
Açıkçası, ilk geldiği gün Carvalhal’e ve söylediklerine önyargılı yaklaşmıştım. Daha ayağının tozuyla takımla ilk antremana çıkan Carvalhal, basın mensuplarının taze sorularına enteresan cevaplar vermişti. İçlerinden en ilginci ise takımın 4-3-3 oynayacağı yönündeki kesin saptamasıydı. Her ne kadar takımla ilgili daha önce bilgi almış olsa da Beşiktaş’ın başına tepeden inme getirilmiş bir teknik direktörün, kadro yapısını birebir analiz etmeden sıcağı sıcağına böyle açıklamalar yapması hoşuma gitmemişti. Fakat geçen zaman içinde Carlos hoca hem o nevi şahsına münhasır kişiliğiyle hem de yanlıştan çabuk dönüp doğruları bulabilen yapısıyla takımdaki yerini sağlamlaştırmayı başardı. Bu yazıda mümkün mertebe bugüne kadar ortaya koyduğu performansla hocanın artılarını ve eksilerini içeren bir özet bulacaksınız.
Her şey bir yana, Carvalhal’in Tayfur Havutçu’nun hassas durumuna rağmen koltuğunu koruyabilmiş olması bile büyük bir başarıdır kabul etmek lazım. Kamuoyu tarafından her açıdan mağdur konumuna sokulan, haksızlığa uğrayanların başkenti olabilecek düzeye gelmiş Tayfur’un -ki ek klasörlerde beyefendinin karakteri hakkında çok derin bilgilere sahip olduk- tahliye olduktan sonra hayatını ve kariyerini adadığı Beşiktaş teknik direktörlüğüne el sürememesi Carvalhal’in camiada ulaşmış olduğu etkinliğin en güzel örneğidir. Emanetçiden kalıcıya giden o meşakkatli yolda işte Carlos’un artıları ve eksileri:
ARTILARI
-Türk futbolunun tam anlamıyla kaosa sürüklendiği, şike soruşturmasıyla dalgalandığı bir dönemde Mendes’in tavsiyesi üzerine Beşiktaş’a teknik direktör yapıldı. Beşiktaş’ın genç oyuncularıyla ilgilenmesi, Portekizli oyuncuların takım içindeki iletişimini olgunlaştırması için düşünülen adam bir anda takımın teknik patronu oldu. Kariyerinde büyük başarılar yok, mesleğinin çok başında bir adam. Türkiye’de cadı kazanı kaynarken, neyin ne olacağı belirsizken bu ateşten gömleği giymek bile yürek ister. O gömleği giyip de her türlü halde sakinliği korumak da ayrı bir yetenek gerektirir.
-Zaten hepimiz biliyoruz, klişe gibi bir ifade oldu artık ama yazmak lazım. Carlos Carvalhal duruşuyla, mimikleriyle, tavrıyla aşırı sempatik bir adam. İnsani ilişkileri üst düzeyde, naif bir yapısı var. Saha kenarındaki anlık görüntülerde bile seyirciye, taraftara bu sıcaklığı aktarabilen adamın varın futbolcularla ilişkisini düşünün. Gerginliğin, kaosun had safhada olduğu günlerden bu yana Beşiktaş’ın belki de en çok ihtiyaç duyduğu şey saha kenarında böyle sevimli ve sıcak bir insanın olmasıydı ve Carlos bunu tam anlamıyla yerine getirdi.
-Sezonun ilk yarısında ilk önce Guti’ye daha sonraları ise Fernandes’e uyguladığı katı kurallar çok konuşuldu, çok eleştirildi. Açıkçası bugün gördüğümüz tabloda hem Guti’nin gitmesi hem de Fernandes’in adeta kendisini revize ederek takıma dönmesi her açıdan fayda sağladı. Guti fiziksel olarak bitmiş haldeydi ve bu takıam ne ayzık ki Ailton kadar bile faydalı olamadan ülkesine gitti. Fernandes ise İstanbul gecelerinde kariyerinin ortasında, en verimli çağında yok olmak üzereyken Katar ülkesine top koşturmadığının farkına vardı. “Guti’yi bile takımdan gönderebilen hoca” yaftası onu kendisine getirdi. Gece hayatına hangi tempoyla devam ediyor etmiyor bilmiyoruz ama Fernandes sahada sadece ayaklarıyla değil kafasıyla da oynuyor. Carvalhal’in bu konuda aslan payına sahip olduğunu söylemek lazım.
-Carlos’un en büyük artılarından birisi de yükske bir egoya sahip olmaması. Bu sayede hatalarını kolayca görebiliyor ve yerine doğruları koyabiliyor. Kafasının dikine giden Schuster, sırf birilerinin lafına uydu denmesin diye şapkadan envai çeşit tavşan çıkaran Denizli gibi yakın geçmiş örnekleriyle mukayese edildiğinde Carvalhal’in kıymeti daha da çok anlaşılıyor. Sezon başında sırtını kağıt üstündeki yetenekli isimlere dayayan hoca, zaman içinde tek tek oyuncu seçimindeki yanlışlarını düzeltmeye başladı. Takımın dinamosu Ernst, üç ciğerli cengaveri Hilbert, müthiş çalışkan çocuk Veli Kavlak gibi isimler formsuz adamların yerini aldıkça takımın iskeleti oluşmaya başladı.
-Geri dörtlüde yakalanan kimyayı hiç bozmaması da önemliydi. Kendisi farkında mıdır bilmiyorum ama Türkiye’de -göbekteki iki stoper başta olmak üzere- savunma dörtlüsünü oturtan her takım ya şampiyon olur ya da şampiyonluğa oynar. Artık bugün sokaktaki adam rahatlıkla Beşiktaş’ın geri dörtlüsünü ezbere sayabiliyor.
-Yoğun maç trafiğine rağmen takımın birkaç maç haricinde oyunun içinde kalmasını sağladı. Bu noktada, teknik ekipte yer alan diğer çalışanlarla iyi bir ilişki yakaladığını söylemek lazım. Roland Koch ve Zafer Öğer başta olmak üzere ekibiyle uyum içinde çalışıyor.
-Basına vermiş olduğu demeçlerde (yazının başında belirttiğim ilk gün kazasını saymazsak) genelde ayağı yere basan, makul açıklamalar yapıyor. Özellikle Gençlerbirliği karşılaşmasından sonra mağlubiyetin bütün yükünü üzerine alması, takımın o şoku çabuk atlatmasını sağladı.
EKSİLERİ
-Carlos Carvalhal, risk almayı sevmiyor. Hatta sevmiyor kelimesi yetersiz gelebilir, risk onun için muazzam derecede korkutucu ve zor bir kelime. Kördüğüme dönen birçok maçta eline çok uygun fırsatlar geçmesine rağmen riske girmemesi, maçın seyrini değiştirecek harekette bulunmaması Beşiktaş’ın puan veya puanlar alabileceği bazı maçlardan elinin boş dönmesine sebep oldu. Beşitaş bütün maçlarına tek bir planla, ve sürpriz içermeyen yedek kulübesiyle başlıyor. Bir takımın hangi dakikada hangi oyuncuyu değiştireceği artık kalıplaşmışsa, birçok taraftarın öngörüsü sürekli tutuyorsa kötü başlanan bir maçı Beşiktaş’ın çevirmesi çok zorlaşmış demektir. Türkiye gibi bir ligi hesaba katarsak, söz konsuu geri dönüşlerin ne kadar önem arz ettiğini tekrar yazmaya gerek yok açıkçası. Sırf bu açıdan bile Carlos’un riskli oyuna, ikinci hatta üçüncü bir plana hazırlık yapması gerekiyor.
-Beşiktaş, rakip kim olursa olsun golü attıktan sonra kimlik değiştirerek kabuğuna çekiliyor. Bütün takım sözleşmiş gibi orta saha çizgisinin gerisine çekiliyor ve rakibinin rahat top yapmasına izin veriyor. Bu hatanın üstüne Carvalhal bir hata daha yapıyor. Bu savunmacı ve ürkek oyun yapısıyla birlikte; ileri uçta maç boyunca örselenen, fiziki düşüş yaşayan ve kontra oyuna açık olmayan hücumcular sahada kalmaya devam ederken Pektemek, Holosko gibi alternatifler ya hiç oyuna alınmıyor ya da iş işten geçtikten sonra değişiklik yapılıyor.
-Mustafa Pektemek ilk onbirde sürekli şans bulmamasına rağmen şu an Beşiktaş’ın en skorer futbolcusu. Üstüne üstlük ait olduğu bölgenin dışında, birçok maçta kanat oyuncusu gibi kullanılıyor. Ankaragücü maçında çok net bir şekilde gördük, maçın en istekli arzulu, mücadeleci futbolcusu Mustafa Pektemek idi. Fakat arkasındaki bek Ekrem Dağ’ın da kötü oyunuyla Mustafa bütün eforunu sahaya aktif olarak yansımayan kanat savunması ve koşusuna harcamak zorunda kaldı. Halbuki Almeida ile doğrudan gole dönük oynasaydı Beşiktaş yok yere iki puanı lig sonuncusuna bırakmayabilirdi. Carlos’un Pektemek örneği başta olmak üzere bazı oyuncuların en fazla verim vereceği pozisyonu tespit edememesi ciddi bir eksiklik. Ha keza Ekrem de örnek verilebilir. Kanatta hücumcu olarak iyi bir alternatif olan ama hiçbir maçta bek olarak başarı gösteremeyen Ekrem’in Hilbert’in sakatlığında sürekli kadroda yer alması ve Tanju’nun hiç denenmiyor olması garip bir durum. Orta sahanın ciddi anlamda yorulduğu birçok maçta Burak ve Alves ikilisinin hiç düşünülmemesi de kadroyu kısırlaştırıyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün, kısaca kadro derinliği çok verimli kullanılmıyor.
-Carlos’un play-off hakkındaki görüşleri pek hoş değil. Portekizli hoca, ilk dörde girmeyi en önemli hedef olarak belirtiyor. Halbuki bugünün lig tablosuna baktığımızda bile Beşiktaş’ın ilk dörde girme şansının yüzde doksandan fazla olduğunu net bir şekilde görebiliyoruz. Bu açıklamanın ister istemez takımda bir rehavet yaratması söz konusu olabilir. Play-off’a giden yolda ligi lider bitirmek hedefi Beşiktaş’ın konumuyla daha uygun bir içerik olurdu açıkçası.
-Futbolseverlerce Braga genelde kolay bir rakip olarak lanse ediliyor. Carvalhal’in doğduğu, büyüdüğü, top koşturduğu, hocalığını yaptığı memleketin takımıyla rakip olmamız bir avantaj olarak görülüyor. Biraz da şeytanın avukatlığını yapmak lazım aslında. Yakın geçmişten bir örnek vermek istiyorum. Beşiktaş, Lucescu ile altın çağını yaşadığı dönemde iki yıl üst üste Lucescu’nun Lazio takıntısı yüzünden Avrupa’da daha ileriye gitme şansını elinden kaçırdı. Lucescu’nun eski takımı Lazio, söz konusu dönemde asla bizden çok güçlü bir takım değildi. Beşiktaş, her zamanki takım kurgusuyla rahatlıkla rakibini eleyebilecekken Luce’nin rakibini aşırı ciddiye alıp bambaşka taktiklere, kurgulara yönelmesi Beşiktaş’ın başını yaktı. Aynı şey Carlos’ta neden yaşanmasın? Bir takımı hafife almak pekala sıkıntı yaratabilir ama aşırı ciddiye almak da aynı oranda probleme sebep olmaz mı? Bu kısmı da Carvalhal’in kesin bir eksiği değil de dezavantaj olma ihtimali olarak değerlendirmek gerekiyor.