Lafı hiç dolandırmadan en son söyleyeceğim şeyi baştan söyleyeyim : Hakim düzen kapitalizmse; siyaset de, futbol da, toplum da temiz olamaz. Son şike soruşturmasındaki gibi isimlere, kulüp ya da yöneticilere ya da salt fulbola odaklı bir bakış açısı bizi doğruları görebileceğimiz bir anlayıştan uzaklaştırır.
Temel düsturu “gölgesi para etmeyecek ağacı kesmek” olan piyasacı anlayış insanların iliklerine işledikçe, futbol gibi temel amacı insanlara heyecan ve zevk vermek olan bir oyun da sponsorların, bahis şirketlerinin kucağında bir rant merkezine dönüşür ve sporla alakalarının ne olduğunu asla çözemeyeceğiniz mafyavari iş adamlarının kulüp başkanlığı yaptığı, onların iktidar güçlerini sınayıp ticari ilişkileri için bir araç olarak kullandığı, medya tarafından körüklenen gözü dönmüş fanatikliğin alıp yürüdüğü bir ortamda en basit zevkimizden mahrum kalma noktasına ilerlememize sebep olur. Hatta kimbilir belki de bitiş çizgisini çoktan geçtik bile…
Eğer gerçek bir futbolseverseniz, takımınızla ilgili hayalleriniz kupalardan ya da şampiyonluklardan çok o formaya gönül vererek sahip çıkan, o kulübün değerlerine, tarihine saygılı, takım olmanın bilincine varmış oyunculardan kurulu dürüst bir şekilde sahada mücadelesini verip kolektif anlayışla mücadele eden bir takım, takımına sahip çıkan ve her zaman hak edene hak ettiği değeri veren bir taraftar ve tüm bunların farkında olup kulübü o doğrultuda yöneten bir yönetim anlayışıdır. Tüm bunları bir kenara bırakın, sevdiğiniz takımın formasını giymiş oyuncuların yeşil çimlerde verdiği emek ve mücadeleyi izlerken tribünlerde sevginizi haykırmak bile yeterli değil midir?
Beşiktaş taraftarı özelinde bu piyasacı neoliberal anlayışın hayatımıza etkilerini şöyle bir özetlemeye çalışayım : Açıklanan kombine
bilet fiyatlarına bir bakın; artık tribünde istenen şey zamanını ve emeğini hiçbir çıkar gözetmeden sadece sevdiği için takımına veren taraftar değil, parayı basıp kombinesini alan, orjinal formasını giyen, takımının parayı basıp aldığı yıldız oyuncularla caka satan, numarası belli koltuğunda stadta önüne sunulanı tüketip “tribünde takılmayı” bir etiket olarak belleyen bir taraftarlık anlayışı oturtulmak isteniyor. Dün Akaretler semtini adım adım halktan soyutlayıp burjuva mekanı yapan, semtin gençlerinin asla oturtulmayacağı kafelerle donatan, asla giyinemeyeceğimiz italyan markalarıyla süsleyen, kaldırımları parselleyip park yerine dönüştüren zihniyet bugün de açıkça ”paran yoksa tribünden de defol” diyor. Serdar Bilgililerin, İsmail Ünalların Beşiktaş ismini kullanarak nerden nereye geldiğini, bu isim sayesinde nasıl kişisel çıkarlar elde ettiklerini şöyle bir düşünün.
Sonuç olarak bugün hemen hepimiz ülke futbolunun yozlaşmasının ete kemiğe bürünmüş halleri olan Aziz Yıldırım’ ın, Şekip Mosturoğlu’ nun, Bülent Uygun’ un düştüğü hali uzaktan zevkle izliyoruz ama bu isimlerin yerlerini Sinan Engin, Ergun Gürsoy, Faruk Süren, Yurdeşen Karahasan, Mehmet Ali Yılmaz alsaydı hangimiz şaşırırdık? Şu bir gerçek ki hakim zihniyet değişmedikçe bu adamların yerini başkaları alır, yıllar sonra bir de bakmışsınız ki taraftar arasındaki rekabet ”siz daha çok küme düşürüldünüz” e dönmüş, pisliğin, ahlaksızlığın, ikiyüzlülüğün toz bulutunda debelenip dururuz. Onun için her şey önce bu kurtlar sofrasından kalkmakla, çarka çomak sokmakla başlayacak.

























