Yazar Arşivi

Altınsay’dan Sonra

Türk sinema tarihinin unutulmaz filmlerinden biridir Muhsin Bey. Ön plana çıkarılan unutulmaya yüz tutmuş klasik Türk müziği teması üzerinden seksenler sonrası Türk toplumundaki o ani değişimin izlerini görürüz filmde. İnsan ilişkileri, fırsatçılık, ikiyüzlülük, yalanlar, maddiyatçılık bir anda ortalıkta kol gezen canavarlara dönüşmüştür. Filmin esasında iki bölümü vardır. Muhsin Bey hapse girmeden öncesi ilk bölümü oluşturur. Muhsin Bey’in hapisten çıktıktan sonra yaşadığı aydınlanma bir anlamda filmin zirvesini temsil eder. Ali Nazik pavyon köşelerinde harcanmıştır, Sevda hanım el kadar kızıyla konsomasyon çukuruna düşmek üzeredir, Afitap hanım hakkın rahmetine kavuşmuştur, plakçı Şakir her zamanki gibi düzenbazın önde gidenidir adeta sistemin adamıdır. Filmin final sahnesinde hayatta bir şeyi ilk defa tam anlamıyla başarmak isteyen Muhsin Bey’in yıkılışına tanık oluruz. Anadolu’nun bağrından kopup gelen saf delikanlı Ali nazik’in dönüştüğü o ucubenin karşısında, “kendimi kurtarmam lazımdı” sözünün akabinde Muhsin Bey Ali’yi ve leş içindeki kulis odasını baştan aşağı süzer ve son noktayı koyar. “Kurtardın mı bari?”

Bu tablo size bugünün futbol  dünyasında ne kadar tanıdık geliyor bilmiyorum ama sadece futbol değil bugün için Türkiye’de değişen, dönüşen ve erozyona uğrayan her şey için bu tablonun hüzünbazlığından, çaresizliğinden söz etmek mümkün. Bugünün futbolu artık Plakçı Şakirlerin elinde bir hırs oyuncağına dönüşmüş durumda. Yapmayacakları pislik, hile yok. Gözlerini güç o derece karartmış ki kendi şereflerini, namuslarını bile satacak haldeler. Hem de bir hiç uğruna. Öte yandan Sevda Hanım gibi üstüne kir bulaşsa da temiz kalmaya direnen, kurtarıcısını bekleyen şampiyonluklar ve kupalar var. Ali Nazik ise aynı bizim Beşiktaş ama daha Plakçı Şakir’in eline geçmemiş. Yalnız bu gidişe birileri dur demezse bizim de sonumuz o kalitesiz viski kokulu, basık kulis sahnesinde olacak.

Bu lig her zaman kirli değildi, bu ülkede yüz yıldan fazla süredir futbol oynanıyor en azından geçmişine saygımız olmalı. Kurtarıcı gözüyle baktığımız sayılı adamların birçoğu ise o güzel atlara binip gitmişler. Bugünün şikesi, teşviğiyle, karanlık adamları ve paraya tapan zenginlerin doymak bilmez açlığıyla paramparça edilen Türk futbolunda beyaz gömleğini giyip iş başına geçen kömür karasına dönüşüyor.

Böyle bir tablonun olduğu yerde başta Fikret Orman olmak üzere, elini taşın altına sokan bu yönetime ne kadar teşekkür etsek azdır. Bir şey başaracak olmalarının haricinde sadece bunu denemek istemeleri bile yeterli nazarımda. Kendisi hakkında ilk günden beri hiçbir zaman lider, başkan olamayacağını ama çok iyi bir yönetici, görev adamı olacağını yazdığım İbrahim Altınsay’ın da kollarını sıvayarak futbol komitesi üyesi olarak işbaşı yapması umutları perçinledi.

Altınsay’ın futbol ve Beşiktaş üzerine görüşlerini az çok basına verdiği demeçlerden biliyoruz. Radikal çözümlere odaklanan, özkaynağa ve manevi değerlere sıkı sıkıya bağlı,  forma terini her şeyin üstünde tutan bir profesyonel olarak işe başlayacağına da adımız gibi eminiz. Bugün için Beşiktaş’ın tam da böyle bir Muhsin Bey’e ihtiyacı var. Kaybolan bütün değerlere, futbolun kirletilen namusuna rağmen Don Kişot edasıyla yel değirmenlerinin üstüne yürüyecek bir deli cesaretine çok ihtiyacımız var. Fakat bu noktada, İbrahim Altınsay’ın muhakkak dikkate alması gereken bir hususu ifade etmemiz lazım. Altınsay başta olmak üzere yeni yönetim, görev döneminin başlarında çok rezil, kepaze şeylerle karşılaşacak. Kirlenen bu düzende paraya kurban edilmiş cevherleri, ayak oyunlarını, dedikoduları, kirli adamları görecek. Bunlara tahammül edebilecek mi? Beşiktaş’ı düzlüğe çıkarmak uğruna bunlara direnebilecek mi?

Muhsin Bey’in en büyük keyfi çiçeklerdi. Penceresinin kenarına dizilmiş menekşeler onun en yakın arkadaşlarıydı. Her sabah onlara sularını verirken derdini, paylaşır, hatırlarını sormayı eksik etmezdi. Muhsin Bey hapisten çıktığında terk edilmiş, basma perdeleri çekilmiş mahallesindeki apartmanına gitti, ilk baktığı çiçekleriydi. Muhsin Bey oracıkta hayatı özetledi:

“Çiçekler ölmüş. Hepsi. Eskiden bir yer ayarlardın güneşi iyiyse yerini de sevdiyse ne biçim açardı. Şimdi güneş aynı, ışık aynı, yer aynı. Suni gübre istiyorlar, bir iki gram potasyum koyunca bir coşuyor namussuzlar ama sonra…Ölüyorlar.”

Uzun lafın kısası, bundan yıllar sonra futbol tarihçileri bizim Muhsin Beyimiz olmaya aday İbrahim Altınsay’ın mağlup oluşundan ve solan çiçeklerinden bahsetmesin. Bu umut dolu başlayan hikaye, basit yılgınlıklar ve kişisel mücadeleler yüzünden hüsranla sonuçlanmasın. Yapacak çok iş var, Ali Nazik’i bir an önce eski günlerindeki masumiyetine döndürmemiz gerekiyor. Bunu sağlamak için de çiçeklerimize gününde suyunu vereceğiz, ahlaki tavrımızdan zerre taviz vermeden yolumuza devam edeceğiz, Süleyman Seba’nın aklımıza, yüreğimize nakış gibi işlediği o Beşiktaş’ı geri getireceğiz.

Futbol tarihinin en kapsamlı yardım kampanyası ”Kibrit Çak”, Haziran 1976’da Beşiktaş tarafından düzenlemiştir. 1975-76 sezonunda Beşiktaş, tarihinin en kötü yıllarını yaşar. Sezon boyunca beş kez galip gelip küme düşmekten son maçta kurtulur. Başkan Mehmet Üstünkaya ve Genel Sekreter Cengiz Kop, o dönem İş Bankası Levent Şube Müdürü Kemal Onar’a başvurur. Onar, Beşiktaş için bir ‘kibrit çakın’ kampanyası başlatır. Takıma, 14 futbolcu transfer edilir, 6,5 milyon lira borca girilir, kampanya ise 3 milyon liraya ulaşır.

Haber Küpürü: 30 Haziran 1976 tarihli Miliyet Gazetesi’nde yayınlanmıştır.


Sezonun Özeti

-Bu akşam İstanbul Büyükşehir ile maçımız var.

-Kesin yine yeniliriz, umutlanıp utanırız.

-Almeida ve Quaresma sakatmış, oynamayacakmış.

- Kesin alırız maçı o zaman?!

 

METİN ÜZERİNDE ÇALIŞMALAR

1- Yukarıdaki diyalogda yer alan duygu değişimini tek cümle ile açıklayınız.

2- Diyalogun trajedi, komedi veya trajikomik olup olmadığını örneklerle yazınız.

3- İstanbul Büyükşehir Belediyespor’un Beşiktaş üzerindeki etkisini üç madde ile özetleyiniz.

4- Yazar, bu esere neden böyle bir başlığı uygun görmüş 100 kelimeyle anlatınız.

Beşiktaşımda Kan Sesleri

Her maça yetişilir
Hiçbir gole geç kalınmaz ama
Çocuğum beni bağışla
Seba Abi sen de bağışla

Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden öyle geldiği için değil
Ama hiç değil
Ah güzel Seba abim benim
İnsan tuttuğu takıma benzer
O takımın oyununa, o takımın tarihine benzer
Tribünde bağıran taraftarına
Kenarda top toplayan çocuğuna
Takımlarının inişli çıkışlı grafiklerine
Göğün beyaz
Yerin siyahlarına benzer

Anısı golcüleridir
Acısı mağlubiyettir
Bıçağı çalınan düdükleridir susmakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Seba Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
– Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben –
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da şimdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
Ve zaman dediğimiz nedir ki Seba Abi
Biz eskiden seninle
Statları dolaşırdık bir bir
O zamanlar “fitbol” kokardı tribünler
Mücadele kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça futbolcu kramponları
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Eski Dostlar şarkısını söylemiş gibi olurdun sen

Bilmezlikten gelme Seba Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman tezahüratlar
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Teşvikle, şikeyle yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Tribünler tıklım tıklım
Tribünler cepheye giden trenler gibi
Taraftarlar
Şampiyonluk yolcusu taraftarlar
Futbolcular
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde toplar, fileler
Eldivenler, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler

Ah güzel Seba Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi İnönü çimleri
Ve dağılmış pazar yerlerine Beşiktaş!

Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir gol sevinci gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.
Seba Abi, efsanem, bir bayrak niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir bayrak niye kanar
Beşiktaşımda kan sesleri…

Not: Ölümsüz büyük şair Edip Cansever’in unutulmaz Mendilimde Kan Sesleri şiirinden uyarlanmıştır.

Madrid’e Ters Totem

Totem dediğimiz şey futbol taraftarının her türlüsünde vardır. Kimi maç izlerken yerini değiştirir kiminin uğurlu tespihi vardır. Ama bir şekilde toteme bağlanan şeyler vardır. Mesela benim yaptığım totemler “maç günü alkol almamak, uğurlu çorapları giymek, mekanlara sol ayakla girmemek, maç günü ezeli rakiplere sövmemek” şeklinde sayılabilir.

Beşiktaş’ın son derece iç karartan sonuçlara imza attığı bu dönemde bir karar aldım, hepinizi benim gibi ters totem yapmaya çağırıyorum. Buyurun yorum kısmına toteminizin ne olduğunu ekleyin ve maç günü mutlaka tersini yapın. Ne kadar çok olursak futbol ilahları o kadar çok bizi duyacak. Şeytanımız bol olsun…

Nasıl bir başkan istiyoruz?

Taraftar Kalır

Bülent Ortaçgil’in en sevdiğim şarkılarından biri olan Yağmur’da geçer: “Her şey olur, her şey büyür, her şey geçer hayat kalır”. Ve geçen o her şeyin ardından aklınızda kalan birkaç fotoğraftır sadece. Dün akşam oynanan Braga maçından sonra da olan buydu aslında. Goller, mücadele, heyecan geldi geçti ve geriye sadece aklımızın nakliyesinde bazı görüntüler kaldı.

Geçmişten bugüne dek yaşananların tamamına baktığımızda çok net bir şekilde görebiliyoruz, futbolu futbol yapan asli unsur her zaman taraftar olmuştur. Bizim de anılarımızın en vurucu yanları hep o taraftarın futbola kattıklarıyla doludur. İster bizzat içinde olun isterseniz televizyondan izleyin fark etmez. 2002 yılında Kocaelispor maçında uzatmalarda gelen Ahmet Dursun golünden sonra bütün stadyumun adeta bir ritüelin içindeymiş gibi kendinden geçişini, büründüğü o bambaşka ruh halini bir daha asla unutamazsınız. Veya 1995 yılında kazanılan şampiyonluğun ardından sahaya atlayan bir delikanlının Madida’yı ölümüne çekiştirmesini, formasını almak için verdiği inanılmaz mücadeleyi hafızanızın orta yerine çivilersiniz. Valerenga hezimetinden sonra hepimizin can evinden vurulduğu şey yenilen gollerden ziyade; tesislere gidip, oğlunun kursağında kalacak sevincin hakkını Şifo Mehmet’ten arayan baba değil midir?

Bugün şike olaylarıyla yerin dibine geçen ama en çok da işin içindeki aktörlerin olaylara verdikleri tepkilerle bir kepazeliğe dönüşen futbolu hala bize sevdirebilecek, izlediğimizde umut verebilecek yegane unsur taraftardır bunu artık görmemiz gerekiyor. Sevinci de hüznüd e sadece ve sadece takımına duyduğu aşktan kaynaklanan bir kitleden bahsediyoruz. Takımına futbolcu transfer ettirip cebine üç kuruş avanta indirmeyi hesaplayan şark kurnazı menajerler, para karşılığı ısmarlama haberler yayınlayarak futbolcuların kuyusunu kazan leş gazeteciler, sırf egosunu tatmin etmek için kulüp başkanlığı yapan ve asırlık camiaları oyuncağa çeviren kodamanlar, milyar dolarlık pastaya ulaşan futbol dünyasında en büyük payı kapmak için her türlü etik kuralını ezip geçebilen yayıncı kuruluşlar ile dört bir yanı sarılmış futbolumuzda taraftardan başka tutunacak ne kaldı?

Ve bütün bu hengamenin orta yerinde hala kıyasıya eleştirilen, yerin dibine sokulan, tu kaka ilan edilen taraftar değil mi? Her tarafı leş kargalarıyla çevrilmiş bir dünyanın içinde takımına duyduğu sevgiden başka bir şeyi olmayan masumane taraftar hala bazı şeylerin baş suçlusu ilan ediliyorsa artık bazı şeylere dur demenin vakti gelmiş demektir. Bugün bu oyunu hala izlenebilir kılan, içinde büyük bir değer taşıdığı hissini veren şey; Portekiz ayazının ortasında Beşiktaş’ın attığı ikinci golden sonra İstanbul’daki kapalının haşmetini, heybetini aratmayan o bir avuç Beşiktaş taraftarının ortaya koyduğu sevinçtir. Futbolun özü budur, futbolun has değeri işte tam da budur. Zira şikeler geçer, başkanlar gider, futbolcular takımlardan ayrılır ama taraftar kalır.

Neyin Yalanlaması?

İş hayatında yoğun bir hafta geçirdim o yüzden yazmak ancak bugüne kısmet oldu. Beşiktaş kulüp yönetiminin bugüne kadar onlarca skandalını yazdık, çizdik artık bu yazacağım size de basit bir olaymış gibi gelebilir ama bu hadisede ilginç bir ayrıntı var onu belirtmek lazım.

Bilindiği üzere, Beşiktaş mali açıdan tarihinin en kötü günlerini yaşıyor. Manevi açıdan yaşanan tahribatı yazmaya kalksak 20 ciltlik ansiklopedi olur zaten. Bu kapkara günler elimizi, dilimizi bağlamış haldeyken gazetelerde bir haber yer aldı. Haberde bahsedildiğine göre Beşiktaş kulübünün gayrımenkullerine ve araçlarını haciz gelmişti. Yaşananlar ise kulübün düştüğü vehametin en net tablosunu ortaya koyuyordu:

“Salsabasket internet sitesinin Avukat Salim Baki’yi kaynak olarak gösterdiği habere göre, geçen yıl Beşiktaş forması giyen ve bu sezon başında da kulüple hoş olmayan şeyler yaşayan, sonrasında da ayrılan Bekir Yarangüme, kulüpten olan 260 bin TL’lik alacağını tahsil edebilmek için avukatı aracılığıyla girişimlerini yaptı. Kulüpten bu paranın ödenmesi yönünde herhangi bir adım atılmayınca da yine avukatları aracılığıyla Beşiktaş’ın bazı gayrımenkullerine ve araçlarına haciz koydurttu.”

1 Şubat tarihinde yayılan bu haberin hemen ardından aynı gün Beşiktaş’ın resmi internet sitesinden jet bir yalanlama geldi:

“Kulübümüzün basında çıkan asılsız haberler üzerine yaptığı açıklama şöyledir:

Bugün çeşitli gazetelerin internet siteleri, haber ajansları ve basılı yayın organlarında “Demirören’in makam aracı haczedildi” şeklinde ve benzer başlıklarla çeşitli yazılar ve haberler yer almıştır. Sözkonusu yazılar ve haberler gerçeği yansıtmamaktadır.

Başkanımız Sayın Yıldırım Demirören, Kulübümüze ait araçları makam aracı olarak kullanmamış olup, bu ilke ve prensibini Kulübümüzde görev yapmaya başladığı ve ayrıca Başkan olarak seçildiği ilk günden itibaren devam ettirmektedir.

Öte yandan, Kulübümüzde başkanlık makamına tahsis edilmiş herhangi bir araç da bulunmamaktadır. Gerçeğe aykırı yazı ve haberlerin yer aldığı internet siteleri, haber ajansları ve diğer yayın organları hakkında mali ve cezai her türlü hukuksal yola başvurulacağını kamuoyunun bilgilerine sunarız.”

İşte dananın kuyruğu da tam burada kopuyor. Koskoca Beşiktaş kulübü, haciz işlemine maruz kalan aracın Yıldırım Demirören tarafından kullanılmadığını açıklamak için sitesinden mesaj yayınlıyor. Bekir Yarangüme’ye taahhüt edildiği halde ödenmeyen parayı, avukatının icra girişimini, Beşiktaş Kulübü kayıtlarında gözüken bir aracın haczedilmesini inkar etmeyen ve bu yazıyla hazmederek kabullendiği belli olan bu yönetim, sadece ve sadece pek değerli başkanlarının bu arabayı hiç kullanmadığını belirtmek için mesaj yayınlıyor.

Böyle aymazlık, utanmazlık olur mu? Kulüp borç içinde yüzüyor, trafikte seyir halindeki araba haczediliyor, bütün bunlar basına yansıyor ve pişkinliğe bakar mısınız? “Bu arabayı başkanımız kullanmıyor. O çok prensipli bir insandır hep kendi arabasını kullanır” Vay efendim vay, şu boyalı basının yaptığına ne demek lazım şimdi? Sayın ve yüce kişilik başkanımıza yapılan bu ağır hakareti kim düzeltecek şimdi? Zaten kulübümüz de aba altından sopayı göstermiş, başkanına atılan bu kuru iftirayı ortaya atanların peşini bırakmayacağını açıklamış!

Yani artık yalanlama mesajlarımız bile yalan olmuş durumda. Eski oyuncusuna borç takmayı, borcun tahisli için kulüp taşınmazlarına haciz gelmesini adeta normalleştirerek kabullenen bu yönetim, saçma sapan ayrıntıları yalanlayarak Asırlık kulübümüz, yüce aşkımız Yıldırım Demirören’in elinde binmiş bir alamete, kıyamete gidiyor. Bu utanç tablosu karşısında daha ne kadar akıl sağlığımızı koruyabileceğiz acaba? Daha ne kadar sabredeceğiz?

Beşiktaş – Mersin İ.Y. / STSL