Neredeyse yedi ay olmus yazmaya baslayali bunu… Alttan cok sular akti ama degisen bir sey yok gibi… En guzel yazi hic degilse bir kisinin okudugu yazi deyip, yayinlayalim… (Turkce karaktersizligin kusuruna bakmayin)
Beşiktaş’ı seviyorum. Son bir buçuk senedir (iki sene oldu) çok uzağındayım Beşiktaş’ın, 1500 km mesafeden bakıyorum semte… Oysa düne kadar içindeydim, evden çıkıp stada, Sami Yen deplasmanına yürüyordum… O bile değişti artık, Sami Yen deplasmanı yok! Dümdüz ettiler… Çok mu sanki; benim çocukluğumun Beşiktaş’ı yok, daha ne olsun…
“Biraz uzaklaşınca, herkes ve her şey değişir, sen geri döndüğünde hiç bir şey aynı yerde değildir” deyip durur Lübnan’lı iş arkadaşım… Avustralya’da 12 sene yaşadıktan sonra bunları söylemesini yadırgamamalı… Öyle bir coğrafyada ki Beyrut, ben yarın gitsem Kasım’da gördüğüm şehirden başka bir yer göreceğimi biliyorum… Tabii, benim için bu böyle başlamadı; hemen hemen iki haftada bir memlekete gelip dönüyordum nitekim. Cumartesı ve Pazar’ı İstanbul’la renklendirme lüksüne sahip bir insandım… Şimdi o da değişti, artık 3 ayda bir ya da 5 ayda bir dönüyorum memlekete… Skype, internet dediklerinin hepsi iyi, bir fikir veriyor ama zaman dediğin şey o gördüğün 40 ekran bilgisayar ekranından çok daha büyük tablolar yapan bir ressam gibi… Beşiktaş’ta yürürken kapanan ve yeni açılan dükkanları, Beyoğlu’nda tabela değiştirenleri, yürüyenlerin yüzündeki elektriği, kalabalığın uğultusundan çıkardığın farklılaşan tartışma konularını, şehrin karşı tarafında yükselen çirkin binaları görüp görüp hayrete düşüyorsun ve ister istemez hüzünleniyorsun… Ailende insanların nerelere yürüdüğünü göremiyor, müdahil olamıyor ve sadece küçük bir TV ekranından takip edebiliyor; büyüyen küçük yeğeninin akıl yürütmelerini keyifle ve şaşkınlıkla izliyorsun… Bu öyle bir his ki, sanki sen aylardır uyuyordun ve haberdar olduğunu düşündüğün şeyler esasında birer rüyaydı… O rüyaların gerçek olduğunu gördün ve işte şimdi bugune uyandın… Tekrar bindiğin uçak, seni yeniden bu gerçek olduğunu idrak ettiğin rüyadan çıkaracak ve sen yine rüya olduğunu düşündüğün bu hayatları, bu değişimleri hayatının arka penceresinden takip edeceksin…
Böyle bir giriş yaptım, çünkü benim için bugün Türkiye’ye dair okuduğum her şey bunu hissettiriyor… O hengamenin içinde, Taksim’den Levent’e bombalanırken, gösteriler yapıldığında sokaklarında yürümekte zorlanırken, kar yağdığında hep birlikte yollarda kalmanın cefasını çekerken, depremde sokakta yatarken, stadlarda şampiyonlukları kutlarken, hezimetleri yaşarken, ülkede güç odakları değişirken hep sahnenin içindeyken dışında kalmak öyle enteresan ki… Herhangi bir haber bülteninde ‘yoldan geçen adam’ olabilecekken, artık o yoldan geçen adam olmayacağımı bilerek, herhangi bir ülkeyi izler gibi, pasif ve uzaktan izliyorum Türkiye’yi… Kafam attığında bilgisayarımı/telefonumu kapadığımda Türkiye de o ekranın içine sıkışıveriyor benim için… O ekrana baktığımda var, o ekranı kapadığımda yok…
Bugünkü şike mevzusu da burada başlıyor… Ey Fenerbahçeli arkadaşım… Şaşırmıyor muydun? O takıma Anelka’ları Appiah’ları doldurduğunda bile alamadığın puanları takır takır kolayca toplarken? Senelerce 70′in üzerine çıkmayan puan barajı lig bitmeden dört hafta önce aşılmışken? Yahu Galatasaraylı birader, aklına yatıyor mu 35 dakikada atılan beş tane gol? 60 metrede topçunun yaptığı isabetsiz ara pası kimseye değmeden kaleye 6. gol olarak girdiğinde şaşırmıyor musun? Mehmet Ağar’ı düşün yahu, çok mu?… Ey benim Beşiktaşlı arkadaşım, Serdar Bilgili’yi hatırlıyor musun? Aziz Yıldırım’la iyi anlaştığını çok kısa süre önce tekrar söyleyen Sinan Engin’i biliyor musun? Elbet biliyorsun, iki sene önce benim tepemde o pankartları açan sendin zaten… Büyük bedeller ödedin… Şimdi çıkıp, aynı değirmenin suyundan gelen adamlar pisliklere bulaştılarsa ne diyeceğiz?
Türkiye’de futbol benim izlediğim her dönemde, zaten kirliydi… Çocuk yaşımda “Galatasaray’ı Sevmeyen Ölsün” diye TV’ye bağıran ve beni korkutan adam varken de kirliydi… İhsan Kalkavan teşvik primi yapmak isterken karşı çıkan, çok sevilen Kalkavan’ı uzaklaştıran günahıyla sevabıyla bambaşka bir insan, Seba yaşlanınca bizim için de belki ilk defa, belki yeniden kirlendi… Kirliydi belki ama temizdi de… Ustelik temizliginin bir kismini bugunun kirlilerinden aliyordu. Nitekim o gunlerde Sinan Engin’in en kayda deger korkusu rakibin baskanindan azar yemek degil, sedyeyle saha kenarina alinirken yerine baskasinin oyuna girdigini gormekti… Ondandir ki sedyeden atlayip sahaya geri kosmustu… Ridvan Dilmen Altay’a attigi gol ile, San Marino macinda yerden kalkip dokundugu topla ve binlerce insanin ellerinde mesale gibi yaktiklari gazete kagitlari esliginde 1-1 giden macin utancini sildigi an ile akillarimizdaydi, kisiler ve o kisilerin sorumlu olduklari kurumlara dair yuruttukleri tasarruflarin birbirinden ayrilmasi gibi surreal onerileriyle degil… Mehmet Agar derin devletin icindeydi ama futbol henuz onu icine alacak kadar derinlesmemisti… Fatih Terim de jubilesi, helikopteriyle, belki de Hakan Sukur’un uzaktan attigi Isvicre macindaki sevinciyle vardi akillarimizda, nitekim Isvicre’yi konuk ettigimizde henuz 50 bin koltuklu stadimiz dahi yoktu…
Uluslararasi piyasada taraftarlarinin sirtini kasiyarak, onlari oyunun icinde tutmak icin elinde geleni yaparak, ve en azindan oyunu temiz ya da rekabetci tutarak futbolseverler ve sermayedarlarin ortak yonetiminde yukselen futbol ekonomisi, bizde “derin”lerden baskasina hizmet etmiyor artik… Biz taraftarlari da goren, bizimle yuruyen, futbolun taraftar olmadiginda 7000 metrekare alanda oynanan bir “oyun” oldugunu, futbolun sadece ve sadece taraftar icin oynandigini idrak edemeyecek, kendi cikarina dahi olsa bunu goremeyecek derecede kucuk beyinli insanlarin futbol sahnemizden kaybolmasi ve futbolu buyutecek, 7000 metrekarenin icinde olanlari hayatina firtinalar, depremler olarak sokanlari unutmayacak, makul insanlarin futbola yeniden merhaba demeleri umuduyla… Uzaktan bakinca, uzaktan bakmak daha iyi sanki…
ve biz o köye, o sehre ne yapalim edelim, gidelim… Gorelim… Biz gidemiyorsak, elimizden geleni yapalim ve faydali bir seyler gonderelim… Hic bir sey icin olmasa soguk yuzunden, uzerlerine ortebilecekleri bir battaniyeleri daha olsun diye… Ercis’e ait olan bu guzel gun batimi, sogugun bastirdigi bu gunlerde artik onlarin en buyuk korkusu. Ercis’i sogugun icinde yalniz birakmayalim… Organize olan, organizasyonuna guvendigimiz kurumlar araciligiyla yalniz olmadiklarini gosterelim… 17 Agustos’un arkasindan gunlerce belki de onlarinkine kiyasla bin kat guvenli evlerimize giremeyen bizler, o gunleri lutfen unutmayalim…












