Yazar Arşivi

Sonda söyleyeceğimi, başta söyleyeyim; Beşiktaş’ın ortaya koyduğu futboldan ve buna futbol denilmesinden de son derece rahatsızım, ama 6 puanlık maçların oynandığı bir ortamda, bir anda tersine dönecek rüzgarın, bavulunu hazırlamış futbolcuya bile nasıl hayat vereceğini bildiğimden, bu konu mühim.

Türkiye Futbol Federsayonu’nun başında Yıldırım Demirören, Merkez Hakem Kurulu’nun başında da Beşiktaş’ın eski futbolcularından Zekeriya Alp’in olduğu bir ligde ve böylesi kritik bir süreçte, Galatasaray ve Trabzonspor’u, ofsayttan atılan birer golle mağlup edip, akşamki derbiyi, yeniden yarışa dahil olma ya da Şampiyonlar Ligi’ne katılım hakkını elde etme umuduyla bekleseydik ne olurdu ?

Bu taraftar, her bir düdük ve cezası kesilemeyen tahrikkar davranışlarla çileden çıkarılmayıp da, kalan 2 iç saha maçını bambaşka havada ve heyecanla oynasaydı çok mu fazla olurduk ? Cidden soruyorum, 3 rakipten ikisini, iki hafta üst üste, skora ve sonuca etki eden bariz hakem hatalarıyla mağlup edip, birilerinin canı yaksaydık, bugünkü gibi ‘ hakem de insan, 40-50 cmlik ofsaytı kaçırması kadar doğal bir şey olamaz’ mı denilirdi, yoksa Zekeriya Alp’in Beşiktaş formalı şu fotoğrafını bizden önce başkaları mı sitelerine ve programlarına taşırdı ? Çok değil, az biraz samimiyet ?

 

Culio ile Yemek ? Yersen …

Dün geceden bu yana bir ”Fatih Terim Ayarı”dır gidiyor.

Ayardan anladığınız, noluyor lan orada ? edasıyla programa dalıp,herkes haddini bilecek noktasına gelmek ve bir kulüp başkanıyla nasıl konuşacağını dahi bilmeden höt höt esip gürlemek ise evet güzel ayar verdi Terim.

Sorularınıza yanıt vermek için buradayım deyip de, işine gelmeyen sorulara ”o halde ben de size şunu sorayım..” diye karşılık vermek kaç ayar peki ? Sezon başından bu yana 3 basın açıklamasında Culio’yu diline dolayıp, beğendiğini, pişmanlığını ve sezon sonu birlikte olacaklarını kesin bir dille ifade etmesi, akabinde de ‘e ne var canım bunda?’ pişkinliği kaç ayar ?

Yahu, bu adam Orduspor’un halihazırda futbolcusu ve kulüp kendisiyle sezon sonu sözleşmek imzalamak istiyor, öncelik de kendilerinde, ama sen çıkıyorsun, oyuncu sezon sonu bizimle olacak diyorsun. Nasıl olur da bunun oyuncunun performansına, kararlarına ve psikolojisine etki etmeyeceğini söyleyebilirsin ? Taffarel ve Culio İstanbul’da buluşup yemek yiyorlar, yemekten sonra Culio, Nedim Türkmen’e gidip ”ben Galatasaray’a gitmek istiyorum” diyor, ve bunun adı da ”e ne var canım bunda, biri Brezilyalı, diğeri Arjantinli yemek yemesinler mi ?” oluyor.

Yesinler abi, herkes dilediği gibi, dilediği yerde yesin. Aziz Yıldırım ve Mecnun Otyakmaz da iki Türk arkadaş olarak, onlar da diledikleri yerde yemek yiyip, istedikleri otelde buluşsunlar.  Bülent Uygun gibi bir Fenerbahçe emektarı da Aziz Yıldırım’a bir zahmet kapısını açsın yani. Kimi ilgilendirir ? Sana ne ?

Bundan böyle, bütün kirli işler de sofrada konuşulsun. Sonuçta herkes herkesle dilediği yerde yemek yeme özgürlüğüne sahip. İstersen donuna kadar satın al, yemek yedik deyince kapanıp gidiyor işte.

Resmi sitelerinde de ”Orduspor Kulübü 26 Mart 2012 tarihinde yazmış olduğu bir yazıyla bunu bir opsiyon olarak nitelendirerek -bu opsiyonu kullanmayacağını- tarafımıza bildirmiştir.” savunması yapmışlar. Arkadaş, insan şunu yazmaya bile utanır. Daha düne kadar oyuncuyla 4 yıllık yeni sözleşme planı olanlar, ne oldu da opsiyonu kullanmaktan vazgeçtiler, kim oyuncunun kafasını karıştırdı da ‘gitmek istiyorum’ noktasına getirdi diye soran yok.

Verdiği hiç bir kiralık oyuncuya Galatasaray’a karşı oynama yasağı koymamış Fatih Terim hocamızın buna tenezzül etmeyeceğini tüm spor dünyamız bla bla bla …. sorun da bu ya zaten.

O maddeyi koysan ya da bize karşı oynatmayın veya oynatın desen kimse tek kelime etmeyecek. Zira, sayısız örneği var bu ligde. Ama bu ülkede şu olayın bir başka benzeri yaşanmamışken, ipler de Orduspor’un elindeyken, Terim’in geçmiş dönemde kiralık gönderdiği oyunculara kadar gidip, elmayla armutu karıştırmanın da alemi yok.

O yemekte Culio’ya garanti verildi diyemeyip, olayı basit bir yemeğe indirgedikten sonra sabaha kadar kükresen nolur abi ? Mesele, oynamasına izin vermek ya da vermemek değil. Hem de hiç değil.

Toraman’ın Ahırı ?

* Edu ne verdi ki Toraman’a saldırıyorsunuz ?

* Edu önce topunu oynasın, sonra Toraman’a laf yetiştirsin.

* Toraman’ın yıllardır verdiği mücadeleyi kim verdi ?

* Edu’nun ne dediğini biliyor musun da konuşuyorsun ?

*  Edu kadar beceriksiz forvet yok, bir de tutmuş kaptana laf atıyor, saygısız herif.

* Kaptan dediğin, döver de, söver de.

* Aralarındaki mevzudur, bizi ilgilendirmez.

* Edu küfürü hak ediyor, ama takım arkadaşının etmesi yanlış.

* Toraman canımız ciğerimiz, keşke herkes onun gibi yürekten oynasa.

Bu zihniyete de Toraman gibi terbiyesiz, ahlaksız kaptanlar yakışır işte. Kendi adıma söyleyeyim, şu saatten sonra Toraman’ın hiçbir şeyine saygı duymuyorum. Hırsını, mücadelesini, yüreğini, dalağını alıp dilediği yere gidebilir. Kolundaki banda, üzerindeki formaya, saha içindeki arkadaşına saygı duymadan, orospu çocuğu diyebilen kaptana, bırak sevgiyi, şu kulübün musluğundan bir bardak su vermem.

Sanki bana 50bin kişi önünde, tansiyonu yüksek, gerilimli şampiyonluk maçı oynuyor. Neyin siniri, neyin kontrolsüzlüğü bu ? Nasıl izah edilebilir ? Düpedüz terbiyesizlik.  O’nun verdiği mücadeleyi Belözoğlu da veriyor, bu mu mesele ? Beşiktaş’ın Emre’si değil, kaptanı olmalıydı, gelgelelim lâyık olamadı. Beşiktaş formasıyla yalan söylemeye dahi cesaret edemeyecek adamların kaptanlığından, takım arkadaşının anasına avradına sövme hakkını kendinde bulan kaptanlara geldik. Neyin savunmasıdır hala ?

İnsan düşünüyor ‘acaba hatasını kabullenip, bir özür diler mi ?’ falan diyor, ama yok. Adam pişkin pişkin ‘takımın iyiliği için tartıştım’ diyor, daha da kötüsü tartıştığını sanıyor! Savunması bile küfür gibi. Ve bu adam, bırak Samsun maçında forma giymeyi, üstüne bir de kaptan olarak sahaya çıkacak. Hem de hiçbir şey olmamış gibi.

Cidden bir şey olmadı mı yani ?

Rıza Çalımbay

1993 http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=6482542

2012 https://twitter.com/#!/MahmutKecin/status/183920502685962240

Play – Offfff Galatasaray

Temmuz’dan bu yana play-off saçmalığına dair hemen hemen herkes bir şeyler söyledi durdu. Durdu dediysek lafın gelişi tabii. Eleştiri ve memnuniyetsizlik tam gaz devam ediyor, ki ben kendi adıma, Galatasaray cephesi dışında herkesi samimi ve dinlemeye değer buluyorum. Zira; adaletten, hakkaniyetten dem vurup da, şu saçma sistemin avantaj ve dezavantajlarını Galatasaray özelinde değerlendirip eleştirmek ve neredeyse ”asıl hedef bizdik” noktasına gelebilmek, tam da bunu gerektiriyor.

3 ya da 4 günde 1 maç oynamak değil mesele, kimi zaman 2.5 günde 1 oynamak, kimi zaman da 3 günlük temponun süreklilik kazanıp, koca 1 aya yayılmasıdır asıl sıkıntı. Pazar-Perşembe-Pazar oynamak sorun değil, ama siz bu saçma sistemden ötürü, takip eden hafta içini de maçla doldururur, bu takıma 6 günde 3 maç oynatırsanız, bu takımın hocası da, taraftarı da, futbolcusu da ”haklı olarak” isyan eder.

6 günde 3 maç yüzünden ‘maç seçmek’ zorunda kalan taraftar, defalarca kez oyuncularını 2 gün sonraki maça hazırlayıp motive etmekle boğuşan bir hoca ve maç sonunda ‘artık mücadele edecek gücümüz kalmadı’ diyen futbolcu.

Ve tüm bunların üstüne, play-off olmasaydı şu an 25.haftada olacağımızı dahi hesap edemeyen, ama ‘olmasaydı’ şampiyonduk demekten de geri kalmayıp, sistemden yakınan ve hak arayan bir kulüp. Dahası, bu ülkede Avrupa Kupası maçları yüzünden ”en çok maçı ertelenen ve bunu talep eden” kulüp!

***

Dün geceden sonra play-off’taki geleceğimize dair bir şeyler yazma niyetindeydim, ama sağ olsun hemen aşağıda Burak konuya değinmiş zaten. Böyle bir konuda pişti olmak, insanın içindeki inancı da ikiye katlıyor. Ama en büyük inanç kaynağı, yine söylediği gibi; ‘Hilbert, Sivok, Egemen, İsmail, Fernandes ve Ernst’li Beşiktaş’ın, zor yenilen bir takım kimliğine bürünmesi.

***

Ben Beşiktaş’ı, gerek konumu, gerekse de potansiyeli itibariyle, play-off gediklisi Türk Milli Futbol takımına benzetiyorum. Olur olmadık maçlarda sürpriz puanlar kaybedip, play-off kovalayan ve finallere kalması halinde ‘can yakması’ beklenen takım.

Galatasaray ise, kupaya uzanmasına saniyeler kalmışken, son dakikada yediği beraberlik golü ile moralmen çöken ve ”işin yoksa uzatmalarda 30 dakika daha savaş” diyen futbolcular topluluğu gibi… Her ne kadar puan olarak avantajlı konumda olsalar da, gerek diğer 3 takımın Galatasaray’ı hedef takım olarak görecek olmaları, gerekse de geriden gelmenin psikolojik avantajları, sanıldığı kadar kolay bir yarışta olmayacaklarını işaret ediyor, ki şampiyonluk baskısı da onların üzerinde.

Etrafımdaki Beşiktaşlı ve Fenerbahçelilerin hedef ve beklentileri hep aynı. Takım da bunun bilincinde. Galatasaray’ı 2 maçta da yenersek, bu fark zaten kapanır… Play-off başlamadan hedef konulmuş ve öncelik ”Galatasaray’ı yenmek” olarak belirlenmiş.

Bu, cidden önemli bir detay. Dikkat edin geriden gelenlerin şampiyonluğu telaffuz ettiği falan yok, ama diğer yandan herkes zirveye giden yolun Galatasaray maçlarından geçeceğini de biliyor.

Kısacası; Galatasaray’ı 2 maçta da yenmek, şampiyon olmaktan daha kolay ve daha yüksek bir ihtimal gibi geliyor herkese. İşte, Galatasaray kaybederse bu inanca kaybeder, yoksa dediğim gibi şampiyonluğu telaffuz eden tek takım zaten kendileri. Hatta play-off olmasa şampiyonlardı bile.

İbrahim Müteferrika kimdir ?

Damat Ferit: İbrahim Müteferrika ilk türk matbaacısıdır.

Güdük Necmi: Matbaayı ilk o getirmiştir.

İnek Şaban: Yalova’da bir de kağıt fabrikası kurmuştur , öte yandan Türklere sığınmak isteyen Macar Kralı Rakoci’nin tercümanlığını yapmıştır.

Sunucu:  Açıklamanız yeterlidir yirmi puan aldınız.

İnek Şaban: Daha fazla bilgi edinmek isteyenler tarihi Osmanlı Mecmuası’nın üçüncü cüzünün bindokuzyüzonikinci sayfasına bakabilirler efem.

Ricardo Quaresma kimdir ?

Tomas Sivok: En güçsüz yanımız ise saha içindeki disiplinsizliğimiz. Bu, oyuncuların kişiliklerinden ziyade genel oyun karakteriyle ilgili bir durum.

Ersan Gülüm: Trabzon kazanmaya geldi ve galibiyeti hak ettiler. 4 forvetle oynadılar. Çok iyi futbol oynadılar. Biz de öne geçtik ama 4 forvete karşı oynadık. Orta sahaları da destek verdi. Takım olarak oynadılar. Arkadaşlar birbirlerine yardım etmezse maç kazanılmaz.

İsmail Köybaşı: İlk yarıdaki skorun sebebini sizler de görüyorsunuz. Sahada herkes koşup mücadele edecek. Kimse kusura bakmasın ama koşup mücadele etmeden skoru alamazsınız.

Açıklamanız yeterlidir, ama bu size yaklaşık 20 puan kaybettirdi.

Fabian Ernst:  Farkındayız :( Daha fazla bilgi için maç içerisindeki halet-i ruhiyemi de gözlemleyebilirsiniz.

Tahkim Kurulu – Fernandes – Güven ?

durum 6′ya 1 gibi
şekip mosturoğlu.:serpil çetinkol diye bu da yargıtay 8. daire’nin eski başkanıymış. bu da muhtemelen hasan gerçeker’in adamı.
aziz yıldırım.: evet
ş.m.: halil tomruk bizim adamımız. selçuk karaçay zannediyorum şeyin yunus’un adamı. bursa da eğer hasan gerçeker’i bizimki gibi düşünürsek 6′ya 1 gibi burda.
a.y.: tabi tabi iyiyiz orda iyiyiz tamam. neyse ya dur bakalım bu bunu nasıl yapacaklar merak ediyorum. yani çünkü herkesin eli çorbanın içinde tamam şeye göre karar veriyor yapıyor, günlük yaşıyor bunlar.
ş.m.: aynen öyle.
a.y.: inşallah allah sonunu hayır eylesin tamam.
ş.m.: aynen
a.y.: oldu.
ş.m.: tamam başkanım haydi görüşürüz saygılar.

22 Ekim 2009

Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören de Steaua Bükreş-Fenerbahçe maçını statta izledi. Özel bir uçakla Bükreş’e gelen Demirören, Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu Üyesi Levent Kızıl, Fenerbahçeli yönetici Cihan Kamer ile birlikte maçı izlemek üzere locadaki yerini aldı.

Haberin tamamı burada

22 Ekim 2009 Steaua Bukres – Fenerbahce maçından bir yorum

İçimize sinmedi.

Dolu Tarafından Edu

Google görsellere girip de ‘’Edu İstanbul’da’’ yazınca, ‘’sadece’’ yukarıdaki fotoğraf çıkıyor karşımıza. Sessiz sedasız gidenler çok oldu ama 2-3 poz vermeden, isminin yazılı olduğu forma ya da atkıyı açmadan direkt kalacağı otel odasına yerleşen yabancı çok nadirdir 4 büyüklerde. Hoş, geldiği güne ait olduğundan emin olmamızı sağlayacak bir emare de yok bu fotoğrafta. (Arkadaki abiler İstanbul’un yerlisi diyen varsa, önünde saygıyla eğilirim) Özetle, ben İstanbul’a nasıl iniyorsam, Edu’da öyle indi. Belki Havaş servislerini bile kullanmıştır…

Forma yarışına gireceği yıldızlar kadar, bir de isim olarak beklentileri karşılayamayan transferlerin, bir numaralı belalısı konumundaki önyargılar vardı yıkmak zorunda olduğu. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, ‘’geçici çözüm olarak getirilen bir forvet’’ üzerinden, dünyanın hiçbir yerinde bu kadar yaygara koparılmaz.

İsim olarak beklentilerin uzağında olsa da, Beşiktaş’ın ihtiyaçları doğrultusunda değerlendirildiğinde ‘’ne gereği vardı?’’ denilip de, daha havaalanında vurulacak bir adam değildi. Almeida ve Pektemek’in merkezdeki varlığı, kenar için düşünülen Bebe’nin sakatlığı, Simao ve Quaresma’nın istikrarsızlığı… Tüm bunlar tesadüf değildi ve Edu sırf transfer yapmış olmak için alınmamıştı. Santrafor, uzak forvet, biraz da ikinci forvet. Hepsinden vardı bir şeyler ve iki kenara birden çözüm yaratması, bitiricilikteki sıkıntılarının da biraz olsun görmezden gelinmesini sağlayacaktı. (Gerçi biz tam aksine –ama bitiremiyor yaa- kısmındayız hala..)

Uzak forvetlerin Simao ve Quaresma olduğu bir ortamda ‘’onların yokluğunda Edu…’’ diye söze girmek ilk günler için fazlasıyla tahrikkar olsa da , gelinen noktada Edu ‘’sahiplenilmesi’’ gerektiğini çok net ortaya koydu. Bir kere ağır olduğu falan bildiğin şehir efsanesi; aksine seri ve top taşıma özelliği de öyle yabana atılacak seviyede değil, bana kalırsa yeterli de, sürekli oyunun içinde, ama asıl ön plana çıkarılması gereken yönü, kesinlikle oyun görüşü ve zekası. Kafası ciddi anlamda iyi çalışıyor ve çoğu hareket ve tercihleri bilinçli.

Eksikleri yok mu ? Var elbette, mesela son vuruşlardaki yetersizliği, ama alternatif bir uzak forvet için öncelikli aranan da hiçbir zaman bu olmamıştır.  Zaten ‘sırf gol kaçırıyor’ diye bir adamı tefe koyup çalmayı da oldum olası anlamamışımdır. Ankaragücü ve Eskişehir maçlarında kaleden bu kadar uzak olmasına rağmen Almeida’dan fazla tehlikeli olması da ‘’işini doğru yapan’’ bir kenar forvet olduğunun en somut işaretiydi aslında.

Ankaragücü maçında girdiği gol pozisyonunda, topla ilk buluştuğu(ilk fotoğraf) andaki yerleşime bakıldığı vakit o topun 2 pasla kale önünde mutlak pozisyona dönüşmesi pek olası gözükmüyor, ama Ernst’e verdiği bir ‘doğru pas’ ve ‘doğru koşusuyla’ savunmayı oyundan düşürüp, maçtaki sınırlı mutlak pozisyonlardan birini ‘’yaratıyor.’’ Skor can sıkıcı evet, ama kendi zekasıyla  şu pozisyonu yaratan adama da hakkı bir şekilde teslim edilmeli. Bugün kaçırır, yarın atar. Önemli olan doğruyu düşünüp, uygulayabilmesi. Hani ille de kıyas yapılacaksa, takım içindeki dilediğiniz bir hücumcuyu aynı pozisyonda hayal edip, ne şekilde top kullanacağını kafanızda canlandırabilirsiniz.

Eskişehir maçındaki sağdan devam ettirdiği topsuz koşu ve sezileriyle bir anda kendini pozisyona sokması da en beğendiğim pozisyonların başında geliyor. İlk fotoğrafta ekranın sağında kadraja sadece sol kramponu girmiş (sonra bu adam nereden fırladı demeyin) top daha Fernandes’e gelmeden, bizimki pozisyona uyanıyor ve ağır(!) Edu, koşusunun devamında rakip beki de arkasına alarak, kaleciyle burun buruna geliyor. Tıpkı Ankaragücü maçındaki gibi rakip sahada 2 pasla bu pozisyonların yakalanmasındaki aslan payı hep Edu’nun .

Hafızalardaki tazeliğini koruduğu için son 3 lig maçından (Karabük-Eskişehir-Ankaragücü) birkaç pozisyonu kesip, ön plana çıkarmak istedim. Yukarıda bahsettiğim özelliklerini destekler nitelikte pozisyonlar bunlar.

* Bazı resimler net değil, halka içindekiler Edu (görseller tıklayınca büyür)

Bu pozisyonlardan, Eskişehir maçındaki asist öncesi pas dışında hiçbiri golle sonuçlanmadı, ne girdiği pozisyonlar, ne hazırlamış olduğu pozisyonlar, ne de asist öncesi pası dediğimiz, pozisyon hazırlayıcı paslar… Ama Veli ve Ekrem’in kale sahasından kaçırdığı gollerde, Almeida’nın karşı karşıya değerlendiremediklerinde, sağdan ve soldan taşıdığı toplarda,  Hilbert ve İsmail’in bindirmelerindeki alternatif pas kanallarına rağmen doğru tercih ve zamanlamalarıyla hep bir şeyler gösterdi Edu (ki bunların ikisi de sonradan oyuna dahil olduğu maçlar)

Şunun şurasında 3-4 ay daha burada. ‘’Bu adam ne iş yapar!?!’’ diye sorgulanacak kadar da boş bir adam kesinlikle değil. Ekstra bir desteğe gerek yok, anlayalım, sevelim yeter. Zaten sürekli olarak 11′de yer bulduğu da yok, o yüzden bu hoşnutsuz, 7/24 memnuniyetsiz, hiçbir şeyi beğenmeyen, peşin hükümlü profilin de, sanki 3 yıldır katlanıp, sabrediyormuş gibi agresifleşmesini de ne yalan söyleyeyim anlayabilmiş değilim.