gittim. İyi ki de gitmişim, Muhammed’i meşhur eden televizyon görüntülerinin ilki benim gidip canlı izleme şansına sahip olduğum maç olan Beylerbeyi maçında çekilmiş meğer. İlginç bir tesadüftür ki benim hiç izleyemediğim, ama büyüklerim tarafından bana Sergen’den bile büyük yetenek olarak anlatılan Yusuf’un isminin verildiği statta 8 numaralı formayı giyen veledin topla yaptıkları ister istemez Yusuf Tunaoğlu çağrışımı yapmıştı, ancak beni etkileyen asıl özelliği o yaşta yapabildiği top cambazlıkları değil, o yaştaki bir çocuk için inanılmaz olan saha görüşüydü. Sonuç itibarıyla o gün Beylerbeyi’ne 9 tane attık, Muhammed inanılmaz bir futbol oynadı ve o maçtaki görüntüleri önce BJK TV’de montajlanarak sürekli yayınlandı, burada farkedilince de Telegol’e kadar yol aldı ve Muhammed Türkiye’nin gündemine oturdu. Hatta iş öyle bir boyuta geldi ki o sezon oynadığımız Sivas maçı 23 Nisan’a da denk gelince Muhammed’in de yer aldığı minik takım o maçın öncesinde İnönü’de oynanan PAF takımı maçının devre arasında İnönü’ye çıktı ve ben yine Muhammed’i canlı izleme şansına sahip oldum. Bütün bunları şu nedenle anlatıyorum, Muhammed benim için altyapıda hep konuşulan yeteneği şehir efsanesi haline gelen futbolculardan biri değil, 2008′de askere gidene kadar düzenli olmasa da maçlarını canlı takip ettiğim için yeteneğine kefil olabileceğim gerçek bir değer.

Muhammed Demirci

Fiziğindeki ve futbolundaki gelişimi bir yana onu asıl değerli kılan özelliği ise, bütün bu Muhammed hengamesi içinde düzgün karakterini muhafaza edebilmesi oldu. Hele Muhammed’den daha az yetenekli olmayan ve fiziksel üstünlüğü nedeniyle Muhammed’den daha fazla potansiyele sahip Batuhan’ın karakter sorunları nedeniyle çöküşünü izlerken Muhammed’in karakter artıları daha da büyük anlam kazandı. Bütün bunlar nedeniyle de Muhammed benim bu formayı giymesini istediğim özkaynak ürünlerinin başında gelir. Lakin öyle bir futbol düzenimiz var ki Muhammed’in meşhur olmasından sonra oynanan bir maçta rakibine sert girdiği bir pozisyon montajlanarak yoksa Muhammed şımarmaya mı başladı diye medyamızda yer buldu, oysa ki o pozisyonu canlı izlemiş birisi olarak ben şahidim ki Muhammed rakibine gerçekten sakat girdiği o pozisyondan sonra rakibinden hemen özür diledi. Lakin televizyonlarda sunulan görüntülerde o özür dileme anı yayınlanmadı. O zaman 11 yaşında olan bir çocuğa bile bunların yapılabildiğini gördüğüm için de Muhammed için hep çelişkili duygularım oldu. Duygusal Beşiktaşlı tarafım bu çocuğun Beşiktaş formasını giymesini isterken mantıklı futbolsever tarafım bu çocuğun huzur içinde gerçek performansını gösterebilmesi için yurt dışına gitmesinin daha mantıklı olacağını düşündü hep. Neyse sonuç olarak gelişim döneminde yurt dışına gitmedi ve Türkiye’de iyi korunarak bugünlere kadar geldi ve bu sene olmasa bile önümüzdeki seneden itibaren Beşiktaş’ın sezon planlamasının içinde aktif olarak rol almaya başlayacaktır diye düşünüyorum. Bu yetenekli veledi bunca zamandır bekleyen birisi olarak da Beşiktaş forması giymeden Avrupa’ya pazarlanmasını hiçbir şekilde istemiyorum. Bu yüzden de bu fon hamlesinin daha ligde bir dakika bile forma giymemiş Muhammed için gayet gereksiz olduğunu düşünüyorum. Bu olayın bir boyutu.

Gelelim olayın diğer boyutuna. Sponsorluk, bilet, forma ve yayın hakkı gelirlerinde (üstelik sadece yerel ligin yayın hakkı gelirlerinde değil, UEFA organizasyonlarında medya payından gelen tutar da yurtiçindeki yayıncı kuruluşun havuza yaptığı katkı oranında ülkeden ülkeye değişiyor) Türkiye’nin sosyal ve ekonomik şartlarıyla sınırlı Türk kuluplerinin Avrupa’yla rekabet edebilmeleri için bir futbolcuya fazla bağlanıp ekonomik olarak doğru zamanda satma şansını kaçırma lüksleri yok, yani Avrupa standartlarında gelir elde edebileceğimiz yegane alan olan futbolcu satış gelirlerini maksimize etmek zorundayız. Bunun için de yeri ve zamanı geldiğinde her futbolcunun satılabilir olduğu gerçeğiyle yüzleşmemiz gerek. Dolayısıyla yarın öbür gün Muhammed de satılabilir. Bunu cepte tuttuktan sonra gelelim fon hikayesine. Ülkemizin futbol gerçekleri ortada, Türkiye’nin futbol ortamından çıkan hiç kimse Avrupa piyasasında muadili oyuncuların ulaştığı değerlere ulaşamadı bugüne kadar. Geçtim Beşiktaş’ı, daha ülke olarak 10 milyon Euro üzerinde bir yerli oyuncu satışımız yok yurt dışına, para akışında oldukça mimlenmiş Rusların aldığı Fatih ve Gökdeniz dışında 5 milyon Euro üzerine çıktığımız bile sayılı. Piyasası en fazla Türk oyuncu olan Hakan Şükür’ün bile en cafcaflı döneminde ne kadar para kazandırdığı ortada, dolayısıyla bu ülkeden çıkan futbolcuları gerçek değerlerine ulaştırmak veya en azından yakınlaştırmak için biraz daha başarılı bir pazarlama performansına ihtiyacımız var. İşte bu fon denen dalga da tam bu noktada devreye giriyor. Fon kelimesi sadece finansal çağrışımlar yapıyor, ancak Mendes bağlantısı bunu basit bir finansman yönteminden çıkartıp aynı zamanda bir pazarlama yöntemi haline getiriyor. Dolayısıyla fonun ortak olduğu bir Muhammed’in ulaşabileceği maksimum piyasa değeri ile sadece bizim pazarladığımız Muhammed’in ulaşabileceği maksimum piyasa değeri arasında bana göre ciddi fark olacaktır. Yani bir futbolcunun haklarının bir kısmını fona devretmek o futbolcunun gelecekteki değerinden kredi kullanmaktan çok futbolcunun gelecekteki değerini artırmaya yönelik bir projede kar ortaklığına gitmektir. Türkiye’nin finans kuruluşlarında bu zaten pek mümkün değil, ancak Mami’yi bir değer olarak görecek bir finans kuruluşuna Mami’nin gelecekteki satışından %55 pay vermeyi teminat göstererek kredi kullanmakla Mendes’le bunu yapmak arasında çok büyük farklar var. Dolayısıyla bu kulübe katkı yaparak değerlenmiş Muhammed’in satılması düşünüldüğünde fonla böyle bir ortaklığa gitmek hiç de mantıksız değil, fonla 7 milyona satılacak Muhammed’in fonsuz 5 milyona satılacak Muhammed’le kulübe kazandıracağı tutar aynı ve bana göre fonun Muhammed’in değerine yapacağı katkının çarpanı 1.5′un çok üzerinde olur.

Jorge Mendes

Fon olayının bana göre mantığını anlattıktan sonra biraz da sözleşme detaylarına girmek gerek. Muhammed’le ilgili resmi bir açıklama olmadığı için referans alınacak en uygun durum Almeida bana göre ve bunun üzerinden gitmek gerekirse bir kere şunu netleştirmek gerek; fon istediği anda Beşiktaş Muhammed’le vedalaşır diye şey yok. Fon satmak isterken Beşiktaş satmayı kabul etmezse en kötü ihtimalle fonun kabul ettiği teklif üzerinden fon payına düşen tutar fona ödenerek Muhammed’in fondaki payı geri alınabilir. Kaldi ki Muhammed için 10 milyon gibi bir opsiyondan bahsediliyor, futbolcu bonservisine ortaklık olmasa dahi benzer yatırım ortaklığı sözleşmelerini sıklıkla yaptığım için şunu net olarak söyleyebilirim ki bu tür sözleşmeler karı maksimize etmek için yapılır ve karı maksimize etmek isterken de çıkar çatışmalarından doğacak riskleri minimize etmek için de sözleşmeye koruma maddeleri konulur. Muhammed’in ortaklık sözleşmesinde 10 milyon Euroluk bir bedel yer alıyorsa da bunun açılımı benim mantığıma göre şu şekildedir:

-10 milyon Euroya kadar olan satışlarda satışın gerçekleşmesi için her iki tarafın da onayı gerekir ve her iki taraf da satışı onaylarsa satışta elde edilen gelir sahip olunan paylara göre bölüşülür. Fonun 2 milyon Euroya karşılık %55 hakka sahip olduğu söylendiğine göre Muhammed’e an itibarıyla 2M/0.55, yani 3.64M Euro gibi bir değer biçilmiş demektir, dolayısıyla fon 3.64M Euronun altındaki tekliflerde Mami’yi hiçbir şekilde satmak istemeyecektir. 3.64M Euro ile 10M Euro arasındaki tekliflerde fon kar etmeye başladığı için satmayı düşünebilir, ancak fonun satışı kabul etmesi halinde satışın gerçekleşebilmesi için Beşiktaş’ın da onay vermesi gerekir.(*)

-10 milyon Euronun üzerindeki tekliflerde fon satmak isterse Beşiktaş’ın ya satışa onay vermesi ya da satmak istemiyorsa gelen tekliften fonun payına düşen tutarı fona ödeyerek fonun sahip olduğu hakları geri alması gerekir.(*)

*Gördüğüm tartışmaların çoğunda şu en önemli detay çokça atlanıyor, bu tarz ortaklıklar daha önce de vurguladığım gibi karı maksimize etmek için yapılan ortaklıklardır. Dolayısıyla iş tanımlarından biri futbolcu değeri belirlemek olan bir fon kar etmesini sağlayacak ilk teklifte futbolcuyu satmak isteyecek diye bir kural yok. Şöyle farazi bir örnek üzerinden gitmek gerekirse:

Diyelim Mami seneye Beşiktaş’ta forma şansı bulmaya başladı ve sergilediği inanılmaz performansla Beşiktaş’ı Avrupa Ligi gruplarından çıkardı. Mami’nin bu performansını gören Avrupa kulüpleri de devre arasında Mami’yle ilgilenmeye başladılar ve bunlardan bir tanesi 10 milyon Euroluk bir teklif yaptı. Risk karşıtı bir insan muhtemelen gelen bu ilk teklifi kabul edecektir, ancak buna karşılık risk sever bir insan Mami’nin potansiyeline de inanıyorsa sezon sonunda Beşiktaş’a en azından bir yarı final oynatmış Mami’nin değerinin çok daha yüksek bedellere ulaşacağını düşündüğünden gelen bu teklifi muhtemelen reddecektir. Fonun yaptığı işin tanımı da risk sever olmasını gerektirdiğinden fon öyle sanıldığı gibi gelen ilk teklifte Mami’yi satmak istemeyecektir. Kaldı ki fon satış isterken kulübün satışa karşı çıkma olasılığı kadar da kulüp satış isterken fonun satışa karşı çıkma olasılığı da vardır ve sözleşmede bahsi geçen o opsiyonlar bu tür durumlarda iki tarafın da çıkarlarını korumayı amaçlar. Almeida’nın sözleşmesinde bunu netleştiren madde şu şekilde:

d-Oyuncu için gelen transfer teklifini Şirketimizin kabul etmesi ancak Firmanın kabul etmemesine rağmen transferin Şirketimizce gerçekleştirilmesi durumunda, Firmanın ekonomik haklarına karşılık minimum 4.500.000 Euro ödenecektir. Oyuncu için gelen transfer teklifini Şirketimizin reddetmesi ancak, Firmanın kabul etmesi halinde ise, transfer teklifinin % 45′i fona ödenerek ekonomik hakların da Şirketimizce geri alınması söz konusu olabilecektir.

Almeida’nın da sözleşmesinde görüldüğü üzere opsiyon bedeli olarak sözleşmede yer almayan, basit bir hesaplamayla ortaya çıkarilabilen söz konusu opsiyon 10.000.000 Eurodur (4.500.000/%45). Fonun düşüncesine göre Almeida’nın değeri 10.000.000 Euro olduğu için fon satış istemezken Almeida’nın satılması durumunda 4.500.000 Euro talep edecektir. Bu durumda fonun karı satıştan elde edeceği gelir olan 4.500.000 Euro eksi başta ödediği bonservis tutarı olan 2.000.000 Euro, yani 2.500.000 Euro olacaktır. Buna karşılık Beşiktaş’ın karı ise satış bedeli eksi fon payı olan 4.500.000 Euro olacaktır, dolayısıyla Beşiktaş zarar etmek istemiyorsa 4.500.000 Euronun altında bir bedele onay vermeyecektir. Yani fon bu maddeyle, Beşiktaş’ın kendi rızası olmadan kendisinin zarar etmesine sebep olacak bir tutara satış yapmasını engellemiş olmaktadır.

Ama bu demek değildir ki her iki tarafın rızası olduğu takdirde Almeida örneğin 6.000.000 Euroya satılamaz. Her iki tarafın da razı olduğu durumlarda opsiyon ve minimum sözleşme bedelinin bir önemi kalmıyor ve her iki taraf da satıştan payına düşen tutarı elde ediyor. Fon zarar etmek istemeyeceği için de fonun 2.000.000/%45 Euro, yani 4.444.444 Euro altındaki tekliflere hiçbir şekilde onay vermeyeceğini varsayabiliriz.

Herkesin takıldığı senaryo olan fon satmak isterken kulübün karşı çıkması durumunda ise kulübün isteği dışında oyuncunun ayrılmasını önlemek için kulübün gelen teklif üzerinden fona payını ödeyerek oyuncuyu tutma hakkı var. Böylece fonun kar etmek istediği bir anda edememesi önlenirken kulübün de istemediği bir anda oyuncusuz kalması engellenmiş oluyor. Ben şahsen Mami’nin sözleşmesinin de tamamen aynı olacağını düşünüyorum.

Uzun lafın kısası, Mami’nin satışı gündeme geldiğinde bu fon anlaşması her iki taraf için de kazan-kazan haline gelebilir, ancak Mami’nin satışının gündeme gelmesi için daha çok erken. Mami’nin bu formayla yapacakları varken daha şimdiden Mami’yi satmayı düşündüğünü göstermek Mami’nin kulübe yönelik aidiyet hissine zarar vereceği gibi, kendisinden beklentileri artıracağı için Mami üzerindeki baskıyı da artıracaktır. Zamanında Ersan’ın sözleşmesine opsiyon konulmamasının bizim işimizi uzatsa da Ersan üzerindeki baskıyı azalttığı için Ersan’ın performansına olumlu yansıdığını söylediğim gibi, bu fon hikayesi de Mami’min satışını kolaylaştırsa da Mami’nin performansına olumsuz yansıyacak diye düşünüyorum. O yüzden de şu aşamada çok gereksiz bir hareket oldu bu fon işi. Ancak bunu eleştirenlerin %90′i da finanstan ve sözleşme işlerinden hiç anlamadan eleştiriyorlar bunu da dip not olarak düşmek gerek.

NTVSpor’un La Liga üzerinden rating kovalama kaygısı nedeniyle suyu çıkan Barca çılgınlığı benim gibi eski bir Barcalı’da bile tepki yarattığı için Barca topuna pek fazla girmiyordum, ancak dün Avrupa’nın en iyi ikinci takımı olan ManU’nun bile skor 3-1 olduktan sonraki pes etmişliğini görünce birkaç kelime etmek farz oldu, zaten dünkü maçtan Beşiktaş’a da bağlamak istediğim bir iki nokta da var.

Öncelikle Barca’nın şu pas çılgınlığını biraz açmak gerek. Dün maçta Barca 667/772 pas yaparken, ManU 301/419 pas yapmış. Uzun zamandır Barca’nın bu istatistiklerini takip eden birisi olarak şunu söyleyebilirim ki ManU dünkü tüm ezilmiş görüntüsüne rağmen Barca’nın top alışverişine en fazla kafa tutabilen takımlardan biri oldu. Rakamlar biraz daha net fikir versin diye geçen sene Mourinho’nun Barca’ya 1-0 yenilmesinin taktik deha olarak lanse edildiği maçta bu rakamlar 555/627′ye karşılık 67/160′ti ve Inter’in en çok pas yapabilen adamı 12/44 ile oynayan kaleci Julio Cesar’dı.

Ama benim ilgimi toplam pas adedinden çok bu paslarin dağılımı çekiyor ve bunu biraz detaylandırmak gerekirse, Barca 211/247 kısa mesafe pas, 421/471 orta mesafe pas ve sadece 35/54 uzun mesafe pasla oynarken ManU 71/95 kısa mesafe pas, 199/257 orta mesafe pas ve 31/67 uzun mesafe pasla oynamış. Yani Barca paslarının sadece %7′sini uzun pas olarak kullanırken, ManU paslarının %16′sını uzun pas olarak kullanmış. Bu uzun pasların Barca’daki dağılımı ise şöyle:

Valdes 8/15
Xavi 8/10
Iniesta 4/6
Pique 3/3
Mascherano 3/6
Busquets 2/2
Abidal 2/4
Villa 2/2
Messi 1/2
Afellay 1/1
Pedro 1/1
Puyol 0/1
Keita 0/1

Buna karşılık ManU’nun uzun pas dağılımı ise şöyle:

Van der Sar 9/22
Vidic 7/9
Carrick 5/7
Giggs 4/7
Valencia 2/4
Fabio 2/4
Park 1/2
Ferdinand 1/7
Evra 0/1
Rooney 0/4

Barca’nin stoperleri toplamda sadece 9 uzun pas denemesinde bulunup bunların 6′sında başarılı olurken, ManU’nun stoperleri toplamda 16 uzun pas denemesinde bunların 8′inde başarılı olmuşlar. Bunlara kalecileri de eklersek Barca’nın uzun pasları 14/24 olurken, ManU’nun uzun pasları 17/38 olmuş. Yani maçtaki 1200′e yakın toplam pasın sadece 62 tanesi defansın ortasındaki oyuncular tarafından uzun pas olarak kullanılmış. Burada dikkat çekici diğer bir husus da bana göre dünyanın bir numaralı sağ beki olan Alves’in 62 pasından 1 tanesinin bile uzun pas olmaması.

Bu arada yapılan pasların tipi kadar topun atıldığı oyuncular ve bölgeler de önemli olduğu için bunu da biraz detaylandırmak gerek.

Barca kalecisi Valdes hedefe ulaştırdığı toplam 20 pasın 9′unu stoperlere, 1′ini beklere ve 3′unu savunmanın önündeki Busquets’e ulaştırmış. Xavi-Iniesta orta sahalarına ulaştırdığı pas adedi 2, forvetlere yaptığı degaj adedi ise 5 olmuş. Buna karşılık sahayı dikine savunma, orta saha ve hücum olarak üç bölgeye ayırırsak savunma bölgesine 12, orta saha bölgesine 6 ve hücum bölgesine 2 pas atmış.

Dünyanın en iyi stoperlerinden biri olarak gösterilen Pique’nin 52 pasından 6′sı kalecisine, 7′si stoperdeki partnerine, 8′i beklerine, 7′si Busquets’e, 18′i Xavi-Iniesta ikilisine ve 6′sı forvetlerine gitmiş. Buna karşılık Pique’nin paslarının bölgesel dağılımı 18′i savunma, 31′i orta saha ve 3′ü hücum şeklinde olmuş.

Orta sahadan devşirme stoper Mascherano’nun 57 pasından 5′i kalecisine, 9′u stoperdeki partnerine, 14′ü beklerine, 3′ü Busquets’e, 16′sı Xavi-Iniesta ikilisine ve 10′u forvetlerine gitmiş. Ancak bölgesel dağılımda pasların 23′ü savunmaya, 34′ü ise orta sahaya gitmiş. Bir orta saha oyuncusu olarak ayağına ortalama bir savunma oyuncusundan çok daha hakim olduğu halde hücuma yönelik hiçbir pası olmamış Mascherano’nun.

ManU’da Van der Sar 22 pasın 10′unu stoperlerine, 4′ünü beklerine, 1′ini Busquets’in ManU şubesi diyebileceğimiz Carrick’e, 3′ünü nispeten daha ofansif diğer orta saha oyuncularına ve 4′ünü de forvetlerine ulaştırmış. Bölgesel dağılım ise savunmaya 12, orta sahaya 7 ve hücuma 3 pas şeklinde olmuş.

Vidic’in 33 pasının 8′i kalecisine, 9′u stoperdeki partnerine, 4′ü beklerine, 3′ü Carrick’e, 7′si diğer orta sahalarına ve 2′si forvetlerine gitmiş. Bölgesel dağılım ise savunmaya 15, orta sahaya 18 şeklinde olmuş. Vidic’in de 3. bölgeye hiç pası olmamış.

Ferdinand’ın 40 pasının 10′u kalecisine, 7′si stoperdeki partnerine, 5′i beklerine, 10′u Carrick’e, 6′sı diğer orta sahalarına ve 2′si de forvetlerine gitmiş. Bölgesel dağılım ise savunmaya 20, orta sahaya 19 ve hücuma 1 şeklinde olmuş.

Yani Avrupa’nın ve bence 3′ü dünyanın en iyi stoperleri arasında sayılacak 4 stoperin hücum bölgesine attığı toplam pas adedi sadece 4 olmuş, buna karşılık kalecilerine verdikleri pas adedi 29, stoperdeki partnerlerine verdikleri pas adedi ise 32 olmuş. Yani şu anda Avrupa’nın en iyi iki takımı konumundaki takımların stoperlerinin geride oyun kurmaktan anladıkları daha çok geriye ve yan pas yapmakla sıklıkla geriye gelip stoperlerinden top alan orta sahalara topu teslim etmek olmuş. Dolayısıyla üst düzey ve topa hakim olmak isteyen bir takımın geriden oyun kurabilen stoper anlayışını gözden geçirmesi gerek. Topa hakim olmak için 50 metreye top atabilen bir stoperden çok topu en risksiz ve hızlı şekilde en yakınındaki arkadaşına geçirebilen ve daha önemlisi bunu yaptıktan sonra statik kalmayıp yeni bir pas opsiyonu oluşturmak için hareket eden bir stopere ihtiyaç var ve Barca’yı Barca yapan da tüm takım olarak sahada sürekli hareket ederek yeni pas opsiyonları oluşturmaları.

Bu vesileyle bir diğer önemli noktaya daha değinmek gerek, ülkemizde futbol oynasalar sürekli tartışılacak Busquets ve Carrick gibi orta sahalar gerçekten sadece geriye ve yan pas yapan fuzuli adamlar mı, yoksa aslında geriye ve yan pas yaparken takımın sistemine göze çok da batmayan bir katkıları mı var?

İstatistikle konuşmak gerekirse 83 pas denemesine kalkışıp bunun 74′ünde başarılı olan Busquets’in 1. ve 2. bölgeden 3. bölgeye, yani hücuma aktarabildiği toplam top sayısı sadece 3. Buna karşılık geriye olduğu kesin olan kalecisine verdiği pas adedi 2, stoperlerine verdiği pas adedi ise 11. Busquets’in ManU muadili Carrick ise 30/38 pasından 3′ünü diğer bölgelerden hücuma top taşımakta kullanırken, 2′sini kalecisine, 4′ünü ise stoperlerine top aktarırken yapmış. Lakin 90 dakika sahada kalan Busquets takımın en çok koşan 3. oyuncusu olarak özellikle Xavi ve Iniesta’ya sürekli ekstra pas opsiyonları yaratmış (aldığı toplam 66 pasın 14′ü Iniesta’dan, 13′ü de Xavi’den gelmiş) ve Xavi, Iniesta ve sürekli geri gelerek ileriye top taşıyan Messi’den sonra en çok pas alan oyuncu olmuş. Keza Carrick 90 dakikayı tamamlayamamasına rağmen sahada kaldığı sürece ManU’nun en çok koşan oyuncusu olmuş ve yine aynı sebeple oyunda kaldığı sürece en çok pas alan oyuncu olmuş. Hücuma yaptıkları bu katkıların yanı sıra çok da agresif top hırsızları olmadıkları için defansif katkıları da genellikle gözden kaçıyor, ancak özellikle doğru zamanda doğru yerde olarak ve topu çalmaya yönelik müdahalelerde acele etmeyerek takımlarının taktik savunmasına da ciddi katkı yapıyorlar.

İngilizce bilenler bu konuyla alakalı Carrick’in önemine dikkat çeken şu yazı ile bu tip orta sahaların rolünü anlatan şu yazıya da bir göz atabilirler.

Ve ne yazık ki bizim bu kontenjan sıkıntısında bu oyuncuların muadili olabilecek tek adamımız Aurelio ve artık onun da devri geldi de geçiyor. Umarım Necip gibi topa müdahaleye çok hevesli ve bu yüzden rakibe çok fazla duran top kazandıran ve kart gören bir oyuncuyu buraya alternatif olarak görme hatasına düşmeyiz ve şu anda boşta olan Ceyhun’u burada kullanmak üzere en kısa zamanda transfer ederiz. Yeri geldiğinde stoper de oynayabilecek bir Ceyhun benim gözümde Ersan’dan çok daha kritik bir transfer hamlesi. Ersan’ı transfer etsek bile Ersan olayına bu kadar takılıp Ceyhun’u kaybetmek bizim için büyük kayıp olur çünkü Necip ve Fernandes oranın taktik disiplinine henüz sahip değiller, Ernst’in ise yaşı geçiyor ve onun için kontenjanımız olacağı şüpheli.

Sezon Hesaplaşması

Bursa olayları, kupa heyecanı, Abdullah Avcı derken asıl gündemimiz olması gereken konudan iyice uzaklaştık, o yüzden ben bir yönlendirme yapayım…

Bu sezonki hedefimiz olan kupayi kaldirdigimiza gore artik sezonun hesaplasmasini yapip gelecek seneye hazirlanmaya baslamamiz gerek.

Ozellikle devre arasinda yapilan transferlerle cok iddiali bir kadro haline geldigimiz icin lig yarisinda geride kalmamiz ben dahil butun Besiktaslilarda ciddi hayal kirikligi yaratti, ancak bu asamada bazi detaylari atlamamak gerek.

Oncelikle ligde yaristan erken kopmus olabiliriz, ancak geri kalan iki platformda yola devam eden ve birini kupayla sonuclandiran tek takim oldugumuz gozden kacmamali. Bursa macini saymazsak su ana kadar 55 mac yaptik ve 57 macla sezonu kapatacagiz, gecen sezon yaptigimiz 42 mactan %35 daha fazla demek bu. Yeni kurulmus ve her iki devre basinda en iyi 2 stoperinden biri konumundaki futbolculari devreyi kapamis bir takim icin oldukca fazla bir yuk. Buna bir de en buyuk iki silahimiz olarak gorulen futbolculardan birisinin gectigimiz 2 sezonda neredeyse hic futbol oynamadigi, digerinin ise Real Madrid gibi bir takimdan yedek konumundayken geldigi eklenirse uzerimizdeki yuk daha da katlaniyor. Bu sene yaptigimiz tum transferler arasinda bize geldigi takimda duzenli forma sansi bulan tek futbolcu Simao’ydu, o da zaten yarim devrede gosterdigi performansla bunun sebepsiz olmadigini kanitladi. Almeida bile Werder Bremen’de duzenli forma bulamiyordu. Aurelio ve Fernandes’ten zaten cok fazla kisinin buyuk beklentileri yoktu (ben sahsen Fernandes’in burada iyi isler yapacagini dusunuyordum ve yaptigini da dusunuyorum). Cenk ve Ersan ise kimsenin dusunmedigi piyangolar oldu. Dolayisiyla evet isim olarak iyi bir kadro var, ancak bu kadronun buyuk cogunlugu birlikte oynama aliskanligini gectim, futbol oynama aliskanligina bile sahip degildi. Boyle bir ortamda da lig yarisindan erken kopmak hayal kirikligidir dogru, ancak kalan 2 platformda ayakta kalan tek Turk takimi olmak ve diger platformlardaki kosuyu 58 mac yapacak kadar uzatabilmek de kim ne derse desin basaridir. Guti ve Quaresma’nin gectigimiz iki senede 11 basladigi toplam mac adedi 44, oynadiklari toplam dakika 4613, buna karsilik su ana kadar Besiktas’ta 11 basladiklari mac adedi sirasiyla 34 ve 35, oynadiklari dakika ise 2902 ve 2992. Bu olayin bir boyutu…

Olayin ikinci boyutu, evet devre arasinda cok dogru adamlari cok dogru sartlarla aldik da bu adamlardan ikisini Avrupa’da hic kullanamadik. Elimde bir imkanim olsa ben Quaresma’dan vazgecer, Simao’yu oynatirdim, bence Simao’yu oynatamiyor olmamiz o derece buyuk bir kayipti. Sonucta o transferlerden sonra UEFA’da final havasina girildi, ancak bu transferlerden iki tanesini bu platformda hic kullanamayacak olmamiz genelde gozden kacti. Ustune bir de Dinamo Kiev’e ust uste iki kotu macla yenilince (ki bence ilk mactaki oyun kesinlikle o sonucu hak etmiyordu, ama ikinci macta sahada yoktuk resmen) Avrupa’da da basarisiz oldugumuz algisi olustu. Ancak UEFA’da gruplardan cikmayi gectim, gruplara kalmayi becerebilen bile bir baska takim olmadigi atlanmamali. Sonucta UEFA’da goruldu ki kadrosundaki isimlerden cok takim olmayi becerebilenler yoluna devam etti ve neredeyse sil bastan kurulmus bir takimin ilk senesinde daha fazlasini basarmasi mucizelere bagliydi. Dolayisiyla Avrupa’da basarili olamadik algisinin cok dogru oldugunu dusunmuyorum. Bu kadronun Avrupa performansi gercek anlamda ancak seneye degerlendirilebilir…

Turkiye Kupasi ile ilgili cok fazla bir sey soylemeye gerek yok, sonucta zaten kupayi kaldirmis durumdayiz. Ama kupaya da en zorlu yoldan gittigimizin gozden kacmamasi gerek. Lig yarisinda ustumuzde yer alan Fenerbahce, Bursa ve Trabzon’un gruplardan bile cikamadigini (ustelik Trabzon’u bizzat biz eledik), Gaziantep’i de bizim eledigimizi dusunursek bir kupa icin oldukca zorlu bir yoldan gectik. Dolayisiyla her ne kadar ulkemizde bu kupa hep hor gorulse de (Mourinho ayni kupanin muadilini Ispanya’da alinca olusan havayi dusunuyorum da…) bu kupanin kaldirilmasi aslinda ciddi bir basaridir…

Dolayisiyla diger iki platformda diger butun rakiplerimizden daha basariliyken ligde bu takimlarin gerisinde kalmamizi sadece teknik direktor, kadro kalitesi ve/veya derinligi gibi saha ici faktorlere baglamamak gerek. Bence en onemli sorunumuz camia olarak boyle uzun soluklu yarislari kaldiracak psikolojiye sahip olmamamiz. En ufak bir kotu neticede hemen her sey bitti psikolojisine giriyoruz ve kendi kendimizi yipratiyoruz. Bunun tek istisnasi, teknik olarak cok iyi performans gosterememesine ragmen isler kotu giderken moralleri yuksek tutmayi becerebilen Denizlili 2008-2009 sezonu oldu. Dolayisiyla teknik kararlardan bagimsiz bu sureci yonetebilecek bir sportif direktoru fazlasiyla aradik. Tayfur’la bu isin yuruyecegini dusunmuyorum, kesinlikle ozguveni yerinde ve medya ruzgarina kapilmayacak yabanci bir teknik direktorle anlasilmali ve Denizli veya onun benzeri bir karakter (Metin Tekin olabilir) sportif direktor atanmali…

Kadro yapisina gelirsek:

Kalecilerden yana bir sikintimiz oldugunu dusunmuyorum. Cenk her turlu birinci tercihim, ama alternatifler de kotu degil. Burada radikal bir degisiklige gerek gormuyorum ben sahsen.

Sag bek bence en buyuk sikintilarimizin basinda geliyor. Ekrem’i de, Hilbert’i de mucadeleciliklerinden dolayi seviyorum, ancak benim ilk tercihim buraya kalburustu bir yabanci alinmasi. Maicon ismi falan geciyor da benim aklim almiyor. Kazara gelirse Turkiye’nin gelmis gecmis en buyuk transferi olur, o ayri. Bosingwa falan cok uzak ihtimal degil ama ve bence hem gerekli hem de cok faydali bir transfer olur.

Stoper olayi iyice karisti. Oynayabilen saglam bir Ferrari Fenerbahce macindaki hareketine kadar benim cok savundugum bir futbolcuydu, ancak o hareketinden sonra onun dikis tutmasi mumkun degil. Ama yine de zorla gonderilip zarar edilmesi taraftari degilim, nasil bir cozum bulacagiz merakla bekliyorum. Sivok konusunda da kafam karisik. Kendisini cok seviyorum, ama giderek saatli bombaya donusuyor, oysa ki geldiginde kendisinden cok umutluydum. Yerine daha iyisinin alinmasi taraftariyim, ama olasi sag bek transferini ve kontenjan sikisikligini dusununce nasil olacak bilmiyorum. Ersan’in bonservisi alinmali, ancak bu ugurda gereksiz sidik yarislarina girilmemeli, eger Ersan soyledigi gibi bizde kalmak istiyorsa kulubune baski yapip bizim sartlarimizi kabul ettirir, aksi takdirde giderse de cok sorun degil. Ben sahsen Egemen’i futbol karakteri olarak begenmesem de stoper rotasyonunu zenginlestirmek adina Ersan’in yaninda Egemen veya Ibrahim Ozturk tarzi bir yerli stoperin daha alinmasi taraftariyim.

Sol bekte Ismail ve Dogukan rotasyonu kotu degil, hic olmadi Ekrem de dusunulebilir burada. O yuzden burasi icin mantiksizca para harcamaya gerek yok, ama yurt icinden veya gurbetciler arasindan hesapli bir alternatif bulunursa iyi olur. Yalniz aldigi taraftar tepkisinden beri Ismail’in inisiyatif kullanma cesaretindeki ciddi dusus dikkat cekici, Ismail’in kendisine gelmesi icin taraftar tarafindan sahip cikilmasi gerek. Bizim taraftar profili bunu yapabilir mi supheli…

Cift yonlu orta sahalar genel kalite olarak cok iyi, ancak yaslarindan dolayi biraz sikintililar. Bence Aurelio da, Ernst de artik yardimci oyuncu olarak gorulmeliler. Dolayisiyla elde bize ait sadece Necip kaliyor, ancak o da kesinlikle Aurelio’nun alternatifi olarak gorulmemeli. Necip defansin onundeki son adam icin hem fazla heyecanli hem de fazla agresif bir stile sahip, arkasinda mutlaka onun top calma hamlelerinde actigi bosluklari kapatacak saglam defansif orta saha gerekli. Forlan’la falan ugrasacagimiza Gokhan Inler’i buraya getirsek cok daha buyuk bir is yapmis olacagiz. Gokhan imkansiza yakin oldugu icin Ceyhun Gulselam hesapli bir alternatif olarak dusunulebilir bu arada. Fernandes bence kalmali, ancak o da kesinlikle Aurelio’ya alternatif olarak gorulmemeli. O da farkli sebeplerle Necip’le ayni kaderi paylasiyor, onun da arkasina mutlaka saglam bir defansif orta saha koymali ve Necip ile Fernandes birbirlerinin alternatifi olarak defansif orta saha olarak degil, cift yonlu orta saha olarak kullanilmali. Sahsen ben Fernandes dogru kullanildigi surece ona verilecek 8 milyon euroya cok acimam, cunku cok daha fazlasini kazandirabilecek bir potansiyele sahip. Ama defansif orta saha olarak gorulurse ve o sekilde kullanilirsa yuhlanmasi gelecek sezonun ikinci devresini bulmaz. Bunlara ek olarak yine bizden Furkan da gayet guzel bir alternatif. O mesela oyun zekasiyla defansif orta saha isini iceriden en iyi kotarabilecek elemanlardan biri. Bunun yaninda kazara Hamit gelirse yine balli kaymakli olur burasi icin.

Guti aslinda yukariya da dahil edilebilecek, ama ozel bir adam oldugu icin ayirdigim birisi. Yaninda saglam bir defansif orta saha, bir de dinamik bir cift yonlu orta sahayla 40 yasina kadar oynar, yeri geldiginde de Necip veya Fernandes’le degisir. Kalacagini aciklamasi beni kupa kadar sevindirdi.

Kanatlarda Quaresma ve Simao rakipsiz, ama isin kotusu su an icin alternatifsizler de. Hilbert ve Ekrem buraya alternatif olarak dusunulebilir, ancak aslarla yedekler arasindaki 10 uzerinden en az 4 birimlik kalite farki ust duzey bir takim icin kabul edilemez. Buraya gurbetcilerden bir cozum yaratmak sart gibi gozukuyor. Rizespor’da neler yapti takip edemedim ama Erkan Kas ve Ali Kucik gibi pismekte olan genclerimiz ile A2 takimimizdaki genclerimiz de burasi icin umit veriyorlar. Lakin dogrudan 2. alternatif olabilirler mi supheli, o yuzden buraya bir cozum dusunmek gerek.

Ve gelelim zurnanin zirt dedigi yer olan santrafora. Nedenini anlamadigim bir Forlan gazi almis yurumus durumda, ustelik bu ugurda elimizdeki iki tane kalburustu santraforu da gozden cikarmis gibi gozukuyoruz. Bu sefer kisa ve oz konusayim, Bobo ve Almeida gider, Forlan tek forvet olarak kullanilirsa bu takim heder olur. Forlan’a odeyecegimiz cuvalla para da bize kacar. Kaldi ki bunlardan biri takimda kalsa bile eldeki benzer ozelliklerdeki Nihat para nedeniyle heder edilmisken onun iki kati maliyetindeki Forlan’dan medet ummak da son derece enayice geliyor bana. Bence burada macera aramaktan vazgecilmeli ve eger verilen kararlardan geri donusu mumkunse iki santrafor da takimda tutulmali, eger biri gidiyorsa en azindan digeri mutlaka takimda tutulmali ve Forlan’la falan vakit kaybetmek yerine Eren, Cenk, Mustafa gibi yerli alternatiflerden birine yonelinmeli.

Ozetle bence Cenk-Sag Bek-Stoper-Ersan-Ismail-Defansif Orta Saha-Necip/Fernandes-Guti-Simao-Almeida-Quaresma ve Cenk-Sag Bek-Stoper-Ersan-Ismail-Defansif Orta Saha-Necip-Fernandes-Simao-Almeida-Quaresma kadrosu gelecek sezonun temeli icin fazlasiyla yeterli bir kadro. Sorun su ki ana kadro icin 3 transfer gerekirken geriye kalan sadece 1 yabanci kontenjanimiz var, dolayisiyla en az iki mevkiye kalburustu yerli alternatifler yaratmamiz gerek ki bu hic de kolay degil. Kazara Hamit getirilebilirse Cenk-Sag Bek-Stoper-Ersan-Ismail-Defansif Orta Saha-Hamit-Necip-Simao-Almeida-Quaresma gibi bir sistemle 2 yabanciya da yer acilabilir. Ama sonucta her ihtimalde ust duzey iki yerli transferi yapmak zorundayiz. Besiktas’in su anda yabanci transferinden cok yerli transferine konsantre olmasi gerek bu yuzden…

Quaresma?

Quaresma

Eğer Quaresma’ya gelen Atletico teklifi kazara doğruysa Nihat’tan da, Egemen’den de daha önemli bir gündemimiz olmalı şu anda. Beşiktaş ölçeğine ve ekonomik şartlarına sahip bir kulübün bir futbolcusuna 20 milyon euro teklif geliyorsa ve buna rağmen satışı taraftarda infial yaratır gerekçesiyle düşünülmüyorsa o kulubun taraftarının da, yönetiminin de acilen silkelenip kendine gelmesi gerekir.

Kabul, Quaresma benim de izlemekten büyük keyif aldığım bir oyuncu ve fakat bizden kazandığı para ile sağlayacağı geliri göz önünde bulundurunca Quaresma’yı satmamanın fırsat maliyeti Beşiktaş için çok fazla. Kabul etmek lazım ki Quaresma seyir zevki açısından dünyanın en önde gelen oyuncularından biri, ancak saha verimi açısından fazlasıyla sorgulanabilir bir oyuncu. Buna bir de medyada ve taraftarın gözünde futbolcunun yüzünün eskime hızını ekleyince, seneye benzer bir performans sergileyecek Quaresma vermesi gereken pası vermediğinde veya göz göre göre takım arkadaşının (en kötü ihtimalle ona yapışık halde duran defans oyuncusunun) üstüne şut çektiğinde kayıtsız şartsız kollanılan değil, tepkiyi gören oyuncu haline gelecek ve eninde sonunda buranın futbol ortamı onun şu anda ulaştığı değeri hızla aşağı çekecek, kazandığı para taraftara batmaya başlayacak ve daha önce sayısız futbolcuda yaptığımız gibi çok daha dezavantajlı şartlarla Quaresma’yı göndermeye çalışacağız. O yüzden dilerim bu teklif doğrudur ve kabul edilir de böylece Beşiktaş tarihinde sayılı örneklerden biri olacak şekilde bir futbolcuyu değerlenmiş şekilde elimizden çıkarmış oluruz.

İnadına

Nedense aklıma geldi. Yazı Alen’in elinden alınan köşesinde taa 2006′nın Ekim ayında yayınlanmış bir yazı. Sebebi Turgay Demir’in başını çektiği bazı iftiracıların, Kapalı’da açılan “İnadına Tigana” pankartının Tigana’nın siparişi üzerine bir takım “satılık” (o ara pek populerdi bu tabir) taraftarlar tarafından açıldığını ima etmeleriydi. O pankartın açılması fikrinin çıktığı adamlardan biri olduğum için zamanında çok sinirlenmiştim. Alen de duygularıma aşağıdaki gibi tercüman olmuştu.

İnadına

Yorgun olmasına rağmen Erciyes”e pozisyon dahi vermeyen, her hattıyla sonuna kadar mücadele eden Beşiktaş, Kayseri”den üç puanla dönmesini bildi.. Son günlerin çalışkan futbolcusu Nobre, attığı golle Sofya yorgunu Beşiktaş”a rahat bir nefes ve üç puan aldırırken, sakatlanması tüm camiayı üzdü.. Delgado, Kleberson ve Koray gibi yıldızlarının sakat olmasından dolayı kadro kurmakta zorlanan Tigana, genç yıldızlarına forma şansı tanıyarak İstanbul”a cebinde üç puanla döndü… Kleberson”un yokluğunda formasına kavuşan Fahri, bu şansını iyi kullanarak kazanılan üç puanda söz sahibi oldu.. Belli ki 120 dakikalık kupa maçı onlara vız gelmişti. Sofya neresi, Kayseri neresi? Bir de arada İstanbul var. İki günde bu üç şehirde mekik dokuyan bu yürekler, Erciyes dağının yanaklarında üç puanlık bir makas aldılar… Size, muhtemel 5 ana başlık yazısı verdim… Ama Lazarov”un golü, bütün bu başlıkları dipsiz bir kuyuya bıraktı. Keyfe keder tüm yazıların inadına, istikrara doğru yapılan tüm hamlelere destek çıkıyoruz. Tigana ile oyuncular arasında taktiksel anlamda büyük ve kalın bir bağ olabilir. Lakin, işin en önemli yanı dinleme ve anlama bölümüdür.. Hocaların sistemleri, oyuncuların pistonlarıyla eşgüdümlüdür. Yani, ne kadar ekmek, o kadar köfte.. Babıali”nin eski muhabirleri haber kapmak için kapı kapı dolaşıp, telsizsiz ve internetsiz ortamda başarı yakalarlarmış. Muhabirlik mesleğini rafa kaldıran bazı cin fikirler, taraftar sitelerine dadanarak kimin ne yazdığını bilmediği her yazıyı, internetten gazetesine taşıyarak sözüm ona muhabirlik yapıyor.. İşin komiği; karısıyla kavga eden, ideolojisine uymayan, babasından harçlık koparamayan ve her sinirlenenin klavyeye koştuğu bu ortamda yazılanlar; kamuoyunu yanlış yönlendirip kendi kuyusuna maya yapıyor. Yoksa; tribünlerin sonuna kadar sahiplendiği, ama internet sanşölyelerinin dibine kadar ittirdiği bu karmaşa başka nasıl izah edilebilir… Yönlendirme varsa bu, yönetimle taraftar arasında değil, kapitalist sistemle bazı güçler arasındadır… O yüzden sayın Turgay Demir, önümüzdeki ilk maçta da “Je t”aime Tigana!”

“Komsun” Alen Markaryan

Peki Turgay Demir ne demişti de Alen böyle yazmıştı?

Çarşı’ya ne oluyor!

Herkese karşı olan Çarşı “İnadına Tigana” diyor. Oysa inadına Del Bosque dememişlerdi… İnadına Rıza Çalımbay dediklerini de hatırlamıyorum… Bırakın onu, efsane başkan Süleyman Seba’ya bile inadına sahip çıkmamışlardı… Ne Sergen’e inadına sarıldılar, ne kovulan Feyyaz’a, ne Van’a giden Metin’e, ne Ali’ye, Gökhan’a… Milne’e inadına sarıldıklarını da hatırlamıyorum… Rasim hocaya, Daum’a da öyle… Şimdi “İnadına Tigana” diyorlar… Bu nasıl bir inat (!) acaba? Takım dökülüyor, her maç bir kahır mektubu gibi ama her şeye karşı olan Çarşı, Tigana’ya değil… İlginç… Gerçekten çok ilginç… Beşiktaş, Tottenham karşısında 2-0 mağlup, Runje zamana oynuyor! Hesapsız, kitapsız, doğal tepki veren açık ve numaralı tribünler isyan halinde fakat karşıdan, yani Çarşı’dan tık yok… Tam aksine destek var. Aman ne güzel!!! Keşke hep böyle olsa… Peki daha önceleri neredeydi bu babacanlık!!! Geçen sezon Youla’yı, Çağdaş’ı, Adem Dursun’u kim yuhaladı, ben mi? “Ahmet Dursun, Seba gitsin” diyenler Çarşı’ya sızan F.Bahçeliler, G.Saraylılar mıydı yoksa!!! Herşeye karşı olan Çarşı, komik yenilgileri, skandal teknik adam hatalarını alkışlıyor… Beşiktaş’ı uçuruma götüren Tigana’ya destek veriyor… Yanlış anlaşılmasın, kimsenin yuhalanmasını istiyor değilim, sadece en küçük bir olumsuzlukta, en sert tepkiyi koyan Çarşı’nın Fransız konusundaki esnekliğini anlamış değilim… Ne var acaba bu Tigana’da?.. Yönetim, kovamayacağı için destekliyor bunu anladık da; Çarşı’ya ne oluyor?

Tigana ayıp ediyor…

Maç sonrası basın toplantısına bakın, sarışın mavi gözlü Tigana dalga geçiyor tüm Beşiktaşlılarla… Analiz yok, kabullenme yok, özeleştiri hak getire… Diyor ki Delgado yoktu… Sanki varken her maçı Delgado kurtarıyordu! Dalga geçiyor, ayıp ediyor… Diyor ki, gençlerle oynamak zorunda kaldım… Bir değil bin kere ayıp… İki gün önce “Yeni nesil genç Beşiktaşlılar’ı kazanacağım” diye hava atan kimdi? Utanmıyor da… Bu ilk değil, Tigana hep böyle… Köpeksiz köy buldu, değneksiz geziyor… Gezdirenler utansın… (Onurlu not: Schuster hakkında söylenenleri düşününce kullanılan ifadeler ne kadar tanıdık geliyor, değil mi?)

Runje’nin rakamları

Beşiktaş’a gelmeden önce tam sekiz sezon boyunca maç başına yediği gol ortalaması 1′in biraz üzerinde… Lig ve Avrupa maçlarını hesap ederseniz Beşiktaş’taki ortalaması da hemen hemen aynı… Sıkıntı ruh halinde, yediği gollerde değil… Bedeni sahaya çıkıyor ama ruhu başka yerlerde… Pletikosa yerine Runje’yi ısrarla isteyen Tigana’nın bir bildiği vardır diye düşünmüştük, şimdi merak ediyoruz acaba o bildiği neydi?

Ve işte Turgay Demir ve onun gibilerinin bu ülkede adam yemeye çalışmaktan para kazandıklarını gösteren en güzel örneklerden biri:

Balık hafızasına sahip olanlarımız çoğunlukta, bu kesin… Tigana’nın istikrar için kalması gerektiğini söyleyenler bile var. İstikrarmış… Yanlışta istikrar olur mu? Sezon başından bu yana Tigana ne yaptı, herkes bu soruyu kendine sormalı… Elinizde Bobo, Nobre, İbrahim Akın, Burak, Delgado, Ricardinho gibi gol atma becerisi olan oyuncular var ve siz maçların çoğunu 1-0 kazanıyorsunuz… Bunca bolluk arasında en kritik maçlara tek forvet çıkıyorsunuz… Böyle bir tercihi hangi mantık kabul edebilir?.. “İstikrar için Tigana kalmalıydı” diyenler koca sezon boyunca neredeydiler acaba? Uzayda mı? Görmediler mi Tigana’nın yaptıklarını? Aslında ben yabancı değilim bu düşüncesizliğe… Yıllar önce Gordon Milne’nin beceriksizliğini ve paragözlüğünü anlatmaya çalıştım… O zaman da bir grup çok bilmiş karşımıza geçip “Takım her sene şampiyon oluyor, daha ne yapsın?” diyorlardı… Sonradan tanıdılar gerçek Milne’yi… Beşiktaş’a haciz getirdiği gün… Eee bazıları geç anlıyor ne yapalım ama bizden kendileri gibi olmamızı beklemesinler…

Tam bir komedi
Eğer iş sadece puan cetvelindeki sıralamaysa Tigana da başarılıdır!.. Bir kupa aldı ve takım ikinci sıradayken bıraktı.. Kağıt üzerinde başarı var, hem de yaldızlı… Peki neleri alabilecekken bunlara razı oldu? Onu düşünen yok? Zamanında Gordon konusunda düşünmedikleri gibi… Bir teknik adam ki, üst üste iki şampiyonluk maçına çıkıyor; biri Fenerbahçe ile kendi sahasında, diğeri Bursa deplasmanında. Bu iki maçta da tek ön libero, tek forvet başlıyor maça… Oysa övgü aldığı her maçta çift ön libero, çift forvet oynamış… Tam komedi yani… Kimse kusura bakmasın, Beşiktaş’a gelen en kötü teknik adamlar arasında Tigana liste başıdır… Son basın toplantısında başkanın babasıyla görüştüğünü imalı şekilde söylemesi, iyi niyeti konusunda da şüpheye düşürdü beni… Beşiktaş’a Serdar’ı kazandırdı bunun için ona teşekkür edilebilir fakat bir sezonu harcadığı için alkışlamamız beklenmesin…

Turgay Demir gibilere kalsa Beşiktaş futbol tarihinin en başarılı dönemini yaşatanların bile ömrü 2 seneyi bulmayacaktı. Son 25 senede 3 büyüklerin başında olup da şampiyon olamadığı halde 3. seneyi görebilen tek teknik direktör Gordon Milne ve sonrasında yaptıkları ortada. Purplepurple’ın yazısıyla da dolaylı yoldan alakalı aslında, medyanın gözü öyle dönmüş bir halde ki teknik direktör, futbolcu veya yönetici farketmiyor, herkese saldırıyor. Bugün Özhan Canaydın’ın arkasından timsah gözyaşları dökenler zamanında neler söylüyordu, şimdi yerden yere vurdukları Adnan Polat başkan olduktan sonra 2008′de şampiyonluk gelince yere göğe konulamıyordu, çok basit bir örnek. Yukarıda bir de utanmadan Del Bosque’nin ismi geçirilmiş, sanki kendisine yapılanları hatırlamıyoruz. Milne, Gerets, Tigana, Zico, Schuster, Arda, Kleberson, Elano, Nihat; isim listesi sürekli uzayıp gidiyor, ama medyadakilerin açlığı bir türlü geçmiyor.

Jokond, Bir Sezonun Özeti yazısında nefis bir konuya parmak basmış. Fanatik Beşiktaşlı olduğum için benim Beşiktaş özelinde takık olduğum, ama aslında Türk futbolunun genel bir sorunu bu kafası kesik tavuk misali top peşinde koşturan savunma zihniyeti. Fener maçında Niang’ın alıp yürüdüğü pozisyondan sonra benim de bu konuya detaylı bir şekilde değinesim vardı, ama o maçın şokundan çıkamadığım için üşenmiştim. Gençler maçında yediğimiz bu golden ve Jokond’un yazısından sonra değinmek artık farz oldu.

Yukarıda bahsettiğim bu zihniyetin oluşmasının bana göre farklı sebepleri var. Bunların başında tabii ki altyapıların amatörce yönetilmesi geliyor. Alan savunması, takım savunması gibi savunmanın temel prensipleri ihmal edilip bire birlere, top çalmalara yönelik antremanlar ön plana çıkartılıyor. Buna ek olarak, çoğunlukla oyun zekası yüksek oyunculardan hücumcu yaratılmaya çalışıldığı için defans oyuncularının genel oyun zekaları ne yazık ki çok üst düzeyde olmuyor. Benim oyun zekasına hayran olduğum son Türk defans oyuncusu Gökhan Keskin’di, o da zaten orta sahadan devşirilerek defansa geçmişti. Bütün bunların yanında güzide medyamızın meşhur top çalma ve top kaybı (ki bu istatistik Kleberson zamanı altın çağını yaşamıştı) istatistikleri nedeniyle futbolcuların bilinçaltında bu istatistiklere yönelik bir çaba oluşabiliyor. Oysa ki bana göre özellikle İtalyan stoperlerin sıkça yaptığı gibi rakibe basmadan rakibi abuk bir şuta yönlendirmek veya takım arkadaşlarının geriye gelmesine zaman kazandıracak kadar rakibi oyalamak, kayarak müdahaleyle topu rakipten çalmak kadar kıymetli savunma prensipleri. Fener maçının siniri hala geçmemiş olsa da Ferrari’nin Wolfsburg deplasmanında yaptıkları, Ronaldo’nun neredeyse hiç kayarak müdahale yapmadan benim için Beşiktaş’ın en kıymetli defans oyuncularından biri olması buna örnek gösterilebilir.

Necip candır, bence de çok üst düzey bir orta saha olma potansiyeline sahip, ancak bu pozisyonda bence İsmail’in topu kaptırmasından bile daha büyük bir hata yapıyor ve ne yazık ki bu hatayı çok sık yapıyor. Bu hatayı gösterebilmek için pozisyonu başlangıcından itibaren kare kare incelemek gerekiyor.

İsmail’in topu kaptırdığı an aşağıda:

Yukarıdaki karede Gençler’den 9 futbolcu ve 1 kaleci gözüküyor, bizden ise 6 futbolcu. Korneri kullanan Simao’nun da ileride olduğunu düşünürsek, geride 1 Gençlerli futbolcuya karşılık 3 futbolcumuz ve bir kalecimiz var. Aslında şu saha dizilişinde korneri kısa paslı kullanmanın mantıksızlığına değinmek lazım da şimdilik konumuz bu olmadığı için pas geçiyorum. Bu karede kırmızıyla işaretli oyuncu golü atacak olan Pektemek ve görüldüğü üzere an itibarıyla bizim kale için tehlike oluşturmaktan oldukça uzak.

Yukarıda top artık resmen Gençlerli futbolcuların kontrolüne geçmiş durumda ve kontra başlamış sayılır. Zaten ceza alanı içindeki futbolcularımızın koşu temposundan işin ciddiyeti anlaşılıyor. Özellikle Almeida’nın çıkışı tam bir sprinter çıkışı (zaten buna pozisyonun sonunda başka bir konuyla alakalı değineceğim). Kırmızı halka içindeki Ernst’in gölgesi top Gençlerli futbolcuların kontrolüne girdiği an itibarıyla sahadaki yayılışımızı gösteriyor. Tabii bu noktada taraftara lafı değdirmeden de olmaz. İsmail’in arkasındaki Pektemek’i görmemesine sebep olacak şekilde kaybettiği topu bir an önce geri kazanıp hatasını telafi etmek için topun peşine takılmasında taraftarın İsmail’e karşı tutumunun da payı yok değil. Gerçi zaten pozisyonun gelişimi itibarıyla o hata telafi etme çabası olmasa da Pektemek’i görmesi zor da yine de futbolcularda bu etkiyi yaratmamak gerek.

Yukarıda pozisyon artık iyice şekillenmiş durumda. Ernst kadraja girip topu kontrol eden Gençlerli futbolcuyu karşılıyor. Pektemek sol altta kadrajdan çıkmak üzere ve muhtemelen hala topu kovalayan İsmail’in görüş alanı içinde değil. Bu arada pozisyonda bize göre geride bekleyen Necip ve Gençlerli bir futbolcu kadraja girmiş durumda, şu anda kadrajda değil ama Hilbert de orta saha dairesi içinde. Yani ilerdeki Gençlerli futbolcudan kolay kolay ekmek çıkartamazlar. Yalnız İsmail’le aynı hizada olan 2 Gençlerli oyuncu önlerinde kimse olmadan bomboş ilerliyorlar ve atağın gelişim yönü itibarıyla asıl tehlike burada yatıyor.

Yukarıda topla ilerleyen Gençlerli oyuncu akıllı bir hareketle topu sola çekiyor ve Ernst’i geçici de olsa ekarte ediyor. Aslında Ernst burada kadrajda olmayan Pektemek’i görebilse toplu oyuncuyu ona biraz daha yaklaşmış olan İsmail’e bırakıp Pektemek’i kapatabilir, ancak onun da Pektemek’i görebildiğini hiç sanmıyorum. Bu arada Necip ve Hilbert’in konumları oldukça avantajlı, ancak Necip’in ileriye doğru başlattığı hamle sonumuzu hazırlamaya başlamış durumda. Toraman ve Almeida orta sahadaki boş Gençlerli futbolcuların gerisinde ama geriye dönme çabaları takdire şayan, Sivok koşusuna aynı yerden başlamış olmasına rağmen Toraman’ın da, Almeida’nın da gerisinde kalmış durumda.

Yukarıda Ernst yediği çalım nedeniyle toplu oyuncuya epey uzakta kalmış durumda, ancak hala ona basma şansı var. İsmail ise bu oyuncuya epey yaklaşmış ve kaleye kadar o oyuncunun kademesine girebilir. Artık asıl tehlike ortada boş olan iki Gençlerli oyuncuda ve Hilbert bunları farkedince Necip’in alanına koşu yapan Gençlerli oyuncuyu takip etmeyip bize göre sağda kalan alanı kapatmaya başlıyor. Ancak Necip arkasına koşu yapan Gençlerli ile şu anda kadrajda olmayan ve bize göre soldan gelen Pektemek’in (ki kendisi pozisyonun başlangıcında baktığı yön itibarıyla Pektemek’i en rahat görebilecek kişi) alanını kapamak yerine ileriye hamle yapıyor.

Yukarıda İsmail sarfettiği çabanın karşılığını alıyor ve toplu adamı yakalamış durumda. Ortadaki Gençlerli oyuncular hala boş durumdalar, ancak Hilbert onların önüne atılacak bir topu kapattmış ve buna ek olarak Almeida da, Toraman da kaleye kadar yakalayabilecekleri bilinmese de arayı epey kapatmış durumdalar. Ernst çalımı yedikten sonra topla ilerleyen oyuncuya uzak düşmüş olsa da kademeye girebilecek bir konumda. Ancak Necip’in muhtemelen topla ilerleyen oyuncudan topu çalma amaçlı zamansız ve gereksiz hamlesi hem kendisini hem de Ernst’i atıl duruma düşürüyor.

Ve Gençlerli oyuncu çok başarılı bir hareket yaparak herkes topu bize göre sağa atmasına beklerken topu bize göre sola çıkartıyor. Gerçi muhtemelen pası attığı oyuncu golü atacak olan Pektemek değil, dairede bekleyen Gençlerli oyuncu ve nitekim önce o oyuncunun topa hareketlendiğini görüyoruz yukarıda. Bu arada ortada boş olan Gençlerlilerden biri Ernst ile Hilbert’in ortasında hala boş sayılabilecek bir durumda. Ancak bize göre en sağdakini Almeida insanüstü bir gayretle büyük oranda kapamış. Kovaladığı adamın pası vermesiyle atıl konuma düşen İsmail zaten tökezleyip düşüyor, Necip de yaptığı gereksiz hamle yetmiyormuş gibi bir de kolunu kaldırarak ofsayt demeye çalışıyor.

Pasın atıldığı Gençlerli oyuncu çok akıllıca bir hareket yaparak geriden daha da fuleli bir şekilde gelen Pektemek’e topu bırakıyor ve böylece hem olası bir ofsaytı önlüyor hem de rakip kaleye daha hızlı gidebilmelerine olanak sağlıyor. Hilbert ve Almeida olası bir pas anında devreye girebilecek konumdalar, ancak bunlar dışındaki hiçbir futbolcumuz artık devreye girebilecek pozisyonda değiller (belki Ernst Tony Parker modeli afterburner açarsa bir şeyler yapabilir). Bu arada Necip yaptığı hamleyle pozisyonu yarattığı yetmiyormuş gibi bir de Toraman’ın önünü keserek Toraman’a zaman kaybettiriyor, gerçi bu pozisyonun bitişini düşününce bir şey değiştirmez aslında ama yine de düşüncesizce yapılan bir hareketin zincirleme ne kadar çok etkisi olabileceğini göstermek için kusursuz bir örnek. Bu arada Almeida’nin vücudunun aldığı şekilden geriye koşmak için nasıl efor sarfettiği net bir şekilde anlaşılıyor.

Pozisyon artık büyük ölçüde şekillenmiş ve bu karenin bir önceki kareden futbolcularımız açısından pek bir farkı yok. Ancak bu karede gole sebep olan etkenlerden birisi daha belli oluyor ve Rüştü’nün kalenin neresinde olduğuna bakışı olduğu görülüyor. Nitekim Pektemek gol vuruşunu yapacakken uzak direğe vurabilmesi son derece zorken yakın direk buradan da görülmeye başlanacağı gibi fazlasıyla açık ve Pektemek de bu fırsatı kaçırmayacak.

Ve infaz anı. Hilbert cansiparane bir şekilde Pektemek’in önüne kayıyor, ancak geç kalıyor. Almeida inanılmaz bir şekilde ortadaki boş oyuncuya da yetişmiş ve aynı zamanda bize göre sağdaki oyuncuya pas kanalını da kapatıyor. Toraman ve Ernst’in zaten yapabilecekleri çok bir şey yoktu, ancak geriye koşabilmişler. Ancak en acıklı olan şu ki pozisyon başlangıcında en geride olan 2 kişiden biri olan Necip’in ancak gölgesi kadraja girebiliyor. Pozisyon başlarken kendisinden 50-60 metre önde ileriye hareketlenen Almeida’nin pozisyon bitişinde 9-10 metre gerisine düşmüş durumunda ve bunun tek sebebi de topu çalma güdüsüyle ileriye attığı birkaç adım.

Özetle altyapıdan çıkması, bu yaşta kendisinden beklenmeyecek derecede olgun karakteri ve futbolu benim de çok hoşuma gidiyor, ancak Necip’in bu top odaklılığı defansa yönelik bir orta saha için çok ciddi bir sorun. Necip’ten tam anlamıyla faydalanabilmek için ya arkasında onun bu gereksiz hamlelerinin sigortası olabilecek pozisyon bilgisi ve oyun zekası yüksek daha defansif bir orta saha olmak zorunda (ki ne yazık ki bunun için Aurelio’dan başka bir alternatifimiz yok şu anda) ya da Necip’in bu alışkanlığından kurtulması için ciddi çaba sarfetmesi gerekiyor.

Bir sözüm de Bobo’ya. Şu anda seni en çok savunanlar bile sahaya ilk çıktığın maç olan Diyarbakır’da seni eleştirirken, ben topa kafa vuramadığın bir pozisyonda sadece topa gidişine dikkat çekerek, bu çocuk iyi santrafor olacak diye seni savunuyordum. Ancak şu sözleşme sürecini yönetiş şeklin, özellikle eşinin sürekli bu konuda konuşuyor oluşu ciddi derecede canımı sıkıyordu. Sahaya koyduğun performans açısından da gol kaçırman falan zerre umrumda değil, bugün herkesin sayıkladığı Forlan ManU’dayken Juventus’a kacirdigi golu burada kacirsin, anında Guiza 3 muamelesi gorecektir. Sonuçta Juninho’nun alternatifi olan Kleberson’u yere yatmayan ön libero olarak lanse eden bir ülkede futbol konuşuyoruz da, ancak 70 dakikadır sahada olan Almeida şu pozisyonda şu eforu sarfediyorken sen oyuna girdiğinin 5. dakikasında geri koşmaya tenezzül etmezsen üzgünüm ama sana olan gönül bağlarım fena halde gevşer, bilgin olsun.

Beşiktaşlı Taraftar Adedi

Guti Ersan Hasta Ziyareti

Zaman zaman Beşiktaş taraftar adedinin giderek azalacağı gündeme gelir, “kaç senedir şampiyon olamıyoruz, yeni nesil neden Beşiktaşlı olsun?”, “kadroda takım tutmayan çocukları Beşiktaşlı yapacak yıldız yok” minvalinde argümanlar havada uçuşur. Bunları duydukça da benim tüylerim korkudan diken diken olur. Bu şekilde Beşiktaşlı olması istenen yeni nesillerin yarın öbür gün tribünde hakim konuma geldiğini hayal ederim ve içimi bir anda bir endişe kaplar. Ama sonra bir anda hayal etmeyi bırakır ve ülkenin gerçeklerini düşünürüm. Galatasaray ve altyapıdan çıktığı halde haklı olarak artık bu ülkeden acilen kaçmak zorunda kalan Arda gibi somut bir örnek ortadayken başka bir şey söylemeye gerek bile kalmaz. Yeni neslin Galatasaraylı olmasını 4 sene üst üste şampiyon olmaya ve UEFA Kupası kaldırmaya bağlarsanız başarı olmadığı anda kendi kendini yakıp yıkan bir camia haline gelmeniz kaçınılmaz hale gelir ve şu anda yaşananlar da bundan ibarettir.

Guti Ersan Hastane Ziyaretinde

İşte bu nedenle bu resimler benim için çok kıymetlidir. İlgiye muhtaç bir çocukla ilgiye en muhtaç anında bu şekilde ilgilenirseniz o sizin şampiyonluk adedinizi veya kadronuzdaki adamın piyasa değerini ya da geçmiş kariyerini hatırlamaz, kötü gününde yanında olduğunuzu hatırlar ve o da muhtemelen kötü günde takımın yanında olan bir taraftar haline gelir. O yüzden bu yapılanlar sportif başarı haberlerinin arasında kaynayıp gitse de o başarılardan çok daha kıymetli. Emeği geçen herkese teşekkür etmek lazım.

Bununla bağlantılı olarak şunu da söylemeden geçmemek lazım. Quaresma tamam çok yetenekli futbolcu, sahada onu izlemek keyif, ama bugüne kadar bana en çok keyif veren hareketleri hep saha dışında oldu. Dün o engelli arkadaşa formasını verdiğinde elemanın suratında oluşan mutluluk her şeye bedeldi. Fenerliler ve dün bir örneğini gördüğümüz Fenerli çakmalarının çok rağbet gösterdiği bir örnek üzerinden bitireyim, dün o sahneyi gördükten sonra sahada 8 yemiş olsak umrumda olmazdı. Ben bu yüzden Beşiktaşlıyım, siz sahayı kazarak maç kazanmaya sevindiğiniz için Fenerlisiniz!

Son sözü de güzide medyamıza ayırmak lazım, bu ülkeden kaçırmak için seferberlik ilan ettiğiniz bir başka değer Guti bar çıkışı yakalansa spor programlarından magazin programlarına kadar her yerde flaş haber olur, ancak bakalım bu ziyarete haber değeri verecek kaç program çıkacak? Topunuzun köküne kibrit suyu!