Ne Çabuk Gelirmiş Meğer Tezkere, Kartal Seve Seve Gitsin Zafere

Fenerbahçe maçında elbetteki zorunluluktan yapmış olduğum nöbet kulesi totemini tekrar etmek zorundaydım. 6-8 nöbeti, maçın ilk yarım saatini kaçırmama neden olacaktı, ki “nöbet takma” aktivitesinden ötürü ilk yarının son 15 dakikası da fazlasıyla tehlikedeydi…

Beklenen olmamış, yerime gelecek nöbetçi Ronaldo Guiaro dakikliğinde yanıma gelmiş, en kolay ve en önemli emniyet yolu olan doldur boşaltı yapmamdan silahlığa inişim arasında en fazla 15 saniye geçmişti. Silahlığın kapısını kilitleyip, anahtarı vermek üzere nöbetçi astsubayın yanına giderken kafamda senaryolar dönüyordu. Çoktan yemişizdir, hayır saçmalama atmışızdır… Nöbetçi uzman çavuş bilgisayarı başında nette zaman geçiriyordu, gazinoya gidebilmek için sabrım kalmamıştı…

+ Komutanım, bizim maçın skoruna bakalım mı?

-Ha başladı mı, bakalım… (Birkaç saniye sonra) Aaa, rakipte 2 sarı bir kırmızı kart var, bu Beşiktaş neyi bekliyor gol atmak için…

+ Atarız komutanım, yiyebiliriz de…

Komutanı geçiştirip gazinoya doğru paldır küldür tırmanışa geçtim. Kapıdan kafamdan göğsüme kadar olan bölümüm yere paralel girdim… Sonradan farkettim, meğer Sivok’la beraber ben de uzatmışım kafamı Fernandes’in ortasına… Olası bir hezimet için pusuda fazla naif, hatta bir parça temiz esprileriyle bekleyenlerle beraber en galiz küfürleri sıralayacaklar vardı, ancak bu gol ve öncesindeki kırmızı kart hevesleri bayağı bir kırmıştı…

Askerde en rahat izlediğim maçtı. Bizimkilerden gol kaçıran olduğunda ona gelen küfürlerin dışında küfür de duymamıştım. Simao’nun golünde ilk defa birilerine sarılmıştım, daha doğrusu birileri bana sarılmıştı, binadaki tek Beşiktaşlı olarak ilk kez bir gol sevincini paylaşabiliyordum…

Ve kazandık… Hem de çok ihtiyacımız varken, vur diyince öldüren bir hakemle beraber kazandık… Ben sevindim, çok sevindim, bir sonraki nöbete kadar deliksiz uyudum…

Bir sonraki gün her lafa gülümseyecek durumdaydım. Her anımda bir rahatlık, ferahlık ve mutluluk hali mevcuttu. Hatta arada sırada niye bu kadar mutluyum ki diye kendi kendime soruyor, ulan kazandık ya işte diye mırıldanıyordum. O kadar mutlu olmak ki mutluluğun sebebini bile unutmak…

Şafak eriyor… Habire ters manyel yapıyor, kapkaranlık filan diye söyleniyorum… Gerçi ters manyel yaptığımı da şafağın eridiğini de salı akşamından sonra hisseder oldum. 91 olan şafak bugün ne ara 86′ya düştü diye sorsanız, Beşiktaş derim, siyah diye bağırsanız bana beyaz diye haykırırım. Karanlıklardan hep Beşiktaş’la çıkarım aydınlığa… Elbette yense de yenilse de… Tüm nöbetler tribünden kopan en güzel bestelerle, en güzel anılarla ve anlarla geçer ve biter…

Kendimi bilebildiğim son 21 yıldır, hep Beşiktaş kazansın istedim. Kaybettiği zamanlarda çok üzülüp, galibiyetlerden sonra zanaxlanmış gibi geçti günlerim, kara da olsa ak da olsa, Beşiktaş’ı günüme dahil ettim. Ama aslında kazandığında kendim için değil onun için sevindim, kaybettiğinde de durum farksızdı…

Ancak son 2 aydır ve önümüzdeki 3 ay için durum farklı… Kendimce, kazanman lazım Beşiktaş, gücüme güç katman şafağı eritmeme katalizör olman lazım Beşiktaş. Öyle büyüksün ki, izafiyet filan değil zamana etki ediyorsun, günleri 8 saate, dakikaları 10 saniyeye indiriyorsun…

Tüm nöbetlerim sana içimden ettiğim tezahüratlarla ve senin zaferlerinle son bulsun, şu an tabela ne yazarsa yazsın, tezkeremle semte döndüğümde TFF Başkanı Yıldırım Demirören’den kupayı almak da en güzel dileğim olsun…