Geçen hafta Akatlar’daki Dexia Mons maçında kişisel taraftarlık tarihimde yeni bir ilki yaşadım ve yerinde izlediğim bir Beşiktaş maçını sıfır taraftarlık tepkisiyle tamamladım. Geçmişte maçın önemine ve gidişatına göre bazen bağırmaktan başım ağırana kadar tezahürat yapar, bazen polis aramasından çeşitli yöntemlerle geçirdiğim düdüğü rakip hücum ederken çalarak rakibi değilse bile etrafımdakilerin kulaklarını etkiler, bazen aşırı tepkiler verir, bazen de sakin şekilde izleyip çıkan oyuncuları alkışlamak, iyi bir serinin ardından rakibe mola aldıran takımı kenara gelirken ayakta alkışla karşılamak gibi mütevazı katkılar yapardım. Önceki üç yılda da takımdan bir beklentim yoktu ama salona girip taraftarın arasına karıştıktan sonra bir noktada kayıtsız kalamıyordum ve eskisi kadar heyecanla olmasa da en azından anlık tepkiler veriyordum. On gün önceyse şişenin dibinde hiçbir şey kalmadığını farkettim.
Bu durumdan ötürü gurur duyuyor, tribünde gole sevinmeyen teknik direktör gibi oturmayı havalı buluyor değilim. Yaşım ilerledikçe takım taraftarlığının anlamsızlığını keşfetmiş ve kendime çekidüzen vermiş de değilim; daha geçen sezonun başlarında bir futbol maçında attığımız golden sonra ev halkından -bilmemkaçıncı kez- daha insani tepkiler vermem gerektiği uyarısını aldım. Hadi futbol takımı için de artık hislerimi kaybettiğimi itiraf edeyim ama diğer taraftan NBA başlasa Lakers maçlarını yine kendimi paralayarak seyredeceğim. Yani taraftarlık virüsü vücutta gezmeye devam ediyor. Benim problemim Beşiktaş’la…
Mesele basketbol takımının iyi olmaması kadar basit değil; okurken bir yandan “iyi gün taraftarı” damgasını hazırlayanlar varsa bunu baştan söyleyeyim. Öyle olsaydı basketbol takımını kovalamaya belki hiç başlamazdım çünkü 1997’de Ahmet Fetgeri’de ilk kez Beşiktaş’ın bir basket maçına gittiğimde takım bugünkünden daha iddialı değildi. Ya da başlasam bile çoktan ilgimi kesmiş olurdum çünkü aradan geçen neredeyse 15 yılda çoğunlukla pek iyi olmayan, şampiyonluğu telaffuz bile ettiremeyen kadroları izledik zaten. Fakat her sene ana rotasyonunun neredeyse tamamı değiştirilen kadrolara, benimser gibi olduğunuz hiçbir oyuncunun ikinci seneyi görememesine dayansanız bile, yöneticilerin haklarını korumaktan geri adım atmayan oyunculara açıkça eziyet edişlerini, spor camiasının en düzgün karakterlerinden biri olan takım kaptanına söyledikleri terbiyesizce sözleri ve bütün bunların ardından hiçbir şey olmamış gibi devam edebilip, sezonun ortasına bile gelmeden takımdan ayrılacak iki tane oyuncuyla hala taraftarın büyük bölümünün aklını alabildiklerini gördükten sonra “Eeh, ne haliniz varsa görün be” diyorsunuz. Demeyenlere, hala heyecan duyabilenlere saygım var elbette; herkes benim gibi tepki vermeli gibi demiyorum. Ama kendi adıma artık sadece önümde oturanlar ayağa kalkarsa ben de ayağa kalkıyorum, sahayı görebilmek için.
Yazık ki sahada da görmeye değer çok fazla şey olmuyor, muhtemelen sezon boyu da pek olmayacak. Salı günü Belçika’da alınan, daha transfer dönemindeki abukluklardan başlayarak, takımın sahada gösterdiği hazırlıksızlığına kadar yapılan bütün yanlışlarla hakedilmiş bir sonuç. “Beşiktaş ismini dünyaya tanıtmak” gibi kulağa hoş gelen lakin altı boş bir hedef doğrultusunda Deron Williams, Kobe Bryant, Kevin Durant gibi isimlerle içeriye dışarıya şov (İbo Şov) yapıldıktan sonra sezona sekiz kişilik bir rotasyonla girilebildi. İşin komiği, o sekiz adamdan iki tanesi de (ki bir tanesi takımın en önemli oyuncusu) tahminen bir ay içerisinde çantaları toplayıp esas takımlarına dönecekler. Sorulduğunda Ergin Ataman “Deron Williams gittiğinde yerini boşta en iyi kim varsa onunla dolduracağız” diye rahat rahat cevap veriyor. Herhalde Chris Paul, Derrick Rose falan boşa çıkacaklar tam o dönemde, bizim haberimiz yok. Taraftarın bir bölümü zaten “Ya ne vıdıvıdı yapıyorsunuz, Deron Williams’ı izleyeceğiz, keyfini çıkarın” kafasında. Umarım çok eğlenmişlerdir iki Dexia Mons maçında izledikleriyle. Salonda da gözlemlediğim kadarıyla Deron Williams kitlesi ağır basıyor; diğer oyuncular girip çıkarken birkaç kişiden cılız alkışlar gelirken, sadece D-Will adam gibi destekleniyor. Düşününce, Deron için salonda yer alanların yanında ben bu halimle bile daha faydalı bir taraftarım.
Deron Williams demişken, takımda organizasyon namına en ufak bir şey olmadığı, kendisi de muhtemelen NBA takvimine ayarlı çalıştığı için (lokavt olmasa NBA hazırlık kampları daha 5-6 gün önce başlamıştı) fark yaratmak falan bir yana, sıradan bir oyuncu gibiydi iki maçta. Formda olsa ve sezon boyu Beşiktaş’ta kalsa bile takımı çok yukarıya çekmesi zor çünkü oyuncular maçtan önce bir araya gelmiş gibi gözüküyorlar çoğu zaman. Dexia-Mons gibi tırt bir takıma karşı koca bir son çeyrek boyunca panikten kurtulup düzgün oynayabildiğimiz bir tane set olmadı. Takımın hücumda “ağırlıklı olarak Deron, o yorulduğu ya da iyi savunulduğunda da Marcelus ve David birebir zorlasınlar, yardım gelirse boşa çıkarsınlar, nadiren de uzunları postta birebir oynatmaya çalışırız”dan başka bir planı yok gibi. Bu yapı içerisinde Erceg de sıradanlaşıyor ve yedek bekleyen Adem Ören’den fazlasını vermesi zor bir oyuncu haline geliyor. Savunma daha da içler acısı; sezon boyu üst düzey takımlarla oynadığımız hiçbir maçta 80’den az yemeyiz gibi gözüküyor. Semih Erden’in takıma oturmasıyla kolay kolay çözülebilecek bir sorun değil bu, kaldı ki Semih’in böylesine dağınık bir takımda ortama ayak uydurmayacağı ve toparlayıcı oyuncu olacağı konusunda epey şüpheliyim.
Duygularını aldırmış birisi olarak açık ve acı konuşayım, bu takımın bol keseden atılırken ağızlardan çıktığı gibi şampiyonluk mücadelesi falan vermeyeceği zaten aşikar da, normal sezonu altıncı bitirip play-off’ta Galatasaray tarafından süpürülen geçen seneki takımdan daha iyi olması bile zor. Deron gitse de, rüyasında Baba Hakkı’yı görüp Beşiktaşlı olmaya karar vererek kalsa da… O yüzden lokavt biterse, Deron eyvallah derse, takım habire yenilirse, tavsiyem siz de benim gibi yapın, takmayın. Üzüleceksek, o maça bu maça değil, Fener ve Galatasaray Euroleague oynarken içinde bulunduğumuz hale üzülelim.













