Yazar Arşivi

Taraftar Kalır

Bülent Ortaçgil’in en sevdiğim şarkılarından biri olan Yağmur’da geçer: “Her şey olur, her şey büyür, her şey geçer hayat kalır”. Ve geçen o her şeyin ardından aklınızda kalan birkaç fotoğraftır sadece. Dün akşam oynanan Braga maçından sonra da olan buydu aslında. Goller, mücadele, heyecan geldi geçti ve geriye sadece aklımızın nakliyesinde bazı görüntüler kaldı.

Geçmişten bugüne dek yaşananların tamamına baktığımızda çok net bir şekilde görebiliyoruz, futbolu futbol yapan asli unsur her zaman taraftar olmuştur. Bizim de anılarımızın en vurucu yanları hep o taraftarın futbola kattıklarıyla doludur. İster bizzat içinde olun isterseniz televizyondan izleyin fark etmez. 2002 yılında Kocaelispor maçında uzatmalarda gelen Ahmet Dursun golünden sonra bütün stadyumun adeta bir ritüelin içindeymiş gibi kendinden geçişini, büründüğü o bambaşka ruh halini bir daha asla unutamazsınız. Veya 1995 yılında kazanılan şampiyonluğun ardından sahaya atlayan bir delikanlının Madida’yı ölümüne çekiştirmesini, formasını almak için verdiği inanılmaz mücadeleyi hafızanızın orta yerine çivilersiniz. Valerenga hezimetinden sonra hepimizin can evinden vurulduğu şey yenilen gollerden ziyade; tesislere gidip, oğlunun kursağında kalacak sevincin hakkını Şifo Mehmet’ten arayan baba değil midir?

Bugün şike olaylarıyla yerin dibine geçen ama en çok da işin içindeki aktörlerin olaylara verdikleri tepkilerle bir kepazeliğe dönüşen futbolu hala bize sevdirebilecek, izlediğimizde umut verebilecek yegane unsur taraftardır bunu artık görmemiz gerekiyor. Sevinci de hüznüd e sadece ve sadece takımına duyduğu aşktan kaynaklanan bir kitleden bahsediyoruz. Takımına futbolcu transfer ettirip cebine üç kuruş avanta indirmeyi hesaplayan şark kurnazı menajerler, para karşılığı ısmarlama haberler yayınlayarak futbolcuların kuyusunu kazan leş gazeteciler, sırf egosunu tatmin etmek için kulüp başkanlığı yapan ve asırlık camiaları oyuncağa çeviren kodamanlar, milyar dolarlık pastaya ulaşan futbol dünyasında en büyük payı kapmak için her türlü etik kuralını ezip geçebilen yayıncı kuruluşlar ile dört bir yanı sarılmış futbolumuzda taraftardan başka tutunacak ne kaldı?

Ve bütün bu hengamenin orta yerinde hala kıyasıya eleştirilen, yerin dibine sokulan, tu kaka ilan edilen taraftar değil mi? Her tarafı leş kargalarıyla çevrilmiş bir dünyanın içinde takımına duyduğu sevgiden başka bir şeyi olmayan masumane taraftar hala bazı şeylerin baş suçlusu ilan ediliyorsa artık bazı şeylere dur demenin vakti gelmiş demektir. Bugün bu oyunu hala izlenebilir kılan, içinde büyük bir değer taşıdığı hissini veren şey; Portekiz ayazının ortasında Beşiktaş’ın attığı ikinci golden sonra İstanbul’daki kapalının haşmetini, heybetini aratmayan o bir avuç Beşiktaş taraftarının ortaya koyduğu sevinçtir. Futbolun özü budur, futbolun has değeri işte tam da budur. Zira şikeler geçer, başkanlar gider, futbolcular takımlardan ayrılır ama taraftar kalır.

Neyin Yalanlaması?

İş hayatında yoğun bir hafta geçirdim o yüzden yazmak ancak bugüne kısmet oldu. Beşiktaş kulüp yönetiminin bugüne kadar onlarca skandalını yazdık, çizdik artık bu yazacağım size de basit bir olaymış gibi gelebilir ama bu hadisede ilginç bir ayrıntı var onu belirtmek lazım.

Bilindiği üzere, Beşiktaş mali açıdan tarihinin en kötü günlerini yaşıyor. Manevi açıdan yaşanan tahribatı yazmaya kalksak 20 ciltlik ansiklopedi olur zaten. Bu kapkara günler elimizi, dilimizi bağlamış haldeyken gazetelerde bir haber yer aldı. Haberde bahsedildiğine göre Beşiktaş kulübünün gayrımenkullerine ve araçlarını haciz gelmişti. Yaşananlar ise kulübün düştüğü vehametin en net tablosunu ortaya koyuyordu:

“Salsabasket internet sitesinin Avukat Salim Baki’yi kaynak olarak gösterdiği habere göre, geçen yıl Beşiktaş forması giyen ve bu sezon başında da kulüple hoş olmayan şeyler yaşayan, sonrasında da ayrılan Bekir Yarangüme, kulüpten olan 260 bin TL’lik alacağını tahsil edebilmek için avukatı aracılığıyla girişimlerini yaptı. Kulüpten bu paranın ödenmesi yönünde herhangi bir adım atılmayınca da yine avukatları aracılığıyla Beşiktaş’ın bazı gayrımenkullerine ve araçlarına haciz koydurttu.”

1 Şubat tarihinde yayılan bu haberin hemen ardından aynı gün Beşiktaş’ın resmi internet sitesinden jet bir yalanlama geldi:

“Kulübümüzün basında çıkan asılsız haberler üzerine yaptığı açıklama şöyledir:

Bugün çeşitli gazetelerin internet siteleri, haber ajansları ve basılı yayın organlarında “Demirören’in makam aracı haczedildi” şeklinde ve benzer başlıklarla çeşitli yazılar ve haberler yer almıştır. Sözkonusu yazılar ve haberler gerçeği yansıtmamaktadır.

Başkanımız Sayın Yıldırım Demirören, Kulübümüze ait araçları makam aracı olarak kullanmamış olup, bu ilke ve prensibini Kulübümüzde görev yapmaya başladığı ve ayrıca Başkan olarak seçildiği ilk günden itibaren devam ettirmektedir.

Öte yandan, Kulübümüzde başkanlık makamına tahsis edilmiş herhangi bir araç da bulunmamaktadır. Gerçeğe aykırı yazı ve haberlerin yer aldığı internet siteleri, haber ajansları ve diğer yayın organları hakkında mali ve cezai her türlü hukuksal yola başvurulacağını kamuoyunun bilgilerine sunarız.”

İşte dananın kuyruğu da tam burada kopuyor. Koskoca Beşiktaş kulübü, haciz işlemine maruz kalan aracın Yıldırım Demirören tarafından kullanılmadığını açıklamak için sitesinden mesaj yayınlıyor. Bekir Yarangüme’ye taahhüt edildiği halde ödenmeyen parayı, avukatının icra girişimini, Beşiktaş Kulübü kayıtlarında gözüken bir aracın haczedilmesini inkar etmeyen ve bu yazıyla hazmederek kabullendiği belli olan bu yönetim, sadece ve sadece pek değerli başkanlarının bu arabayı hiç kullanmadığını belirtmek için mesaj yayınlıyor.

Böyle aymazlık, utanmazlık olur mu? Kulüp borç içinde yüzüyor, trafikte seyir halindeki araba haczediliyor, bütün bunlar basına yansıyor ve pişkinliğe bakar mısınız? “Bu arabayı başkanımız kullanmıyor. O çok prensipli bir insandır hep kendi arabasını kullanır” Vay efendim vay, şu boyalı basının yaptığına ne demek lazım şimdi? Sayın ve yüce kişilik başkanımıza yapılan bu ağır hakareti kim düzeltecek şimdi? Zaten kulübümüz de aba altından sopayı göstermiş, başkanına atılan bu kuru iftirayı ortaya atanların peşini bırakmayacağını açıklamış!

Yani artık yalanlama mesajlarımız bile yalan olmuş durumda. Eski oyuncusuna borç takmayı, borcun tahisli için kulüp taşınmazlarına haciz gelmesini adeta normalleştirerek kabullenen bu yönetim, saçma sapan ayrıntıları yalanlayarak Asırlık kulübümüz, yüce aşkımız Yıldırım Demirören’in elinde binmiş bir alamete, kıyamete gidiyor. Bu utanç tablosu karşısında daha ne kadar akıl sağlığımızı koruyabileceğiz acaba? Daha ne kadar sabredeceğiz?

Beşiktaş – Mersin İ.Y. / STSL

Haydi Kadınlar Eller Çapraza!

Profesyonel Futbol ve Disiplin Kurulu Gaziantepspor maçındaki küfürlerden dolayı İnönü Stadyumu’nu erkek seyirciye bir kez daha kapattı. Şimdi iş kadınlarımıza düşüyor. Bu bir tarihi fırsat aslında. Beşiktaş tarihinin en büyük utanç kaynağını, yüzsüzlük abidesini tefe koyma zamanı geldi. Gün bugündür ve fırsat sizin kollarınızda. O gün tribünlerde protestoyu engellemeye çalışan “ağır abiler” olmayacak, parayla tutulmuş zorbalar aranıza sızarak yeter diyenin üstüne çullanamayacak. Maçtan sonra kimse sizden satılmış taraftar diye bahsedemeyecek. Gazeteler muhalefetin askerleri diye sizden bahsedemeyecek. Çünkü siz, küfürden kapatılan bir stadyumun çocuklardan ve kadınlardan oluşan rengi olacaksınız, sizden daha masum bir topluluğu kimse bulamaz.

İşte o yüzden gün, elleri havaya kaldırıp çapraz yapma vaktidir. Gün, stada girdiğiniz ilk dakikadan çıkacağınız son dakikaya kadar tezahüratlarda olduğu gibi protestonun da en afillisini, en delikanlısını dosta düşmana gösterme günüdür. Gazanız mübarek olsun! Beşiktaşımız bu kirlilikten kurtulsun!

Açıkçası, ilk geldiği gün Carvalhal’e ve söylediklerine önyargılı yaklaşmıştım. Daha ayağının tozuyla takımla ilk antremana çıkan Carvalhal, basın mensuplarının taze sorularına enteresan cevaplar vermişti. İçlerinden en ilginci ise takımın 4-3-3 oynayacağı yönündeki kesin saptamasıydı. Her ne kadar takımla ilgili daha önce bilgi almış olsa da Beşiktaş’ın başına tepeden inme getirilmiş bir teknik direktörün, kadro yapısını birebir analiz etmeden sıcağı sıcağına böyle açıklamalar yapması hoşuma gitmemişti. Fakat geçen zaman içinde Carlos hoca hem o nevi şahsına münhasır kişiliğiyle hem de yanlıştan çabuk dönüp doğruları bulabilen yapısıyla takımdaki yerini sağlamlaştırmayı başardı. Bu yazıda mümkün mertebe bugüne kadar ortaya koyduğu performansla hocanın artılarını ve eksilerini içeren bir özet bulacaksınız.

Her şey bir yana, Carvalhal’in Tayfur Havutçu’nun hassas durumuna rağmen koltuğunu koruyabilmiş olması bile büyük bir başarıdır kabul etmek lazım. Kamuoyu tarafından her açıdan mağdur konumuna sokulan, haksızlığa uğrayanların başkenti olabilecek düzeye gelmiş Tayfur’un -ki ek klasörlerde beyefendinin karakteri hakkında çok derin bilgilere sahip olduk- tahliye olduktan sonra hayatını ve kariyerini adadığı Beşiktaş teknik direktörlüğüne el sürememesi Carvalhal’in camiada ulaşmış olduğu etkinliğin en güzel örneğidir. Emanetçiden kalıcıya giden o meşakkatli yolda işte Carlos’un artıları ve eksileri:

ARTILARI

-Türk futbolunun tam anlamıyla kaosa sürüklendiği, şike soruşturmasıyla dalgalandığı bir dönemde Mendes’in tavsiyesi üzerine Beşiktaş’a teknik direktör yapıldı. Beşiktaş’ın genç oyuncularıyla ilgilenmesi, Portekizli oyuncuların takım içindeki iletişimini olgunlaştırması için düşünülen adam bir anda takımın teknik patronu oldu. Kariyerinde büyük başarılar yok, mesleğinin çok başında bir adam. Türkiye’de cadı kazanı kaynarken, neyin ne olacağı belirsizken bu ateşten gömleği giymek bile yürek ister. O gömleği giyip de her türlü halde sakinliği korumak da ayrı bir yetenek gerektirir.

-Zaten hepimiz biliyoruz, klişe gibi bir ifade oldu artık ama yazmak lazım. Carlos Carvalhal duruşuyla, mimikleriyle, tavrıyla aşırı sempatik bir adam. İnsani ilişkileri üst düzeyde, naif bir yapısı var. Saha kenarındaki anlık görüntülerde bile seyirciye, taraftara bu sıcaklığı aktarabilen adamın varın futbolcularla ilişkisini düşünün. Gerginliğin, kaosun had safhada olduğu günlerden bu yana Beşiktaş’ın belki de en çok ihtiyaç duyduğu şey saha kenarında böyle sevimli ve sıcak bir insanın olmasıydı ve Carlos bunu tam anlamıyla yerine getirdi.

-Sezonun ilk yarısında ilk önce Guti’ye daha sonraları ise Fernandes’e uyguladığı katı kurallar çok konuşuldu, çok eleştirildi. Açıkçası bugün gördüğümüz tabloda hem Guti’nin gitmesi hem de Fernandes’in adeta kendisini revize ederek takıma dönmesi her açıdan fayda sağladı. Guti fiziksel olarak bitmiş haldeydi ve bu takıam ne ayzık ki Ailton kadar bile faydalı olamadan ülkesine gitti. Fernandes ise İstanbul gecelerinde kariyerinin ortasında, en verimli çağında yok olmak üzereyken Katar ülkesine top koşturmadığının farkına vardı. “Guti’yi bile takımdan gönderebilen hoca” yaftası onu kendisine getirdi. Gece hayatına hangi tempoyla devam ediyor etmiyor bilmiyoruz ama Fernandes sahada sadece ayaklarıyla değil kafasıyla da oynuyor. Carvalhal’in bu konuda aslan payına sahip olduğunu söylemek lazım.

-Carlos’un en büyük artılarından birisi de yükske bir egoya sahip olmaması. Bu sayede hatalarını kolayca görebiliyor ve yerine doğruları koyabiliyor. Kafasının dikine giden Schuster, sırf birilerinin lafına uydu denmesin diye şapkadan envai çeşit tavşan çıkaran Denizli gibi yakın geçmiş örnekleriyle mukayese edildiğinde Carvalhal’in kıymeti daha da çok anlaşılıyor. Sezon başında sırtını kağıt üstündeki yetenekli isimlere dayayan hoca, zaman içinde tek tek oyuncu seçimindeki yanlışlarını düzeltmeye başladı. Takımın dinamosu Ernst, üç ciğerli cengaveri Hilbert, müthiş çalışkan çocuk Veli Kavlak gibi isimler formsuz adamların yerini aldıkça takımın iskeleti oluşmaya başladı.

-Geri dörtlüde yakalanan kimyayı hiç bozmaması da önemliydi. Kendisi farkında mıdır bilmiyorum ama Türkiye’de -göbekteki iki stoper başta olmak üzere- savunma dörtlüsünü oturtan her takım ya şampiyon olur ya da şampiyonluğa oynar. Artık bugün sokaktaki adam rahatlıkla Beşiktaş’ın geri dörtlüsünü ezbere sayabiliyor.

-Yoğun maç trafiğine rağmen takımın birkaç maç haricinde oyunun içinde kalmasını sağladı. Bu noktada, teknik ekipte yer alan diğer çalışanlarla iyi bir ilişki yakaladığını söylemek lazım. Roland Koch ve Zafer Öğer başta olmak üzere ekibiyle uyum içinde çalışıyor.

-Basına vermiş olduğu demeçlerde (yazının başında belirttiğim ilk gün kazasını saymazsak) genelde ayağı yere basan, makul açıklamalar yapıyor. Özellikle Gençlerbirliği karşılaşmasından sonra mağlubiyetin bütün yükünü üzerine alması, takımın o şoku çabuk atlatmasını sağladı.

EKSİLERİ

-Carlos Carvalhal, risk almayı sevmiyor. Hatta sevmiyor kelimesi yetersiz gelebilir, risk onun için muazzam derecede korkutucu ve zor bir kelime. Kördüğüme dönen birçok maçta eline çok uygun fırsatlar geçmesine rağmen riske girmemesi, maçın seyrini değiştirecek harekette bulunmaması Beşiktaş’ın puan veya puanlar alabileceği bazı maçlardan elinin boş dönmesine sebep oldu. Beşitaş bütün maçlarına tek bir planla, ve sürpriz içermeyen yedek kulübesiyle başlıyor. Bir takımın hangi dakikada hangi oyuncuyu değiştireceği artık kalıplaşmışsa, birçok taraftarın öngörüsü sürekli tutuyorsa kötü başlanan bir maçı Beşiktaş’ın çevirmesi çok zorlaşmış demektir. Türkiye gibi bir ligi hesaba katarsak, söz konsuu geri dönüşlerin ne kadar önem arz ettiğini tekrar yazmaya gerek yok açıkçası. Sırf bu açıdan bile Carlos’un riskli oyuna, ikinci hatta üçüncü bir plana hazırlık yapması gerekiyor.

-Beşiktaş, rakip kim olursa olsun golü attıktan sonra kimlik değiştirerek kabuğuna çekiliyor. Bütün takım sözleşmiş gibi orta saha çizgisinin gerisine çekiliyor ve rakibinin rahat top yapmasına izin veriyor. Bu hatanın üstüne  Carvalhal bir hata daha yapıyor. Bu savunmacı ve ürkek oyun yapısıyla birlikte; ileri uçta maç boyunca örselenen, fiziki düşüş yaşayan ve kontra oyuna açık olmayan hücumcular sahada kalmaya devam ederken Pektemek, Holosko gibi alternatifler ya hiç oyuna alınmıyor ya da iş işten geçtikten sonra değişiklik yapılıyor.

-Mustafa Pektemek ilk onbirde sürekli şans bulmamasına rağmen şu an Beşiktaş’ın en skorer futbolcusu.  Üstüne üstlük ait olduğu bölgenin dışında, birçok maçta kanat oyuncusu gibi kullanılıyor. Ankaragücü maçında çok net bir şekilde gördük, maçın en istekli arzulu, mücadeleci futbolcusu Mustafa Pektemek idi. Fakat arkasındaki bek Ekrem Dağ’ın da kötü oyunuyla Mustafa bütün eforunu sahaya aktif olarak yansımayan kanat savunması ve koşusuna harcamak zorunda kaldı. Halbuki Almeida ile doğrudan gole dönük oynasaydı Beşiktaş yok yere iki puanı lig sonuncusuna bırakmayabilirdi. Carlos’un Pektemek örneği başta olmak üzere bazı oyuncuların en fazla verim vereceği pozisyonu tespit edememesi ciddi bir eksiklik. Ha keza Ekrem de örnek verilebilir. Kanatta hücumcu olarak iyi bir alternatif olan ama hiçbir maçta bek olarak başarı gösteremeyen Ekrem’in Hilbert’in sakatlığında sürekli kadroda yer alması ve Tanju’nun hiç denenmiyor olması garip bir durum. Orta sahanın ciddi anlamda yorulduğu birçok maçta Burak ve Alves ikilisinin hiç düşünülmemesi de kadroyu kısırlaştırıyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün, kısaca kadro derinliği çok verimli kullanılmıyor.

-Carlos’un play-off hakkındaki görüşleri pek hoş değil. Portekizli hoca, ilk dörde girmeyi en önemli hedef olarak belirtiyor. Halbuki bugünün lig tablosuna baktığımızda bile Beşiktaş’ın ilk dörde girme şansının yüzde doksandan fazla olduğunu net bir şekilde görebiliyoruz. Bu açıklamanın ister istemez takımda bir rehavet yaratması söz konusu olabilir. Play-off’a giden yolda ligi lider bitirmek hedefi Beşiktaş’ın konumuyla daha uygun bir içerik olurdu açıkçası.

-Futbolseverlerce Braga genelde kolay bir rakip olarak lanse ediliyor. Carvalhal’in doğduğu, büyüdüğü, top koşturduğu, hocalığını yaptığı memleketin takımıyla rakip olmamız bir avantaj olarak görülüyor. Biraz da şeytanın avukatlığını yapmak lazım aslında. Yakın geçmişten bir örnek vermek istiyorum. Beşiktaş, Lucescu ile altın çağını yaşadığı dönemde iki yıl üst üste Lucescu’nun Lazio takıntısı yüzünden Avrupa’da daha ileriye gitme şansını elinden kaçırdı. Lucescu’nun eski takımı Lazio, söz konusu dönemde asla bizden çok güçlü bir takım değildi. Beşiktaş, her zamanki takım kurgusuyla rahatlıkla rakibini eleyebilecekken Luce’nin rakibini aşırı ciddiye alıp bambaşka taktiklere, kurgulara yönelmesi Beşiktaş’ın başını yaktı. Aynı şey Carlos’ta neden yaşanmasın? Bir takımı hafife almak pekala sıkıntı yaratabilir ama aşırı ciddiye almak da aynı oranda probleme sebep olmaz mı? Bu kısmı da Carvalhal’in kesin bir eksiği değil de  dezavantaj olma ihtimali olarak değerlendirmek gerekiyor.

Portekizçeriler!

Hayırlı İşler Ömer Güvenç

Ömer Güvenç’i hiçbir zaman sevmedim. Mesleğini de iyi yaptığını hiç düşünmedim. Yıllardır futbolun kalbinin attığı Lig Tv’de muhabirlik yaparak bu işten para kazanması ve hatta Beşiktaş’ın muhabirliğini yapması bir taraftar olarak bana hep acı vermiştir.

Şike iddianamesinin ek klasörleri ortaya dökülünce her hareketi, her sözü negatif olan bu şahsiyetin bambaşka meziyetlere sahip olduğunu da görmüş olduk. Beşiktaşlıyım deyip bu camiadan egosunu tatmin edenlerden biri daha gerçek yüzünü sergilemiş oldu.

Buyursun bundan sonra o kutsal gazetecilik görevini yapmaya devam etsin de görelim. Lütfen, kimseyi uğraştırmadan Ömer Güvenç kendisi istifa etsin Beşiktaş ismini de bir daha ağzına almasın.

AZİZ YILDIRIM: Efendim
ÖMER GÜVENÇ: Başkanım

A.Y.: He
Ö.G.: Şimdi gazetecileri çıkarttıktan sonra yaptığı şey antremanda oynattığı 11′i söylüyorum sana, Zabata
A.Y.: Gazetecileri çıkardıktan sonra Zabata
Ö.G.: Sağda Neil
A.Y.: Neil
Ö.G.: Göbekte Servet ile Gökhan
A.Y.: Servet, Gökhan, solda Hakan Balta
Ö.G.: Hakan ama Çağlar iyileşirse Çağlar’ı bekliyorlar banko Çağlar
A.Y.: He Çağlar iyileşirse Çağlar diyorsun
Ö.G.: Evet hemen önlerinde sağda Cana
A.Y.: Sağda Cana
Ö.G.: Solda Yekta
A.Y.: Yekta
Ö.G.: İleri üçlüde Kazım
A.Y.: İleri üçlüde Kazım
Ö.G.: Pino
A.Y.: Pino
Ö.G.: Culio
A.Y.: Culio
Ö.G.: Evet, Baroş
A.Y.: Baroş
Ö.G.: Baroş. Son antremandaki taktik çalışmasında yaptırdığı bu başkanım
A.Y.: Taktikte bunu yapmış öyle mi?
Ö.G.: Evet
A.Y.: Güzel, teşekkür ederim
Ö.G.: Estağfurullah, iyi günler iyi akşamlar başkanım

http://imageshack.us/photo/my-images/825/gaylk.jpg/


Maç Notları: Stoke City

-Beşiktaş’ın grubu lider olarak tamamlaması olası bazı güçlü rakiplerle karşılaşmasını engelledi doğrudur ama bir başka önemli avantaj daha var. Şubat ayında yapılacak ilk karşılaşmayı Beşiktaş deplasmanda oynayacak. Şayet grubu ikinci sırada bitirseydi ilk maç İnönü’de oynanacaktı. İlk karşılaşmanın deplasmanda olması her zaman avantajdır.

-Kuralar çekildikten sonra rakip takımın gazetelerinde Beşiktaş nasıl tanıtılacak? Yine her zamanki gibi taraftarımızdan övgüyle mi bahsedilecek, bireysel olarak birkaç yıldız futbolcunun isminden mi dem vurulacak? Yoksa oyun karakterimizden, yapımızdan bahsedenler olacak mı? Geri savunma dörtlüsünün başarısından, beklerin üç ciğerli olmasından, orta sahanın dinamizminden, istikrarlı iç saha performansından söz ettirebilecek miyiz? Belki de ufak bir ayrıntı olarak gözükebilir ama rakibin sizi nasıl tanımladığı gerçekten çok önemli bir unsur. Avrupa sahnesinde çok sık yer almamasına rağmen Stoke City’nin nasıl bir mentalite ile top oynadığını hepimiz az çok biliyorduk. Çünkü sahaya koydukları futbolun -her ne kadar negatif çağrışımların hepsini merkezine toplasa da- bir karakteri var. Uzun vadede dün geceki skora Avrupa’da alışmak istiyorsak bizim de bir oyun karakterinden artık söz ettirmemiz gerekiyor.

-Carvalhal, maç sonrası durgundu. Hafta içinde gelen sürpriz tahliye kararından sonra anlaşılan yöneticiler kendisiyle sağlıklı bir iletişim kurmamış. Kendisi de bir süre sonra ne olacağını tam olarak bilemiyor. Bu konuda şu an için alınması gereken en sağlıklı karar Carvalhal’in görevine devam etmesidir. Bunun başarılı performansla bir alakası yok aslında. Suçsuzluğuna benim de gönülden inandığım Tayfur Havutçu unutmayalım ki hala mahkemede aklanmadı. Beraat kararı gelene kadar görevine dönmemesi camia için daha hayırlı ve etik olacaktır.

-Fernandes’in bu muhteşem futbolunu Carlos kurallarına bağlayanlar var. Doğrudur, muhakkak etkisi olmuştur ama ben ondan ziyade Guti’nin gönderilmesinin böyle bir tablo yarattığını düşünüyorum. Gece alemlerinde beraber gezinen ikili olmalarını kastetmiyorum, sahada oynanan oyun açısından Fernandes, rol modelinin gölgesinden kurtuldu. Orta sahadaki önleyici ve geliştirici adam olma vasfını şimdi de yöneticilikle birleştirdi. Guti’nin oynamasa bile kadrosunda kalmaya devam ettiği bir takımda bu çözülmeyi büyük ihtimal yaşayamazdık.

-Beşiktaş’ın kadrosuna genel olarak baktığımızda çarpıcı bir gerçekle karşı karşıyayız. Her sene en az üç kişilik bir kontenjan olurdu bu takımda. Averaj altı oyuncular kontenjanı. Birçoğu iyi karakterli ve çaba gösteren adamlardan oluşurdu ama ne yapsalar da Beşiktaş’ın futbol düzeyine yetenekleri yetmediği için çıkamazlardı. Bugün Beşiktaş kadrosu taş gibi futbolculardan oluşuyor. Kötü oynayanlar elbet olacak, formsuzlar, adapte olamayanlar her zaman var olacaktır ama bu kadrodaki hiçbir futbolcuya Beşiktaş’ın futbolcusu değil diyemeyiz.

-Fernandes’in müthiş oyunuyla birlikte sahadaki futboluyla şaşırtmaya devam eden oyuncular da vardı. Veli Kavlak, her şeyiyle bu takımın bir parçası oldu. Mücadelesiyle, oyunu açan paslarıyla yine göz doldurdu. Simao’nun yokluğunda devraldığı sol kanadı çok efektif kullanmıyor doğrudur ama sırıttığını, zaaf gösterdiğini de kimse söyleyemez. Özellikle maçın en kırılgan anlarında bile ayağına top geldiğinde güven vermesi ve pozisyonu güvenli noktaya taşıması dikkat çekiyor. Kaleye çektiği şut sayısını azaltmasını söyleyenler var ben tam tersini düşünüyorum. Daha fazla şut çekmeli, daha fazla çalışmalı. Beşiktaş’ın kaleyi gördüğünde golü koklayan, şut çeken orta saha oyuncularına çok ihtiyacı var.

-Mustafa Pektemek, dünkü maçta attığı golün ötesinde ikinci yarıdaki tablonun değişmesine en büyük katkı sağlayan oyuncuların başında geliyordu. Almeida’nın koridorunu rahatlattı, oyunun rakip alanda daha elastik ve baskıcı olmasını sağladı. Carvalhal’in sezonluk performansında Pektemek’i neden ilk onbirde oynatmıyor eleştirisini getirmek pek mantıklı değil. Zira sezon başı çalışmaların büyük bir kısmına Mustafa sakat olduğu için katılamadı. Sezon başlangıcıyla birlikte nasıl bir maç temposu yaşandığı da malumunuz. Üç günde bir maç yapan, dinlenmeye dahi vakit bulamayan takımda Carvalhal hangi sağlıklı ölçütler üzerinden Pektemek’i değerlendirebilir ki? Şüphesiz, devre arasında takımın başında kalırsa Pektemek hazinesinin farkına gerçekten varacaktır.

-Hep savunma dörtlüsünün uyumundan bahsediyoruz, övgülerimizi sıralıyoruz ama bir gerçek var. Beşiktaş bu sezon oynadığı karşılaşmaların yüzde doksanında gol yedi. Özellikle son döneme baktığımızda her maçta öyle veya böyle gol yendiğini görüyoruz. Yenilen gollerin çok azı yerleşik savunma hatasından, savunma kurgusundan kaynaklanıyor. Genelde anlık kişisel hatalardan, konsantrasyon eksikliğinden kaynaklanan goller yeniyor.  İstikrarlı sonuçların alınabilmesi için gol yemeden bitirilen maç sayısını da artırmak gerekiyor.

-Son ve belki de en önemli ayrıntı. Beşiktaş’ın sezon başından beri skor avantajı sağladığında oyunun devamını getiremediğini bunun da özgüven ve inisiyatif eksikliğinden kaynaklandığını söylemiştik. Dün akşam oynanan maçta bu kötü ezber ilk defa bozuldu ve öne geçen Beşiktaş, oyunundan taviz vermedi. Topa hükmetmeye devam etti ve üçüncü golün peşine düştü. Sonuç olarak, bu takım her gün biraz daha üstüne koymaya devam ediyor. Bu devamlılıkta asıl şaşırtıcı olan şey ise hataların, eksiklerin çok iyi tespit edilmesi ve genelde doğru çözümlerin uygulanmasıdır. Umarız bu olumlu gidişat kısa metrajlı bir film olarak kalmaz. Uzun soluklu, gişe canavarı bir serinin başlangıcında olduğumuzu hayal etmek bile güzel, umarız hayallerimiz bir bir gerçekleşmeye devam eder.

Carlos Carvalhal Anketi