Yazar Arşivi

Haydi Kadınlar Eller Çapraza!

Profesyonel Futbol ve Disiplin Kurulu Gaziantepspor maçındaki küfürlerden dolayı İnönü Stadyumu’nu erkek seyirciye bir kez daha kapattı. Şimdi iş kadınlarımıza düşüyor. Bu bir tarihi fırsat aslında. Beşiktaş tarihinin en büyük utanç kaynağını, yüzsüzlük abidesini tefe koyma zamanı geldi. Gün bugündür ve fırsat sizin kollarınızda. O gün tribünlerde protestoyu engellemeye çalışan “ağır abiler” olmayacak, parayla tutulmuş zorbalar aranıza sızarak yeter diyenin üstüne çullanamayacak. Maçtan sonra kimse sizden satılmış taraftar diye bahsedemeyecek. Gazeteler muhalefetin askerleri diye sizden bahsedemeyecek. Çünkü siz, küfürden kapatılan bir stadyumun çocuklardan ve kadınlardan oluşan rengi olacaksınız, sizden daha masum bir topluluğu kimse bulamaz.

İşte o yüzden gün, elleri havaya kaldırıp çapraz yapma vaktidir. Gün, stada girdiğiniz ilk dakikadan çıkacağınız son dakikaya kadar tezahüratlarda olduğu gibi protestonun da en afillisini, en delikanlısını dosta düşmana gösterme günüdür. Gazanız mübarek olsun! Beşiktaşımız bu kirlilikten kurtulsun!

Açıkçası, ilk geldiği gün Carvalhal’e ve söylediklerine önyargılı yaklaşmıştım. Daha ayağının tozuyla takımla ilk antremana çıkan Carvalhal, basın mensuplarının taze sorularına enteresan cevaplar vermişti. İçlerinden en ilginci ise takımın 4-3-3 oynayacağı yönündeki kesin saptamasıydı. Her ne kadar takımla ilgili daha önce bilgi almış olsa da Beşiktaş’ın başına tepeden inme getirilmiş bir teknik direktörün, kadro yapısını birebir analiz etmeden sıcağı sıcağına böyle açıklamalar yapması hoşuma gitmemişti. Fakat geçen zaman içinde Carlos hoca hem o nevi şahsına münhasır kişiliğiyle hem de yanlıştan çabuk dönüp doğruları bulabilen yapısıyla takımdaki yerini sağlamlaştırmayı başardı. Bu yazıda mümkün mertebe bugüne kadar ortaya koyduğu performansla hocanın artılarını ve eksilerini içeren bir özet bulacaksınız.

Her şey bir yana, Carvalhal’in Tayfur Havutçu’nun hassas durumuna rağmen koltuğunu koruyabilmiş olması bile büyük bir başarıdır kabul etmek lazım. Kamuoyu tarafından her açıdan mağdur konumuna sokulan, haksızlığa uğrayanların başkenti olabilecek düzeye gelmiş Tayfur’un -ki ek klasörlerde beyefendinin karakteri hakkında çok derin bilgilere sahip olduk- tahliye olduktan sonra hayatını ve kariyerini adadığı Beşiktaş teknik direktörlüğüne el sürememesi Carvalhal’in camiada ulaşmış olduğu etkinliğin en güzel örneğidir. Emanetçiden kalıcıya giden o meşakkatli yolda işte Carlos’un artıları ve eksileri:

ARTILARI

-Türk futbolunun tam anlamıyla kaosa sürüklendiği, şike soruşturmasıyla dalgalandığı bir dönemde Mendes’in tavsiyesi üzerine Beşiktaş’a teknik direktör yapıldı. Beşiktaş’ın genç oyuncularıyla ilgilenmesi, Portekizli oyuncuların takım içindeki iletişimini olgunlaştırması için düşünülen adam bir anda takımın teknik patronu oldu. Kariyerinde büyük başarılar yok, mesleğinin çok başında bir adam. Türkiye’de cadı kazanı kaynarken, neyin ne olacağı belirsizken bu ateşten gömleği giymek bile yürek ister. O gömleği giyip de her türlü halde sakinliği korumak da ayrı bir yetenek gerektirir.

-Zaten hepimiz biliyoruz, klişe gibi bir ifade oldu artık ama yazmak lazım. Carlos Carvalhal duruşuyla, mimikleriyle, tavrıyla aşırı sempatik bir adam. İnsani ilişkileri üst düzeyde, naif bir yapısı var. Saha kenarındaki anlık görüntülerde bile seyirciye, taraftara bu sıcaklığı aktarabilen adamın varın futbolcularla ilişkisini düşünün. Gerginliğin, kaosun had safhada olduğu günlerden bu yana Beşiktaş’ın belki de en çok ihtiyaç duyduğu şey saha kenarında böyle sevimli ve sıcak bir insanın olmasıydı ve Carlos bunu tam anlamıyla yerine getirdi.

-Sezonun ilk yarısında ilk önce Guti’ye daha sonraları ise Fernandes’e uyguladığı katı kurallar çok konuşuldu, çok eleştirildi. Açıkçası bugün gördüğümüz tabloda hem Guti’nin gitmesi hem de Fernandes’in adeta kendisini revize ederek takıma dönmesi her açıdan fayda sağladı. Guti fiziksel olarak bitmiş haldeydi ve bu takıam ne ayzık ki Ailton kadar bile faydalı olamadan ülkesine gitti. Fernandes ise İstanbul gecelerinde kariyerinin ortasında, en verimli çağında yok olmak üzereyken Katar ülkesine top koşturmadığının farkına vardı. “Guti’yi bile takımdan gönderebilen hoca” yaftası onu kendisine getirdi. Gece hayatına hangi tempoyla devam ediyor etmiyor bilmiyoruz ama Fernandes sahada sadece ayaklarıyla değil kafasıyla da oynuyor. Carvalhal’in bu konuda aslan payına sahip olduğunu söylemek lazım.

-Carlos’un en büyük artılarından birisi de yükske bir egoya sahip olmaması. Bu sayede hatalarını kolayca görebiliyor ve yerine doğruları koyabiliyor. Kafasının dikine giden Schuster, sırf birilerinin lafına uydu denmesin diye şapkadan envai çeşit tavşan çıkaran Denizli gibi yakın geçmiş örnekleriyle mukayese edildiğinde Carvalhal’in kıymeti daha da çok anlaşılıyor. Sezon başında sırtını kağıt üstündeki yetenekli isimlere dayayan hoca, zaman içinde tek tek oyuncu seçimindeki yanlışlarını düzeltmeye başladı. Takımın dinamosu Ernst, üç ciğerli cengaveri Hilbert, müthiş çalışkan çocuk Veli Kavlak gibi isimler formsuz adamların yerini aldıkça takımın iskeleti oluşmaya başladı.

-Geri dörtlüde yakalanan kimyayı hiç bozmaması da önemliydi. Kendisi farkında mıdır bilmiyorum ama Türkiye’de -göbekteki iki stoper başta olmak üzere- savunma dörtlüsünü oturtan her takım ya şampiyon olur ya da şampiyonluğa oynar. Artık bugün sokaktaki adam rahatlıkla Beşiktaş’ın geri dörtlüsünü ezbere sayabiliyor.

-Yoğun maç trafiğine rağmen takımın birkaç maç haricinde oyunun içinde kalmasını sağladı. Bu noktada, teknik ekipte yer alan diğer çalışanlarla iyi bir ilişki yakaladığını söylemek lazım. Roland Koch ve Zafer Öğer başta olmak üzere ekibiyle uyum içinde çalışıyor.

-Basına vermiş olduğu demeçlerde (yazının başında belirttiğim ilk gün kazasını saymazsak) genelde ayağı yere basan, makul açıklamalar yapıyor. Özellikle Gençlerbirliği karşılaşmasından sonra mağlubiyetin bütün yükünü üzerine alması, takımın o şoku çabuk atlatmasını sağladı.

EKSİLERİ

-Carlos Carvalhal, risk almayı sevmiyor. Hatta sevmiyor kelimesi yetersiz gelebilir, risk onun için muazzam derecede korkutucu ve zor bir kelime. Kördüğüme dönen birçok maçta eline çok uygun fırsatlar geçmesine rağmen riske girmemesi, maçın seyrini değiştirecek harekette bulunmaması Beşiktaş’ın puan veya puanlar alabileceği bazı maçlardan elinin boş dönmesine sebep oldu. Beşitaş bütün maçlarına tek bir planla, ve sürpriz içermeyen yedek kulübesiyle başlıyor. Bir takımın hangi dakikada hangi oyuncuyu değiştireceği artık kalıplaşmışsa, birçok taraftarın öngörüsü sürekli tutuyorsa kötü başlanan bir maçı Beşiktaş’ın çevirmesi çok zorlaşmış demektir. Türkiye gibi bir ligi hesaba katarsak, söz konsuu geri dönüşlerin ne kadar önem arz ettiğini tekrar yazmaya gerek yok açıkçası. Sırf bu açıdan bile Carlos’un riskli oyuna, ikinci hatta üçüncü bir plana hazırlık yapması gerekiyor.

-Beşiktaş, rakip kim olursa olsun golü attıktan sonra kimlik değiştirerek kabuğuna çekiliyor. Bütün takım sözleşmiş gibi orta saha çizgisinin gerisine çekiliyor ve rakibinin rahat top yapmasına izin veriyor. Bu hatanın üstüne  Carvalhal bir hata daha yapıyor. Bu savunmacı ve ürkek oyun yapısıyla birlikte; ileri uçta maç boyunca örselenen, fiziki düşüş yaşayan ve kontra oyuna açık olmayan hücumcular sahada kalmaya devam ederken Pektemek, Holosko gibi alternatifler ya hiç oyuna alınmıyor ya da iş işten geçtikten sonra değişiklik yapılıyor.

-Mustafa Pektemek ilk onbirde sürekli şans bulmamasına rağmen şu an Beşiktaş’ın en skorer futbolcusu.  Üstüne üstlük ait olduğu bölgenin dışında, birçok maçta kanat oyuncusu gibi kullanılıyor. Ankaragücü maçında çok net bir şekilde gördük, maçın en istekli arzulu, mücadeleci futbolcusu Mustafa Pektemek idi. Fakat arkasındaki bek Ekrem Dağ’ın da kötü oyunuyla Mustafa bütün eforunu sahaya aktif olarak yansımayan kanat savunması ve koşusuna harcamak zorunda kaldı. Halbuki Almeida ile doğrudan gole dönük oynasaydı Beşiktaş yok yere iki puanı lig sonuncusuna bırakmayabilirdi. Carlos’un Pektemek örneği başta olmak üzere bazı oyuncuların en fazla verim vereceği pozisyonu tespit edememesi ciddi bir eksiklik. Ha keza Ekrem de örnek verilebilir. Kanatta hücumcu olarak iyi bir alternatif olan ama hiçbir maçta bek olarak başarı gösteremeyen Ekrem’in Hilbert’in sakatlığında sürekli kadroda yer alması ve Tanju’nun hiç denenmiyor olması garip bir durum. Orta sahanın ciddi anlamda yorulduğu birçok maçta Burak ve Alves ikilisinin hiç düşünülmemesi de kadroyu kısırlaştırıyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün, kısaca kadro derinliği çok verimli kullanılmıyor.

-Carlos’un play-off hakkındaki görüşleri pek hoş değil. Portekizli hoca, ilk dörde girmeyi en önemli hedef olarak belirtiyor. Halbuki bugünün lig tablosuna baktığımızda bile Beşiktaş’ın ilk dörde girme şansının yüzde doksandan fazla olduğunu net bir şekilde görebiliyoruz. Bu açıklamanın ister istemez takımda bir rehavet yaratması söz konusu olabilir. Play-off’a giden yolda ligi lider bitirmek hedefi Beşiktaş’ın konumuyla daha uygun bir içerik olurdu açıkçası.

-Futbolseverlerce Braga genelde kolay bir rakip olarak lanse ediliyor. Carvalhal’in doğduğu, büyüdüğü, top koşturduğu, hocalığını yaptığı memleketin takımıyla rakip olmamız bir avantaj olarak görülüyor. Biraz da şeytanın avukatlığını yapmak lazım aslında. Yakın geçmişten bir örnek vermek istiyorum. Beşiktaş, Lucescu ile altın çağını yaşadığı dönemde iki yıl üst üste Lucescu’nun Lazio takıntısı yüzünden Avrupa’da daha ileriye gitme şansını elinden kaçırdı. Lucescu’nun eski takımı Lazio, söz konusu dönemde asla bizden çok güçlü bir takım değildi. Beşiktaş, her zamanki takım kurgusuyla rahatlıkla rakibini eleyebilecekken Luce’nin rakibini aşırı ciddiye alıp bambaşka taktiklere, kurgulara yönelmesi Beşiktaş’ın başını yaktı. Aynı şey Carlos’ta neden yaşanmasın? Bir takımı hafife almak pekala sıkıntı yaratabilir ama aşırı ciddiye almak da aynı oranda probleme sebep olmaz mı? Bu kısmı da Carvalhal’in kesin bir eksiği değil de  dezavantaj olma ihtimali olarak değerlendirmek gerekiyor.

Portekizçeriler!

Hayırlı İşler Ömer Güvenç

Ömer Güvenç’i hiçbir zaman sevmedim. Mesleğini de iyi yaptığını hiç düşünmedim. Yıllardır futbolun kalbinin attığı Lig Tv’de muhabirlik yaparak bu işten para kazanması ve hatta Beşiktaş’ın muhabirliğini yapması bir taraftar olarak bana hep acı vermiştir.

Şike iddianamesinin ek klasörleri ortaya dökülünce her hareketi, her sözü negatif olan bu şahsiyetin bambaşka meziyetlere sahip olduğunu da görmüş olduk. Beşiktaşlıyım deyip bu camiadan egosunu tatmin edenlerden biri daha gerçek yüzünü sergilemiş oldu.

Buyursun bundan sonra o kutsal gazetecilik görevini yapmaya devam etsin de görelim. Lütfen, kimseyi uğraştırmadan Ömer Güvenç kendisi istifa etsin Beşiktaş ismini de bir daha ağzına almasın.

AZİZ YILDIRIM: Efendim
ÖMER GÜVENÇ: Başkanım

A.Y.: He
Ö.G.: Şimdi gazetecileri çıkarttıktan sonra yaptığı şey antremanda oynattığı 11′i söylüyorum sana, Zabata
A.Y.: Gazetecileri çıkardıktan sonra Zabata
Ö.G.: Sağda Neil
A.Y.: Neil
Ö.G.: Göbekte Servet ile Gökhan
A.Y.: Servet, Gökhan, solda Hakan Balta
Ö.G.: Hakan ama Çağlar iyileşirse Çağlar’ı bekliyorlar banko Çağlar
A.Y.: He Çağlar iyileşirse Çağlar diyorsun
Ö.G.: Evet hemen önlerinde sağda Cana
A.Y.: Sağda Cana
Ö.G.: Solda Yekta
A.Y.: Yekta
Ö.G.: İleri üçlüde Kazım
A.Y.: İleri üçlüde Kazım
Ö.G.: Pino
A.Y.: Pino
Ö.G.: Culio
A.Y.: Culio
Ö.G.: Evet, Baroş
A.Y.: Baroş
Ö.G.: Baroş. Son antremandaki taktik çalışmasında yaptırdığı bu başkanım
A.Y.: Taktikte bunu yapmış öyle mi?
Ö.G.: Evet
A.Y.: Güzel, teşekkür ederim
Ö.G.: Estağfurullah, iyi günler iyi akşamlar başkanım

http://imageshack.us/photo/my-images/825/gaylk.jpg/


Maç Notları: Stoke City

-Beşiktaş’ın grubu lider olarak tamamlaması olası bazı güçlü rakiplerle karşılaşmasını engelledi doğrudur ama bir başka önemli avantaj daha var. Şubat ayında yapılacak ilk karşılaşmayı Beşiktaş deplasmanda oynayacak. Şayet grubu ikinci sırada bitirseydi ilk maç İnönü’de oynanacaktı. İlk karşılaşmanın deplasmanda olması her zaman avantajdır.

-Kuralar çekildikten sonra rakip takımın gazetelerinde Beşiktaş nasıl tanıtılacak? Yine her zamanki gibi taraftarımızdan övgüyle mi bahsedilecek, bireysel olarak birkaç yıldız futbolcunun isminden mi dem vurulacak? Yoksa oyun karakterimizden, yapımızdan bahsedenler olacak mı? Geri savunma dörtlüsünün başarısından, beklerin üç ciğerli olmasından, orta sahanın dinamizminden, istikrarlı iç saha performansından söz ettirebilecek miyiz? Belki de ufak bir ayrıntı olarak gözükebilir ama rakibin sizi nasıl tanımladığı gerçekten çok önemli bir unsur. Avrupa sahnesinde çok sık yer almamasına rağmen Stoke City’nin nasıl bir mentalite ile top oynadığını hepimiz az çok biliyorduk. Çünkü sahaya koydukları futbolun -her ne kadar negatif çağrışımların hepsini merkezine toplasa da- bir karakteri var. Uzun vadede dün geceki skora Avrupa’da alışmak istiyorsak bizim de bir oyun karakterinden artık söz ettirmemiz gerekiyor.

-Carvalhal, maç sonrası durgundu. Hafta içinde gelen sürpriz tahliye kararından sonra anlaşılan yöneticiler kendisiyle sağlıklı bir iletişim kurmamış. Kendisi de bir süre sonra ne olacağını tam olarak bilemiyor. Bu konuda şu an için alınması gereken en sağlıklı karar Carvalhal’in görevine devam etmesidir. Bunun başarılı performansla bir alakası yok aslında. Suçsuzluğuna benim de gönülden inandığım Tayfur Havutçu unutmayalım ki hala mahkemede aklanmadı. Beraat kararı gelene kadar görevine dönmemesi camia için daha hayırlı ve etik olacaktır.

-Fernandes’in bu muhteşem futbolunu Carlos kurallarına bağlayanlar var. Doğrudur, muhakkak etkisi olmuştur ama ben ondan ziyade Guti’nin gönderilmesinin böyle bir tablo yarattığını düşünüyorum. Gece alemlerinde beraber gezinen ikili olmalarını kastetmiyorum, sahada oynanan oyun açısından Fernandes, rol modelinin gölgesinden kurtuldu. Orta sahadaki önleyici ve geliştirici adam olma vasfını şimdi de yöneticilikle birleştirdi. Guti’nin oynamasa bile kadrosunda kalmaya devam ettiği bir takımda bu çözülmeyi büyük ihtimal yaşayamazdık.

-Beşiktaş’ın kadrosuna genel olarak baktığımızda çarpıcı bir gerçekle karşı karşıyayız. Her sene en az üç kişilik bir kontenjan olurdu bu takımda. Averaj altı oyuncular kontenjanı. Birçoğu iyi karakterli ve çaba gösteren adamlardan oluşurdu ama ne yapsalar da Beşiktaş’ın futbol düzeyine yetenekleri yetmediği için çıkamazlardı. Bugün Beşiktaş kadrosu taş gibi futbolculardan oluşuyor. Kötü oynayanlar elbet olacak, formsuzlar, adapte olamayanlar her zaman var olacaktır ama bu kadrodaki hiçbir futbolcuya Beşiktaş’ın futbolcusu değil diyemeyiz.

-Fernandes’in müthiş oyunuyla birlikte sahadaki futboluyla şaşırtmaya devam eden oyuncular da vardı. Veli Kavlak, her şeyiyle bu takımın bir parçası oldu. Mücadelesiyle, oyunu açan paslarıyla yine göz doldurdu. Simao’nun yokluğunda devraldığı sol kanadı çok efektif kullanmıyor doğrudur ama sırıttığını, zaaf gösterdiğini de kimse söyleyemez. Özellikle maçın en kırılgan anlarında bile ayağına top geldiğinde güven vermesi ve pozisyonu güvenli noktaya taşıması dikkat çekiyor. Kaleye çektiği şut sayısını azaltmasını söyleyenler var ben tam tersini düşünüyorum. Daha fazla şut çekmeli, daha fazla çalışmalı. Beşiktaş’ın kaleyi gördüğünde golü koklayan, şut çeken orta saha oyuncularına çok ihtiyacı var.

-Mustafa Pektemek, dünkü maçta attığı golün ötesinde ikinci yarıdaki tablonun değişmesine en büyük katkı sağlayan oyuncuların başında geliyordu. Almeida’nın koridorunu rahatlattı, oyunun rakip alanda daha elastik ve baskıcı olmasını sağladı. Carvalhal’in sezonluk performansında Pektemek’i neden ilk onbirde oynatmıyor eleştirisini getirmek pek mantıklı değil. Zira sezon başı çalışmaların büyük bir kısmına Mustafa sakat olduğu için katılamadı. Sezon başlangıcıyla birlikte nasıl bir maç temposu yaşandığı da malumunuz. Üç günde bir maç yapan, dinlenmeye dahi vakit bulamayan takımda Carvalhal hangi sağlıklı ölçütler üzerinden Pektemek’i değerlendirebilir ki? Şüphesiz, devre arasında takımın başında kalırsa Pektemek hazinesinin farkına gerçekten varacaktır.

-Hep savunma dörtlüsünün uyumundan bahsediyoruz, övgülerimizi sıralıyoruz ama bir gerçek var. Beşiktaş bu sezon oynadığı karşılaşmaların yüzde doksanında gol yedi. Özellikle son döneme baktığımızda her maçta öyle veya böyle gol yendiğini görüyoruz. Yenilen gollerin çok azı yerleşik savunma hatasından, savunma kurgusundan kaynaklanıyor. Genelde anlık kişisel hatalardan, konsantrasyon eksikliğinden kaynaklanan goller yeniyor.  İstikrarlı sonuçların alınabilmesi için gol yemeden bitirilen maç sayısını da artırmak gerekiyor.

-Son ve belki de en önemli ayrıntı. Beşiktaş’ın sezon başından beri skor avantajı sağladığında oyunun devamını getiremediğini bunun da özgüven ve inisiyatif eksikliğinden kaynaklandığını söylemiştik. Dün akşam oynanan maçta bu kötü ezber ilk defa bozuldu ve öne geçen Beşiktaş, oyunundan taviz vermedi. Topa hükmetmeye devam etti ve üçüncü golün peşine düştü. Sonuç olarak, bu takım her gün biraz daha üstüne koymaya devam ediyor. Bu devamlılıkta asıl şaşırtıcı olan şey ise hataların, eksiklerin çok iyi tespit edilmesi ve genelde doğru çözümlerin uygulanmasıdır. Umarız bu olumlu gidişat kısa metrajlı bir film olarak kalmaz. Uzun soluklu, gişe canavarı bir serinin başlangıcında olduğumuzu hayal etmek bile güzel, umarız hayallerimiz bir bir gerçekleşmeye devam eder.

Carlos Carvalhal Anketi


2 Maç Yazısı Arasındaki Fark

Bir tarafta yıllardır Beşiktaş muhabirliği yapan, Türk spor basınının en eski isimlerinden biri olan Bilal Meşe. Diğer tarafta son yıllarda ekranda daha fazla sık görmeye başladığımız, internetin ve ulaşılabilirliğin hediyesi, yeni nesil diye adlandırabileceğimiz  bir tedrisattan gelen Ali Ece. Belki de bir mukayese yoluna gitsek Ali Ece’nin televizyondan izlediği maç sayısının üç mislini, dünyanın dört bir yanında Bilal Meşe canlı gözleriyle izlemiştir. Ama iş yazı yazmaya gelince, analize gelince değişiyor.

Bilal Meşe, yılların birikimine rağmen Türkiye’nin en önemli gazetelerinden birinde inanılmaz düşük bir seviyeyle maç yazısı kaleme alıyor. Yazıda ne bir analiz var ne de bir tespit. Maçı stadyumdan izlemiş ortalama her taraftarın görebileceği şeyler, yazabileceği şeyler kaleme alınmış. “İki gol attık keyiflendik, iki gol yedik eyvah dedik, Quaresma geldi son dakikada ipten aldı coştuk…” işte yazının özeti budur.

Ali Ece ise daha başlıktan farkını ortaya koymuş: “Hilbert, Q7, Vedat Abi!” Hilbert tamam Q7 tamam da Rahmetli Vedat Okyar nereden çıktı acaba diye maraka düşerken yazıda işin aslı ortaya çıkıyor. Yazıyı okuduğunuzda sadece basit bir maçı değil nüktedan, hazırcevap, esprili, bilgili bir Beşiktaşlının takım üzerinden hayata bakışını izliyor gibi oluyorsunuz. Saf yetenek dediğimiz şey işte tam olarak budur.

Asıl niyetim isimler üzerinden kimseyi kimseye kırdırmak değil. Türk spor medyasının yüzde doksanından fazlası ancak Bilal Meşe seviyesinde yazılar yazıyor. Aslına bakarsanız Meşe’den daha kötüleri de var, belirtmek lazım. Sırf eski futbolculuğunun hatrına ismine köşelerde yer verilen “baba”lar, telefon üzerinden siparişle stajyer çocuklara yazılar yazdırıyor bu ülkede. Ernst’e hala Zago deme gafletini gösteren beyni bulanık adamlar tv kanallarında yöneticilik yapıyor, gazete köşelerinde fink atıyor. Ali Ece ve onun gibiler ise hala azınlıkta. Küçük yaştan beri futbola aşıklar, onlar için bu bir meslekten ve vazifeden öte bir şey. Kalbur üstü sayılabilecek bütün ülke futbollarını takip ediyorlar, interneti çok iyi kullanıyorlar, sahadaki futbolu ikili ilişkileri üzerinden değil gördükleri üzerinden yorumluyorlar. Daha yazılacak çok şey var ama sözün özü, Türk futbolseveri Ali Ece neslinin artmasını istiyor. Bu yazı da o istekliliğin biraz daha ön plana çıkması için yazıldı o kadar. Yoksa kimseyi hedef göstermek haddimiz değil böyle bilinsin…

Not: Ali Ece’nin yazısını buradan, Bilal Meşe’nin yazısını ise buradan okuyabilirsiniz…

Tel Aviv Deplasman Notları

-Dün akşamki maçtan sonra uzun süre herkes  -haklı olarak- Quaresma’yı konuşacak doğrudur ama en az onun kadar konuşulması, alkışlanması gereken bir diğer adam ise Hilbert’tir. 90 dakika boyunca oyundan hiç düşmedi, ters kademeyi başarıyla uyguladı, ataklara katıldı, koştu, mücadele etti ve hiçbir zaman yılmadı. Bu yılmama meselesi gerçekten önemli çünkü dün akşam oynanan maçın Gençlerbirliği faciasının kopyasına dönüşmemesi tamamen Hilbert sayesinde oldu. Yenilen iki golden sonra savunma hattı başta olmak üzere oyundan tamamen kopmuş bir takımda hala oyuna yönelik dikkatini bozmaması ve sürekli topu ileriye taşıma isteği Beşiktaş’ı başarıya ulaştırdı.

-Beşiktaş bir türlü maçı koparamıyor. Yeni bir örneğini de dün akşam yaşadık. Bu tablonun oluşmasında Beşiktaş’ın şizofrenik yapısının çok etkisi var. Çok kişilikli, birçok doğruya ve yanlışa aynı anda ev sahipliği yapan bir takım Beşiktaş. Maç içinde ilk 20 dakika ile ilk yarının bitiş düdüğüne kadar geçen süreç arasında tamamen bambaşka iki takım izledik. Futbolcular aynı, dizilişler aynı, hocanın doğrudan sahaya müdahalesi de yok. Hal böyleyken nasıl oluyor da oyuncu performansları bir anda zirve yapabiliyor, pas oranı iki katına çıkabiliyor? Hadi diyelim ki maçın başında bir konsantrasyon sorunu yaşandı, oyuna dahil olmakta zorlanıldı. Peki ikinci yarıda 60. ve 80. dakika arasındaki bocalamaya, yılgınlığa ne demeli? Beşiktaş bir maçta iki farklı öne geçse bile taraftarını, yedek kulübesini rahatlatamıyor. Üçüncü gole giden yol garip bir şekilde kapanıyor. Bu ani düşüşler ve yükselişler maçın tansiyonunu belirleyemeyen ve rakibin haşmetine göre şekillenen bir takım görüntüsünün ortaya çıkmasına sebep veriyor. Beşiktaş’ın asli sorunlarının başında işte bu dengesizlik yatıyor.

-Carvalhal’in galip takımı bozmama düşüncesi tam bir hayal kırıklığı. Şenol Güneş aynı hataya Inter maçından sonra Beşiktaş karşısında düşmüştü. İnsan en azından oradan ders alır. Beşiktaş’ın Trabzon’da sahaya çıkardığı kadro ve taktik o maça özel olmalıydı. Ama şimdiki görüntü değişti. Trabzon maçında sahanın en kötüsü olan Ekrem’e İsrail’de formayı tekrar vermek sırf kazanan takımı bozmamak düşüncesi ise yandı gülüm keten helva.

-Almeida dün akşam Beşiktaş kariyerinin en kötü maçlarından birini oynadı. Sadece kaçırdığı goller değil onun haricinde oyun boyunca hareketsiz kalması dikkat çekiciydi. Ciddi anlamda bir kondüsyon proıblemi var ve hala sakatlık psikolojisini tam olarak atlatabilmiş değil. Beşiktaş’ın oynadığı bu sistemde forvet pozisyonunda oynayan futbolcunun maç boyunca defansı ısırması, sürekli hareket halinde olması gerekiyor. Almeida’da bu özelliklerin hepsinin olduğunu pekala biliyoruz. Ama bilmediğimiz bir şey var. Gününde olmayan, beni oyundan çıkarın diye adeta bas bas bağıran bir oyuncunun 90 dakika sahada tutulması ve oyun içindeki onca gel-git’e rağmen yerinde çivilenmiş gibi kalması enteresan. 60. dakikada Almeida yerine girecek bir Pektemek de Holosko da bulacakları geniş alanda İsrail temsilcisine çok daha zorlu anlar yaşatabilirlerdi. Futbolcuyu kazanmak uğruna bazen kötü oynayan oyuncuyu sahada tutmak fayda sağlayabilir ama dün geceki deneme faydadan çok zarar getirdi. Almeida’nın son dakikalarda kaçırdığı o iki pozisyon bir futbolcuyu daha çok bunalıma sokar, güvensizliğe iter.

-Ve Quaresma. Beşiktaş’a geldiğinden beri uzun bir süre sonra sahadaki farkını, yıldız asaletini izleyenlere hissettirdi. Maçın başında yaptığı kritik hataya rağmen, gördüğü saçma sapan sarı karta rağmen, taraftar tam da üstüne oynamaya başlamışken tekrar ayağa kalkması ve Beşiktaş’a galibiyet getirmesi çok önemli. Daha da önemlisi ise son dakikada bütün ibreler hüsrana dönmüşken almış olduğu inisiyatifti. O pozisyon gol de olmayabilirdi ama işte Beşiktaş’ın Quaresma’dan tam olarak istediği şey buydu. Her şey bitti, oyun kilitlendi dendiği anda 7 numaranın tüm hışmıyla ve kıvraklığıyla ortaya çıkması ve rakibi nakavt etmesi ancak yıldız dediğimiz bir oyuncu hikayesiyle bütünleşebilir. Dün akşam son dakikada atılan gol, Uefa Kupası’na uzanan yolda atılmış bir Hagi golüydü. Hayalimiz, beklentimiz ise bu Hagi benzerliğinin kaderimizde yazılı olması ve  şanlı bir yürüyüşün başlangıcı olmasıdır.

İYİ POLİS

-Uzun zaman sonra ilk defa Beşiktaş’ın başındaki adamın, rakibini yerinde izleyerek incelediğine şahit olduk. Carvalhal Trabzonspor’un Inter maçını gitti Trabzon’da izledi. Son yılların en iyi Trabzonspor’unu izleyen Portekizli hoca, gördüğü takım düzenine göre Beşiktaş’ı hazırladı. Ortaya koyduğu oyun kurgusu ve taktik klasik bir Trabzon deplasmanı tertibatıydı. Kalabalık orta saha, Mustafa Denizli döneminde iyice pekişen yarı ön libero yarı üçüncü stoper kimliğiyle İbrahim Toraman, oyunu orta sahada tutup pas hatalarını değerlendirmeye çalışan akılcı ve mücadeleci bir takım. Peki bu oyun dizilişi uzun vadede hep kazançlı bir görüntü verir mi? Bunu da kötü polis kısmında tartışacağız.

-Beşiktaş kariyerinde nedense hep ofansif yönleriyle ön plana çıkan Fernandes’in -geçmiş kariyerine nazire yaparcasına- savunmayı kategorize ve komuta eden liderliği ise aslında maçın anahtarı oldu. Top ayağına geldiğinde hem hücuma servis işini başarıyla organize etti hem de top rakibe geçtiğinde maçın büyük bir bölümünde Toraman ve Ernst’in başarılı desteği sayesinde savunma önündeki setin sağlamlığına katkı yaptı.

-Karşılaşma boyunca Ekrem Dağ dışında hiçbir Beşiktaşlı futbolcu sırıtmadı. Hilbert tartışmasız gecenin yıldızıydı, Egemen ve Sivok müthiş uyumluydu, İsmail 5′e 2 çıkılan kontra ataktaki inanılmaz acemiliği dışında savunma açısından iyiydi, Ernst her zamanki performansının altına düşmedi, Almeida oyun düzeni gereğince üstüne düşen görevi yerine getirdi ama ekstrası yoktu, Holosko tam kendisine uygun bir pozisyonda oyuna girdi ama fazla top alamadı, Pektemek ise kazanılan penaltının yaratılmasında yaptığı koşuyla Hilbert kadar söz sahibiydi.

-Cenk, bir kez daha müthiş refleksleriyle ve son dakikadaki inanılmaz soğukkanlılığıyla alkışı hak etti.

-Fırat Aydınus yine her zamanki gibi Türkiye standartlarının üzerinde  çok iyi bir maç yönetti. Birçok hakemin görmediği halde sırf Burak’ın el, kol hareketiyle etki altına girip penaltı verebileceği bir pozisyonda hatta yan hakemi bile aldanmışken bildiği doğrudan şaşmaması takdiri hak ediyor.

-Trabzonspor taraftarı maç boyunca takımını destekledi, kulüplerin kendi arasında aldığı saçma karara rağmen Çarşı grubunu kendi tribününde misafir etti, rakibini galiz küfürlere ve yabancı maddelere boğmadı. Bu açıdan Trabzon deplasmanında hem o eski dönemlerde sıkça rastladığımız “boğucu atmosferi” başarıyla uygulamaları hem de bunu küfürden, şiddetten uzak durarak yapmaları etkileyiciydi. Egemen’e gösterdikleri tepki ise son derece duygusal ve mantıklı. Aynı tepkiyi diğer takımların taraftarları da başka futbolculara defalarca göstermiştir. Yeter ki bu protesto sadece ıslıkla kalsın, küfür ve şiddet olmasın.

KÖTÜ POLİS

-Her ne kadar dün akşam Trabzon deplasmanında oynanan defansif ve önlemci futbol üç puanı getirmiş olsa da genel tabloya baktığımızda bu anlayış sadece deplasmanlarla sınırlı kalsa bile Beşiktaş’a büyük başarılar getirmez. Geniş alanda oynamayı seven ve üst sıralarda yer alan takımlara yönelik bir oyun kurgusu olarak kalırsa ne ala ama dün alınan skor aldatıcılığıyla bir ısrara dönüşürse ileride ciddi sıkıntılar yaşanabilir. Sezonu şampiyon kapatmak isteyen bir takım kendi evinde de deplasmanda da aynı akıcılıkta ve rahatlıkta oynamalıdır. Normal şablonda bile savunma hattından kopuk oynayan hücumcular, iyice kısırlaştırıldıkları bu düzende daha da büyük sıkıntılar yaşarlar. Beşiktaş bu şablonla oynadığı birçok maçı ya şansının yardımıyla tek gollü skorlarla ya da çok fazla sayıda beraberlik alır.

-Trabzonspor karşılaşmasında savunma kurgusu ne kadar başarılı olsa da aynı şeyi hücum hattı için söylemek mümkün değil. Quaresma sağ açık, Hilbert sağ bek, İsmail sol bek, Ekrem veya Mustafa sol açık düzeni Beşiktaş’ı daha işlevsel hale getirebilirdi. Buradaki kilit husus, Quaresma’nın Beşiktaş’a geldiğinden beri dile getirilen “her iki ayağını da aynı düzeyde kullanabilen oyuncu” şeklindeki yanlış algıdan kaynaklanıyor. Hayır, Quaresma sol ayağını sağ ayağı kadar efektif kullanamıyor. Dün akşamki maçta çok daha net bir şekilde gördük, Quaresma soldan içeriye girerek yakaladığı yüzde yüzlük gol pozisyonlarını ters kanattan geliştirseydi bitiriciliği çok daha rahat olabilecekti. Zaten genelde içeriye kat etmekten çok çizgiye inmeyi tercih eden bir yapısı var ve bu sebepten dolayı soldan yaptığı birçok ortada daha çok güvendiği sağ ayağını kullanmak için trivela vuruşuna ağırlık veriyor. Taraftarın birçok pozisyonda “boşuna yapılan artistik hareket” olarak yorumladığı bu durum aslında Quaresma için doğal bir zorunluluk. Bu noktada yapılması gereken iki şey var. Sol tarafta oynayan Quaresma’ya çizgiden çok ceza sahasına kat etmesi öğütlenmeli ya da yoğun olarak sağ kanatta oynaması sağlanmalı. Sol ayağını daha fazla geliştirmek gibi Türkiye şartları için ütopik seçenekleri ise hiç boşuna konuşmamak lazım.

-Beşiktaş’ın kronik bir rahatsızlığı var. Öne geçtiği hiçbir maçı koparamıyor. Kiev, Gençlerbirliği ve  Fenerbahçe maçlarından sonra Trabzonspor deplasmanında da bu görüntüye bir kez daha net bir şekilde şahit olduk. Rakip tam anlamıyla maçtan kopmak üzereyken, kontra atak için her türlü şart oluşmuşken ne oluyorsa oluyor Beşiktaşlı futbolcular acemilerin bile yapmayacağı pas ve şut seçiminde hatalar yapıyor. Bu durumun en makul açıklaması, takımın kontra atak antremanı yapmıyor oluşudur. Haftanın bir günü en azından bir iki saat bile olsa belirli bir şablon oluşturmak adına bunun üzerinde çalışmak lazım. Rakip tüm gücüyle atağa kalkmışken kaç kişi kontraya çıkacak, kim nereye koşu yapacak, top hangi adamlarda toplanacak bunun üzerine çalışmak gerekiyor. Dün akşam elde edilen bütün fırsatlarda tam bir kaos havası hakimdi.

-Burak Yılmaz isterse sezon başına 50 gol ortalamasıyla oynasın umrumda değil. Burak, ciddi anlamda karakter sorunu yaşayan bir arkadaşımız. Bu Beşiktaş’ta iken de böyleydi Trabzonspor’da da kaldığı yerden devam ediyor. İbrahim Toraman ile yaşadığı pozisyonda yaptığı hareketler için burada ne yazsam hafif kalır.

-Lig Tv spikerleri gerçekten sezonun en kötüleri arasındalar. Maçları ruhsuz ve ticari ağızla anlatıyorlar. Melih Şendil, futbol kamuoyunun sevmediğini her türlü ortamda dile getirdiği “kim çıksın kim girsin” sms uygulamasını övmek, savunmak için söylemediğini bırakmadı. Hatta işi o kadar ileri götürdü ki, bazı hocaların sms sonucunu dikkate alarak maça müdahale ettiğini bile söyleme gafletinde bulundu. Ben de buradan kendisine çağrıda bulunuyorum, o kendisine iletilen hikayedeki hoca veya hocalar kimse bir zahmet ifşa etsin. Olay doğruysa o hocalar da derhal istifalarını versinler, seyircilerin hiçbir pozitif bilime dayanmayan tercihlerini dikkate alarak mesleklerine ihanet ettiklerini kabul etsinler. Böyle rezalet olmaz…