Yazar Arşivi

Uzaktan bakınca…

Neredeyse yedi ay olmus yazmaya baslayali bunu… Alttan cok sular akti ama degisen bir sey yok gibi… En guzel yazi hic degilse bir kisinin okudugu yazi deyip, yayinlayalim… (Turkce karaktersizligin kusuruna bakmayin)

Beşiktaş’ı seviyorum. Son bir buçuk senedir (iki sene oldu) çok uzağındayım Beşiktaş’ın, 1500 km mesafeden bakıyorum semte… Oysa düne kadar içindeydim, evden çıkıp stada, Sami Yen deplasmanına yürüyordum… O bile değişti artık, Sami Yen deplasmanı yok! Dümdüz ettiler… Çok mu sanki; benim çocukluğumun Beşiktaş’ı yok, daha ne olsun…

“Biraz uzaklaşınca, herkes ve her şey değişir, sen geri döndüğünde hiç bir şey aynı yerde değildir” deyip durur Lübnan’lı iş arkadaşım… Avustralya’da 12 sene yaşadıktan sonra bunları söylemesini yadırgamamalı… Öyle bir coğrafyada ki Beyrut, ben yarın gitsem Kasım’da gördüğüm şehirden başka bir yer göreceğimi biliyorum… Tabii, benim için bu böyle başlamadı; hemen hemen iki haftada bir memlekete gelip dönüyordum nitekim. Cumartesı ve Pazar’ı İstanbul’la renklendirme lüksüne sahip bir insandım… Şimdi o da değişti, artık 3 ayda bir ya da 5 ayda bir dönüyorum memlekete… Skype, internet dediklerinin hepsi iyi, bir fikir veriyor ama zaman dediğin şey o gördüğün 40 ekran bilgisayar ekranından çok daha büyük tablolar yapan bir ressam gibi… Beşiktaş’ta yürürken kapanan ve yeni açılan dükkanları, Beyoğlu’nda tabela değiştirenleri, yürüyenlerin yüzündeki elektriği, kalabalığın uğultusundan çıkardığın farklılaşan tartışma konularını,  şehrin karşı tarafında yükselen çirkin binaları görüp görüp hayrete düşüyorsun ve ister istemez hüzünleniyorsun… Ailende insanların nerelere yürüdüğünü göremiyor, müdahil olamıyor ve sadece küçük bir TV ekranından takip edebiliyor; büyüyen küçük yeğeninin akıl yürütmelerini keyifle ve şaşkınlıkla izliyorsun… Bu öyle bir his ki, sanki sen aylardır uyuyordun ve haberdar olduğunu düşündüğün şeyler esasında birer rüyaydı… O rüyaların gerçek olduğunu gördün ve işte şimdi bugune uyandın… Tekrar bindiğin uçak, seni yeniden bu gerçek olduğunu idrak ettiğin rüyadan çıkaracak ve sen yine rüya olduğunu düşündüğün bu hayatları, bu değişimleri hayatının arka penceresinden takip edeceksin…

Böyle bir giriş yaptım, çünkü benim için bugün Türkiye’ye dair okuduğum her şey bunu hissettiriyor… O hengamenin içinde, Taksim’den Levent’e bombalanırken, gösteriler yapıldığında sokaklarında yürümekte zorlanırken, kar yağdığında hep birlikte yollarda kalmanın cefasını çekerken, depremde sokakta yatarken, stadlarda şampiyonlukları kutlarken, hezimetleri yaşarken, ülkede güç odakları değişirken hep sahnenin içindeyken dışında kalmak öyle enteresan ki… Herhangi bir haber bülteninde ‘yoldan geçen adam’ olabilecekken, artık o yoldan geçen adam olmayacağımı bilerek, herhangi bir ülkeyi izler gibi, pasif ve uzaktan izliyorum Türkiye’yi… Kafam attığında bilgisayarımı/telefonumu kapadığımda Türkiye de o ekranın içine sıkışıveriyor benim için… O ekrana baktığımda var, o ekranı kapadığımda yok…

Bugünkü şike mevzusu da burada başlıyor… Ey Fenerbahçeli arkadaşım… Şaşırmıyor muydun? O takıma Anelka’ları Appiah’ları doldurduğunda bile alamadığın puanları takır takır kolayca toplarken? Senelerce 70′in üzerine çıkmayan puan barajı lig bitmeden dört hafta önce aşılmışken? Yahu Galatasaraylı birader, aklına yatıyor mu 35 dakikada atılan beş tane gol? 60 metrede topçunun yaptığı isabetsiz ara pası kimseye değmeden kaleye 6. gol olarak girdiğinde şaşırmıyor musun? Mehmet Ağar’ı düşün yahu, çok mu?…  Ey benim Beşiktaşlı arkadaşım, Serdar Bilgili’yi hatırlıyor musun? Aziz Yıldırım’la iyi anlaştığını çok kısa süre önce tekrar söyleyen Sinan Engin’i biliyor musun? Elbet biliyorsun, iki sene önce benim tepemde o pankartları açan sendin zaten… Büyük bedeller ödedin… Şimdi çıkıp, aynı değirmenin suyundan gelen adamlar pisliklere bulaştılarsa ne diyeceğiz?

Türkiye’de futbol benim izlediğim her dönemde, zaten kirliydi… Çocuk yaşımda “Galatasaray’ı Sevmeyen Ölsün” diye TV’ye bağıran ve beni korkutan adam varken de kirliydi… İhsan Kalkavan teşvik primi yapmak isterken karşı çıkan, çok sevilen Kalkavan’ı uzaklaştıran günahıyla sevabıyla bambaşka bir insan, Seba yaşlanınca bizim için de belki ilk defa, belki yeniden kirlendi… Kirliydi belki ama temizdi de… Ustelik temizliginin bir kismini bugunun kirlilerinden aliyordu. Nitekim o gunlerde Sinan Engin’in en kayda deger korkusu rakibin baskanindan azar yemek degil, sedyeyle saha kenarina alinirken yerine baskasinin oyuna girdigini gormekti… Ondandir ki sedyeden atlayip sahaya geri kosmustu… Ridvan Dilmen Altay’a attigi gol ile, San Marino macinda yerden kalkip dokundugu topla ve binlerce insanin ellerinde mesale gibi yaktiklari gazete kagitlari esliginde 1-1 giden macin utancini sildigi an ile akillarimizdaydi, kisiler ve o kisilerin sorumlu olduklari kurumlara dair yuruttukleri tasarruflarin birbirinden ayrilmasi gibi surreal onerileriyle degil… Mehmet Agar derin devletin icindeydi ama futbol henuz onu icine alacak kadar derinlesmemisti… Fatih Terim de jubilesi, helikopteriyle, belki de Hakan Sukur’un uzaktan attigi Isvicre macindaki sevinciyle vardi akillarimizda, nitekim Isvicre’yi konuk ettigimizde henuz 50 bin koltuklu stadimiz dahi yoktu…

Uluslararasi piyasada taraftarlarinin sirtini kasiyarak, onlari oyunun icinde tutmak icin elinde geleni yaparak, ve en azindan oyunu temiz ya da rekabetci tutarak futbolseverler ve sermayedarlarin ortak yonetiminde yukselen futbol ekonomisi, bizde “derin”lerden baskasina hizmet etmiyor artik… Biz taraftarlari da goren, bizimle yuruyen, futbolun taraftar olmadiginda 7000 metrekare alanda oynanan bir “oyun” oldugunu, futbolun sadece ve sadece taraftar icin oynandigini idrak edemeyecek, kendi cikarina dahi olsa bunu goremeyecek derecede kucuk beyinli insanlarin futbol sahnemizden kaybolmasi ve futbolu buyutecek, 7000 metrekarenin icinde olanlari hayatina firtinalar, depremler olarak sokanlari unutmayacak, makul insanlarin futbola yeniden merhaba demeleri umuduyla… Uzaktan bakinca, uzaktan bakmak daha iyi sanki…

Aksi beklenemezdi zaten…

Beni elimden tutup ilk maçıma, 1990 yılında ablalarımın götürdüğünü düşününce, aksini beklemek yanlış olurdu zaten… Maçı izleyemedim ama benim bile tribünden uzak kaldığım dönemde zor hatırladığım besteyi böyle söyleyebilmek büyük iş… Bravo size…

Beşiktaş futbol takımında saha içinde ve saha kenarında genel anlamda öne çıkan iki ekol olduğu konuşuluyor epeydir… Nitekim, sahada Ernst ve Hilbert Alman ekolünü ortaya koyarken, kenarda Koch hepimize güven veriyor… Sezon başında zaten hepimiz Roland Koch’u Daum’dan koparıp getirebilmenin öneminden bahsetmiştik… İşin öteki tarafında Quaresma, Fernandes ikilisini saha içi oyun konusunda diğer arkadaşlarından ayırıyorum. Yanlarında ise onlarla aynı ekolden yetişen Carvalhal, Simao ve Almeida var…

Birbirine net şekilde tezat olduğu düşünülen bu iki ekolün içerisinde Portekiz tarafına haksızlık edildiğini düşünüyorum. Benfica ya da Porto’yu izlediğinizde, ki bizim topçularımızın hepsinin yolu bu takımlardan geçmiş, dönem dönem tam bir Alman takımı gibi oynadıklarını da görüyorsunuz. Örneğin Salı akşamı Porto Zenit karşısında oynarken, oyuncular maç boyu pozisyonlarına ve savunma rollerine sadık kaldılar ve kaybederken de adeta bir Alman takımı gibi kaybettiler. Oyun disiplini, hiç bir zaman duygusal şekilde takımın kendini kaybetmesine yol açmadı… Quaresma ve Fernandes’i milli takımdaki diğer arkadaşlarıyla aynı seviyede oynamaktan koparan faktör zaten bu disipline sahip olmamaları. Bu oyuncuları çok özel yapan da bu, bazen onları tahammül edilmez kılan da bu…

Carvalhal’in tabii ki Koch desteğinde başardığı şey örneğin dün akşam maç 3-1′ken ya da Galatasaray karşısında 0-0′da takım ileride top kaybettiğinde hemen ortaya çıkıveriyor. Bu maç trafiğine rağmen takımın çok büyük bölümü top kaybedildiği anda limitlerini zorlayıp hemen savunma pozisyonunu almaya çalışıyor. Bilgisayar oyunlarında pozisyonunuzu koruduğunuz ölçüde puan aldığınız oyun modları vardır, Beşiktaş takım halinde bu oyunda tam puanı alabilecek kadar iyi pozisyon alıyor… Dünkü pozisyon örneğin Beşiktaş’ın sol kanadında gelişirken, orta sahada Veli, Necip ve sanırım Mustafa hepsi ayrı ayrı delicesine deparlar atıp, pozisyonlarını aldılar ve İsmail’in kanadında kademe oluşturdular… Bunu dönemin Chelsea’si ya da önceki hafta canlı izleme şansı yakaladığım Barcelona hücum oyununun içine çok daha dengeli şekilde yedirip, oyunu karşı tarafa yıkarken; Beşiktaş ise bir İtalyan takımı, örneğin bugünlerin Milan’ı gibi, gruplar halinde ve rakibin etkili olduğu bölgelerde bunu başarıp, hücumu yetenekli hücumcularına bırakıyor…

Tabii Beşiktaş’ın bunu yaptığı oyuncu seviyesi Beşiktaş’ın boyunun ne kadar uzayabileceğinin de göstergesi… Quaresma ya da Simao ileride formda olduğunda, Fernandes bu oyuna katkı yaptığında ve Almeida ofansif anlamda top indirip dağıtmakta üşengeçliğini kırdığında Beşiktaş Şampiyonlar Ligi seviyesinde dahi diş kırabilecek bir futbol oynamaya başlıyor… Bu çarklardan bir tanesi teklediğinde takım kırılganlaşıyor ve seviye aşağılara düşüyor… Milan benzer sayıda ve farklı rollerde hücümcularda Almeida yerine İbrahimoviç, Quaresma yerine Robinho/Pato, Fernandes’in yerine ise Boateng’i koyuyor… İbrahimoviç’in varlığı diğer iki hücuma dönük oyuncu o gün kötü bile olsa onların üst seviye maçları kazanmasını sağlıyor… Quaresma’nın Robinho&Pato ikilisinden daha verimsiz olduğunu söylemek zor. Fernandes ise takıma girdiği günden bu yana Beşiktaş’ın Boateng usulü X factörüne dönüşüverdi. Bu verimde oynarsa takımın ilerleyen dönemi çıkarmasını da kolaylaştıracaktır…

Arka tarafa bakınca ise, Veli’nin, Ernst’in, Sivok’un ve Hilbert’in başını çektiği, akılcı direnç oyunu Egemen’in, İsmail’in ve zaman zaman da Toraman’ın ayak uydurabildiği ölçüde takımı izlenebilir kılıyor… Şu ana kadar takımda sadece üç tane Türk futbolunda büyümüş futbolcu saymamız da işin trajik yanı zaten… Hepsi milli futbolcu olan bu arkadaşlar, İsmail ve Egemen’in insanüstü çabalarına rağmen, bir Ernst & Hilbert ya da Quaresma & Fernandes blokları gibi takımı üst seviyeye çıkaracak akılcı & patlayıcı unsurlar olamıyorlar. Zaten senelerdir kontrollü sınırsız yabancı diye söylenip durmamın sebebi de bu… Egemen’i Toraman, İsmail’i ters kademesinde Ekrem’le oynattığımızda Beşiktaş bambaşka bir takım oluyor. Oysa Egemen’in yerinde Toraman olduğunda kıyamet kopmuyor… Burada benim, sanırım herkesin katılacağı şahsi kanaatim, Hilbert, Sivok ve Ernst sahada olduğu sürece Beşiktaş’ın kolay kolay rakibe teslim olmayacağı.

Benim bu takımdan beklentim ve tabii ki sezondan beklentim çok daha düşük seviyelerdeydi… Şimdi takımı izledikçe, çarkların dönmesi, galibiyetlerin gelmesiyle birlikte bu beklentileri azaltan unsurlar, Quaresma ve Fernandes’in artan iştahlarını gördükçe, daha fazlasını ister noktaya geliyorum… Nitekim çok değil bir ay önce Quaresma’nın takım arkadaşlarının emeklerini çoğunlukla haddinden fazla boşa çıkardığını düşünüyordum… Umalım ki sessiz ve derinden gelip ligin zirvesine, Avrupa’da ise ikinci tur kapısına dayanan takım bu istek ve disiplinini sürdürsün ve önümüzdeki üç aylık yoğun periyodu atlatsın…

Yeter ki Onursuz Olmasın Derbi…

Derbi futbolun en güzel tarafı… Sebebi aynı şehrin, aynı sokakların insanlarının bir stadyuma toplanıp iki ayrı takımı desteklemesi ve arkasından yine kendi sokaklarına dönmesi… Bu derbi dediğin şeyin içinde bu unsur olmayınca maç dönüşüyor… Bu dönüşüm de hiç bir zaman iyiye doğru olmuyor…

Açıkçası uzun uzun yazılacak çok konu var, ama twitter ve bu şike soruşturması alışkanlıkları değiştirdiğinden daha kısa kısa notlar halinde geçeceğim…

Öncelikle stadda “Galatasaray taraftarı yoktu” derlerse inanmayın. Bir tanesi kaşkolunu takmış, yanımda oturuyordu. Üstelik Quaresma vurduğunda ve top içeri girmediğinde bana dönüp, “Noooldu, gol olmadı mıı?” da dedi… Evet, Galatasaray taraftarı ufaklık 9 yaşındaki kız çocuğunu babası bir ümit Beşiktaşlı yaparım diye maça getirdi, ama olmadı…

Fabian Ernst’in dahil olduğu herhangi bir pozisyonda penaltı çalınması için bir uzvunun vücudundan ayrılması gerekiyor… Bu derbilerde çoğu zaman faullere de uygulanabilir genel geçer bir kural. Başka açıklaması yok… Büyüksün Fabian, o sahada çoğu zaman onursuzca seni tahrik etmeye çalışan rakiplerine aldanmadığın için büyüksün.

Hilbert’in 80′li dakikalarda yaptığı bir koşu var… Yanımda maça makinamı götürmediğime pişman oldum. Takım ileri çıktı, Hilbert de desteğe gitti; ama o top kaptırıldı ve Riera’nın önüne geldi… Hilbert bitmeyen ciğeriyle geriye doğru hayatımda gördüğüm en etkileyici deparlardan birini attı ve Riera’ya yetişti… Fakat o deparı atarken vücudunun limitlerini zorlaması, hemen ardından bir ikili mücadelede cansiperane şekilde kendini rakiplerin önüne atışı inanılmazdı… Bunları Boateng yapınca Milano yıkılıyor Kevin Prince Boateng diye. Üstelik bütün tribünlerde Prince formalı insanlar geziyor… O yüzden, Hilbert’i bidon ilan edenler suratlarına maske takmadan sokağa adım atmasınlar. Ayıp…

Veli – Ernst orta sahası arkalarında Aurelio varken ve normal bir maç temposundayken bu ligde ve hatta Avrupa Ligi’nde Beşiktaş’ı kolay lokma etmezler. Veli’nin Ernst’in yanında yaptığı öldürücü pres Galatasaray’ı adeta bitirdi. Sabri’nin sakatlığı sonrası maç iyice çözülecekken Necip de sakatlandı ve işler dengeleniverdi…

Necip’in sakatlandığı pozisyonda Ufajljsujli topa vurmak istiyordu gördüğüm kadarıyla, acaba yanıldım mı? Yanıldımsa o pozisyon penaltı mı?

Ayhan ve Melo ikilisi benim 20 yıllık canlı derbi izleme tarihimin en kötü Galatasaraylarından birini koydular sahaya ilk yarıda. Eboue de ilk yarıda perişan oldu. Benim bu gördüğüm 90 dakikalık Galatasaray ise şanslı bir Fenerbahçe’den ilk fırsatta beş yer…

Muslera’ya yine neyse de, Eboue’nin yaptığı zaman geçirme çabaları gerçekten küçük ve zavallıcaydı. Derbiyi derbi yapan en güzel şey, gerginliklere rağmen kazanma isteğidir. Fenerbahçe İnönü’de son saniyede kalenin önüne gelip o topu içeri sokmaya çalışırken, ya da Beşiktaş 90 artı bilmemnede o topla kaleyi zorlarken derbinin hakkını veriyor.  Bu bir eleme maçı değil, o kazandığın bir puan da seni şampiyon falan yapmıyor. O yüzden kimse kendini “derbide alınan bir puanın psikolojik önemi” falan anlatıp kandırmasın, Galatasaray benim izlediğim ve kaybettiği bir çok maç da dahil olmak üzere hiç bu kadar küçük düşürülmemişti.

Tribünlerin bu denli “yabancı madde bağımlısı” olması beni hayrete düşürdü. Ayhan’a, Sabri’ye ya da ne bileyim korner atmak için adeta tribünün içinden topu çekip alan Riera’ya bir şey yapılmazken, gelmeyen gol dolayısıyla Konyaspor’dan beter zaman geçiren Eboue reaksiyonu çekiverdi… Ona da eyvallah da, benim hiç görmediğim kadar malzeme atıldı sahaya… En son benzerini Muhittin Boşat – Beşiktaş maçında yine Kapalı’nın önünde görmüştük. Tasvip etmiyorum ama benim de delirdiğim o maçta artık kendini tamamen kaybeden taraftar, maçı çığırından çıkaran Boşat’ın Ceyhun’a kırmızı kart göstermesine sebep olmuştu… Yarabbim ne saçmalıktı o… Neyse, dün olanlar da fazlaydı. Kusura bakmayın kardeşim Eboue üç abarttıysa hareketi, bizim o yabancı madde hikayesi de üç kat fazla yapıldı. Atmayacaksın, o eline geçeni gerekirse yere vuracaksın ama sahaya atmayacaksın. Bu kadar…

Cüneyt Çakır’ın maç başı çaldığı faul vs. Beşiktaş maçlarında çaldığı faul ve herhangi bir UEFA hakeminin maç başı çaldığı faul vs. Beşiktaş maçlarında çaldığı faul rakamlarını karşılaştırmak istiyoruum. Cüneyt Çakır kötü niyetli bir hakem…

Her pozisyonu geçtim, ikinci yarıda kaleye giderken Galatasaraylılar tarafınan kurtarılan ve dışarı giden topta aut diyen o trionun maç yönetme ehliyetini paramparça etmek gerekiyor…

Almeida’yı beğendim genel olarak. Hemen her topu indirdi, arkadaşlarına alan açtı… Quaresma ise her gün daha kötü…

Numaralı’da uzuuun yıllardır ilk defa maç izledim. alt katın tek bir çıkışı olmasını kim akıl ettiyse helal olsun… Aferin size, sayenizde 15 dakika boyunca tribün içinde yürümek zorunda kaldık.

Maçtan önce semtte görülen “N.Ç. ağladığında” pankartı maçın içinde ya da dışında olan her şeyden güzeldi…

Aklıma birşeyler gelirse devam ederim artık…

Orda bir köy var, uzakta…

ve biz o köye, o sehre ne yapalim edelim, gidelim… Gorelim… Biz gidemiyorsak, elimizden geleni yapalim ve faydali bir seyler gonderelim… Hic bir sey icin olmasa soguk yuzunden, uzerlerine ortebilecekleri bir battaniyeleri daha olsun diye… Ercis’e ait olan bu guzel gun batimi, sogugun bastirdigi bu gunlerde artik onlarin en buyuk korkusu. Ercis’i sogugun icinde yalniz birakmayalim… Organize olan, organizasyonuna guvendigimiz kurumlar araciligiyla yalniz olmadiklarini gosterelim… 17 Agustos’un arkasindan gunlerce belki de onlarinkine kiyasla bin kat guvenli evlerimize giremeyen bizler, o gunleri lutfen unutmayalim…

Ihtiyaclar ve detayli bilgiler icin asagidaki linki kullanabilirsiniz…

http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com/ihtiyaclar/

Yarın Maç Var!

11 Mayis 1990, “yarin mac var” dedigim ama bunu soylerken icimin, yuregimin titredigi ilk gun… Cok sukur sonuncusu degil… Ertesi gun gidilecek macin heyecaninin ayak parmaklarimdan kulaklarima her an beni heyecan ataklarina suruklerken uyumak mumkun mu… Senelerce, her defasinda uyku bulutlarini kovalayip, once sabaha sonra stada kosa kosa goturen simsiyah, bembeyaz o tutku adami birakir mi?…

Yarin mac var…

Karanlıktan Aydınlığa…

Henüz sonuçlanmış bir şey yok, iddialar çok kuvvetli… Türkiye gibi futbolun tartışma götürmez şekilde siyasi / dini görüş tanımadan cemaatleştirme kuvveti olan bir ülkede sonuçları yeri görü sallayabilecek bir soruşturma başlatıldı…

Sabahın ilk saatlerinde herkesin içine düşen “buradan bir şey çıkmaz” fikri yavaş yavaş şekillenen ve delillerle desteklendiği vurgulanan iddialarla başka yerlere yürüyor. Aziz Yıldırım kadar kuvvetli bir adamın bu kadar net şekilde, üstelik yanı başında Mosturoğlu’yla birlikte gözaltına alınması da iddiaları desteklediği söylenen bu delillerin varlığı konusunda ikna edici bir noktaya geliyor… Olayın bundan sonrası işin üç boyutu anlamında çok önemli:

1) Bu işin içerisinde olduğu anlaşılan kulüp ve şahısların soruşturmanın ve muhtemel davanın sonuçları tartışmasız şekilde onlar lehine neticelenirse, hiç bir şekilde bu soruşturmadan zarar görmemeleri bu işin en kritik bacağı. Türkiye kamuoyunun favorisi olmasa da masumiyet karinesi hukukun en kıymetli, en temel kavramı. Bu adamlar bu işleri karıştırmadan soruşturmadan tertemiz çıkarlarsa, kamu vicdanını yönlendirmeye çalışanların çok dikkatli olması gerekir…

2) Eğer bu soruşturmadan netice alınamaz ve daha da önemlisi, deliller iddiaların aksine kuvvetsiz ve yetersiz kalırlarsa, bu defa kamuoyu vicdanının göreceği zararla benim jenerasyonumda, 30′larının başında olan insanlar hayatlarının sonuna kadar bu ülkede oynanan futboldan zerre keyif alamazlar… Bu benim fikrim tabii… Ancak senenin başından beri dönüp dolanan şike iddialarıyla benim dahi izlemekten nefret eder hale geldiğim Türkiye Ligi’nde bu soruşturmanın / muhtemel davanın tartışmalı ve yoruma açık delillerle sonuçsuz kalması durumunda bugünden daha iyi bir yere geleceğimizi sanmıyorum.

3) Bu işin içinde adı geçen kişilerin suçlu bulunması ve neticesinde kulüplerin küme düşürülmesi vb. cezalar halinde olacaklar ise Türkiye’de futbolun başka yerlere yürümesi demek… Birincisi ve en önemlisi henüz ekonomik palazlanma döneminde olan Türk futbolunun alacağı ağır darbe olacak. Buna hepimizin hazırlanması gerekiyor. İtalya örneğindeki gibi kaybedilecek bir uluslararası prestijimiz olduğunu söylemek zor, ancak ligin ciddi bir sarsıntı geçireceği ortada. Bunun yanısıra, özellikle gelecek bir kaç sezonda ortalarda hep ciddi şike söylentileri dolaşacağını, herkesin ilan edilmiş şampiyonlukları şaibeyle itham edeceğini kestirmek zor değil… İşin bu tarafında bizi problemler bekliyor. Yine de iş Aziz Yıldırım’ın aleyhinde sonuçlanırsa, onun kadar kuvvetli bir adamın dahi alaşağı edilebildiğini görenlerin ellerini şikeye bulaştırma konusunda çok istekli olacaklarını düşünmek zor…

Önümüzdeki iki – üç gün ve soruşturmanın devamına göre sonrasındaki bir kaç ay Türk Futbolu adına önemli… Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.. Umalım da bu yolun sonu, içinde olduğumuzu zaten bildiğimiz karanlıktan aydınlığa doğru çıksın. Bizi karanlığa mahkum edenler ister sarı lacivert giysin, ister siyah beyaz; hepimizin tutkuyla, aşkla bağlı olduğu kulüplerden ellerini çekip gitsinler…

Bébé

Seni tanımıyorum Bébé, futbolculuğundan bahsediyorum tabii… Tanıyorum diyene de inanmıyorum zaten yok öyle bir şey, kaç kişi izliyor Man Utd Reserve Lig maçlarını? Yine de bende heyecan uyandırdı gelişin, nitekim şu üstteki fotoğraf karesine girene kadar başına gelenler normal değil. Biz de normal değiliz merak etme zaten… Geliş şartlarını, işler yolunda giderse seni elimizde tutup tutamayacağımızı bilmiyorum ama insanın içinde bir yerde duran nostalji isteği diyor ki sen de Ferdinand ol; gideceksen öyle git Beşiktaş’tan…

Hayırlısı olsun genç kardeşim…

Spor Sponsorluğu – 1

Türkiye’de becerilemeyen bir sürü iş var da, en becerilemeyeni sponsorluk… Son yıllarda nisbeten daha küçük ekonomili branşlarda Fenerbahçe bu işi biraz yönetince fazlasıyla karşılığını aldı. Fakat orada da benim aklıma yatmayan şeyler var, yeri geldikçe geri döneceğim.

Seneler oldu, bir sürü post yazayım istedim bunun üzerine, fakat konu öyle dallı budaklı ki ne zaman başlasam sayfalar dolusu yazasım geldi. O yüzden sadece ana hatlarıyla geçeyim, yavaş yavaş devam ederiz vakit buldukça…

Öncelikle Türkiye’de sponsorluğun hastalıklı olduğunu söylemek lazım. Genel pratikte Avrupa’da futbol ve basketbolda genelde şehirlerin / bölgelerin kulüpleri ve onların dönem dönem değişen sponsorları var. Bu işte sözü geçen kulüplere ciddi sponsorluk yatırımları yapılıyor ve bu zaman zaman takımın isminin değişikliğiyle sonuçlanıyor (Barcelona Regal) zaman zaman da sponsorun kulübe yüklü maddi katkısı ve buna karşılık kulübün popülaritesinden sonuna kadar faydalanmasıyla neticeleniyor (Arsenal – Emirates). Bunlar işin ortada, herkes tarafından görülen kısmı.

Bunun çok daha başka yürüdüğü organizasyonlar da var. Mesela nisbeten küçük bir şehir olan Siena’nın 1 Milyar Euro kar eden bankası şehrin basketbol takımına sponsor olup, kulübün yükselişine ön ayak olabiliyor.

Şimdiye kadar yazdıklarımın tamamının ortak yanı bu işlerin hepsinin “kazan – kazan” durumu olması… Yani adamlar kulüplere maddi kaynak sağlıyorlar. Kulüpler bu kaynakları kullanıp, yatırım yapıyorlar ve sporda başarılar yakalıyorlar. Kimi örneklerde bu başarılar doğrudan doğruya bu maddi desteğin neticesinde geliyor. Kulüpler aradıkları başarıyı bu sponsorlukla bulurken, sponsorlar da kulüp yoluyla ulusal ya da uluslararası bilinirlik yakalıyorlar. Hatta Siena örneğinde olduğu gibi, tamamen kapitalist sistemin getirisi olan bir banka bir anda halkın gözünde “sevilen” bir kuruma dönüşüyor. İnanılmaz bir halkla ilişkiler aracı oluveriyor sponsorluk…

Postun Devamı

Oldu Bitti…

Turkiye enteresan ulke… Bakin dilimizde çamur at izi kalsin diye bir laf var, her seyi cok guzel ozetliyor aslinda. Hic bir yanlisa imza atmayabilirsiniz, belli olcude bir yanlis yapmis olabilirsiniz; bunlar onemli degil. Memlekette cok buyuk capli davalarda tutuklanip, arkasindan serbest kalan, sucsuz olduguna kanaat getirilen; fakat hala sucluymus gibi davranilan insanlar var mesela… Bu adamlarin yasadiklarini onlardan dinlemek gerekir. Basa donelim…  “Camur at izi kalsin”… “Camur atarsan izi kalir” degil, “Camur at izi kalsin”… Tipki “sakla samani gelir zamani” gibi bir oneri kimileri icin!!

Dune gelmeden, bugune bakinca dahi benzer konu yuzunden yasadiklarimizi gorebiliyoruz. Binlerce insan, beyinlerindeki iki tane carki cevirmeye gerek dahi gormeden, tabii ki bilincli sekilde seneler once bir meczubun yaptigi haberi ciddi bir kanit gosterip, ne oldugu netlesmemis, kimsenin sonuc alamadigi bir telefon konusmasiyla bir sehri yangin yerine cevirebiliyor. Bakin sitem etmiyor, tepki koymuyor, zarar veriyor…  Arkasindan hic bir rasyonel reaksiyon vermedikleri, suclu gordukleri futbolculari utanmadan bunyelerine kattiklari bu ortamda gelip hala bu konu uzerine bir seyler insa etmeye calisabiliyorlar. Isin aci tarafi, basariyorlar da… Gidip sorsaniz, “tarafsiz” adamlar dahi akil tutulmasi yasayip, “onlar da hakli yerine gore” diyebiliyor…

Simdi dun aksama donuyoruz… Bakin anlatacagim konuyla ilgili aradan neredeyse 20 saat gecti, kimsenin eline gecen adamakilli goruntu yok. Olan tek goruntunun gosterdigi seyler var, ama saatlerce yapilan dezenformasyonu desteklemeyi birakin, bilakis soylenenleri tersine ceviriyor… Dun aksam Besiktas bir kupa kazandi. Son 6 yilda 4. defa… Kalplerimiz deli gibi carpti, sezon boyu ciddi anlamda yasayamadigimiz heyecani bir geceye sigdirdik; sans yuzumuze guldu, gulmedi ama Besiktas bir kupa kazandi. Avrupa Ligi’ne en kisa yoldan giris biletini aldi… Bunlarin hepsi pozitif sonuclar. Uzun zamandir gormedigimiz… Hemen arkasindan, sosyal medyaya yagmur yagmaya basladi. Abdullah Avci ve IBB’li futbolcular havaalaninda dayak yemislerdi. Bu cok ciddi bir durum. Ben gece bilgisayarimi/telefonumu kapatirken uzgundum. Cunku dun gece benim yurt icinde olsam binecegim ucaga giden benim gibi Besiktaslilar gidip Ibrahim Akin’in burnunu kirmis, Abdullah Avci’yi dovmuslerdi…

Ofise geldim, artik icimi yiyen bir kurt vardi; cok saygi duydugum insanlardan da benzer mesajlar gelince uzuntum katlandi, belki de abarttim ama benim icin kupaya golge dusmustu artik. Nitekim iki sene once Izmir’den Fenerlilerle birlikte donerken, ucaga binmeden ve ucagin icinde fena makara yapmis, ama hic hir gur cikarmadan Istanbul’a donuvermistik. Ustelik o grubun icinde ruh hastasi olduguna inandigim insanlar vardi! Denizli donusunde daha buyuk olaylar cikaracak insanlar. Ama herkes sagduyuluydu iste, problem cikmamisti…

Sonra insan dusunmeye basliyor tabii… Ben Izmir’den ya da Denizli’den gelirken 120 kisilik ucagin icinde 40-50 tane adam zaten bildigin basin mensubu / spor camiasi unlusu insanlardi. Taraftar dedigin 70 ya da 80 tane. Bu adamlarin cogunun kavgayla isi olmaz. Kavga gorse donup bakmayacak bir suru adam da var orda. Hadi 50 tane kavgaci buldum diyelim. Hadi iki ucak olalim, 100 kavgaci Besiktasli var. Ve dusunuyoruz ki hepsi bir arada… Simdi bu adamlar toplanacaklar ve sirf 30-35 tanesi madalya toreninde boy gostermis bildigin profesyonel sporcu adamlarla kavga edecekler oyle mi? Iste ben beynimde iki tane kivrimi bes saniye calistirinca, duygusalliktan kendimi arindirmaya calisinca bunu goruyorum. Her ne iddia varsa ortada bu iddia aptalca. Olacak is degil neticede. Bir an gafil avlasan iki tanesini, bu adamlar aptal mi ayri ayri takilsinlar; kistirip seni olduresiye dovebilirler… Bunu dusunurken, yavas yavas olayin tek belgesi olan video da internette boy gostermeye basladi zaten… Videoya girebilmis, 3-5 Besiktas taraftari var.. Benim tanidigim Arif Erdem zaten dayak yiyecegini bildigi ortamda o siseyi firlatmayacak kadar da sinsidir. Arkasindan gelisen olaylar ve gorgu sahitlerinin birinci agizdan anlattiklari… Anlasilan o ki dunden beri yuruyeduran haberler yine bir aklievvel tarafindan aktarilmis. Aktarilan yalan yanlis bilgiler yuzunden ortalik karismis… Burada duruyorum, camur hususunu kapatiyorum. Konuyu uzatmak mumkun, uzatmadan baska yere getireyim…

Abdullah Avci’yi seversiniz sevmezsiniz. Ben senelerce Inonu’de ve Olimpiyat Stadi’nda izledigim maclarin cogunda galibiyeti hak ettiklerini dusunuyorum elbette… Bu gercek. Ama o maclarda topcularin artik insani delirtecek seviyede yerlerde yattiklarini, hakemlerin insafina fazlasiyla siginip futbolu oldurduklerini soyledigimizde ortaya koydugumuz da bir gercek. Iddia edilenin aksine, bu seneye kadar benim gittigim maclarda Abdullah Avci’ya toplu kufur edilmedi. “Yere yatsana Abdullah Avci” o sahaya konana verilen medeni tepkiydi, Galatasaray’la bagdastirilan tepkiyi ben de begenmiyordum… Kaldi ki yuz bagirildiysa, doksanbes tanesi “yere yatsana” muhabbeti uzerineydi. Bunun kotu tezahurat oldugunu soyleyene gulerim. Futbolun katline verilen medeni bir tepki bu…

Neyse dun aksam da muhtemelen havaalaninda bu bagirildi. Bunu orada yapmak dogruydu / yanlisti, ayri konu… Bunu bagiran adamlara tepkiler verildi. Karsilik sadece sozle degil, fiziksel de oldu… Belki Belediyespor kafilesi bu tezahurati yapanlari esek sudan gelinceye kadar dovdu. Beni bunun ilgilendirdigi yer var, ilgilendirmedigi yer var. Ben orada Abdullah Avci’ya bagirmazdim, o arkadas bagirmis. Ben IBB kafilesinde olsam onume bakar yururdum, onlar yapamamis. Bunlarin hepsi insani tepkiler. O adam sarhos olabilir, bu IBB kafilesini ilgilendirmez, tepki verir. Orada kaybettikten sonra reaksiyon gormek kimsenin hosuna da gitmez. Sonucta hem o adam hem IBB kafilesi hata yapmis ve kotu olaylar yasanmis. Bu benim icin bir tarafin ayibidir, obur tarafin hatasidir. Fakat iki taraf da bunu kendince degerlendirmis, karsiligini da almistir, nokta…

Bugune donelim o zaman… Bugun ne oldu peki? Abdullah Avci cikip, “Havaalaninda mac penaltilara kalmadi” dedi… Bakin bunu soyleyen cocukluktan beri futbolun icinde olan bir insan… Biz Bursaspor’a verilen cezadan falan bahsediyoruz, bakin iste Turkiye’de aydinlik kafa diye anlatilan azinliktaki futbol insani bu tornadan cikmis… Orada patakladigi insanlari “mac” olarak degerlendiriyor… Nerede kaldi seni yanlis degerlendiren taraftarlar? Nerede senin efendiligin, adamligin? Bu mudur ongorulu, akilli futbol insani? Sen seneye Inonu’ye geldiginde nasil bir tepki alacagini dusunmez misin? Ne Inonu’su, Olimpiyat Stadi’nda rahat edebilecek misin? Neyin maci bu Abdullah Avci? Yoksa hata mi ettik, Kasimpasali Bickin Apo mu demeliydik? Neden buraya geldik? Cok mu zor “tatsizlik yasandi, biz de kendimizi savunduk” demek? Cok mu zor “bir hata yaptik” demek. Cok mu zor “bize ayip ettiler, biz de karsilik verdik” demek… Dun sahada olan biten hepsi futbolun icinde olan o heyecan firtinasinin uzerine yakisti mi boyle bir tanim o yasananlara?

Futbolda siddet yasasi konusalim. Daha yanina yaklasamadigimiz stadlar icin taraftar kartlari bastiralim hepimiz mesela… Yahu daha sehre giremiyor taraftar, elinde cipli kart olsa ne olur? “Akilli, adam gibi adam”larin kavgalari futbola benzestirdigi bir ortamda yasayi savunalim, yerelim… Cok uzagindayiz guzel gunlerin, akli basinda futbolun… O gunleri bizim goremeyecegimiz kesinlesti, darisi cocuklarimiza…