“Yabancı kontenjanı Bobo’yla doldurulursa Akaretler’deki kulüp binasına tankla yürürüm.” Bu söz Sanlı Sarıalioğlu’na aitti ve Bobo’nun bonservisinin Can Tigana’nın ısrarlarıyla alındığı 2006 yazında edilmişti. Fikriyle tamamen zıt olsam da, lafın içerisindeki aşırılık şakası bir yandan hoşuma gitmişti, çok gülmüştüm. Sanlı Kaptan çok geçmeden Bobo konusunda yanıldığını kabul etti, hatta Bobo en tuttuğu adamlardan biri oldu (Son dönemdeki fikri nedir bilmiyorum, takip edemedim). Tankla yürüme, uçakla Vecihi dalışı yapma gibi fikirler ise şimdi, Bobo’ya hakkı olan kıymet gösterilmemesi halinde benim aklımda dönüyor.

Bir itirafta bulunayım: “Brezilya’dan avukat getirsen…” geyiğinin döndüğü dönem, Bobo’nun ilk maçları esnasında ben de onu çok tutmamıştım. “Bu ne yaaa!” diye öfkelenip hakkında karar verdiğim bir pozisyon vardı, Kadıköy’deki 2-2’lik Fenerbahçe maçında Kleberson’un soldan ortasına altıpasta, gördüğüm en kötü zamanlamalardan biriyle kafayı vuramamasıydı o da. İnsan gördükçe, yaşadıkça tecrübeleniyor işte; o pozisyon da benim, dünyanın öbür tarafından gelmiş bir sporcunun, hele 20 yaşında bir çocuksa, bir süre normalde yapabildiklerini yapamayacağı gerçeğine dair aklıma gelen ilk hatıradır. Ama Bobo’yu sevmeye başlamam çok uzun sürmedi. Aynı sezonun sonunda, bu kez kupa finalinde oynanan Fener maçında –yine- gol atamasa da performansını beğendiğim ve gelecek sezon takımda tutulmasını beklediğim bir oyuncuydu artık.

Sonraki dört buçuk yılını uzun uzun anlatıyorum, başka bir gün niyetimiz o olabilir, umarım çok uzun zaman sonra, arkasından el sallarken. Beşiktaş formasıyla geçirdiği beş yılın ardından Bobo benim için hem çok sevdiğim bir oyuncumuz hem de çok çok iyi bir forvettir. Malum, ne derece iyi ve yeterli bir forvet olduğu hep bir tartışma konusu. Adamın ne kadar iyi forvet olduğunun tıbbi değerlerini verecek bir makinemiz yok ne yazık ki ama bence hata, o değerlerin arayışındayken istatistiklerin yorumlanmasında yapılıyor. Bobosevenlerin kullandıkları “Beşiktaş tarihinin en çok gol atan yabancı oyuncusu” ünvanı, Nouma, Kuntz, Ferdinand, abilerimizin sık andıkları Paunovic gibi oyuncular sahada gösterdikleri performanslardan bağımsız farklı sebeplerle Beşiktaş’ta uzun dönemler geçiremediklerinden bence çok da önemli bir istatistik bilgisi değil, kabul. Ama karşı cephede sıkça görülen “Beşiktaş’ın forveti her sezonu 11-12 golle mi tamamlar?” soru/tepkisi de Bobo’ya haksızlık.

“Beşiktaş’ın forveti ……..?” kalıplı sorulardan önce Beşiktaş’ın Bobo’nun dört tam sezonundaki gol sayılarına bakmak gerekir. Geçen sezon 47 gol. Şampiyonluk sezonunda ancak 60 gol. Bir önceki sezon 58 gol. 2006-07’de 43 gol. Normalde Beşiktaş iddiasındaki bir takımın aşağı yukarı sezonun üçte ikilik kısmında ulaşması gereken miktarlar bunlar, sezon bitiminde değil.

Bu kısırlığın Bobo’dan kaynaklandığını savunanlar olacaktır. Onlara şunları sormak isterim: Bir futbol takımının gol sayısının azlığının dört yıldır tek bir oyuncuya bağlı olması mı daha mümkün, yoksa dört sezondaki takımların bütününün söz konusu oyuncunun istatistiklerini etkilemesi mi? Dört sezonda Bobo’nun yanında, sağında, solunda ve arkasında oynayan, ondan pas alan ya da ona pas veren, bu dört yıldaki Beşiktaş takımlarının hücum güçlerini oluşturan Marcio Nobre, İbrahim Akın, Burak Yılmaz, Ricardinho, Matias Delgado, Kleberson, Koray Avcı, İbrahim Üzülmez, İsmail Köybaşı, Rodrigo Tabata, Nihat Kahveci, Fabian Ernst, Michael Fink, Ekrem Dağ, Yusuf Şimşek, Rodrigo Tello, Filip Holosko, Ali Tandoğan gibi oyunculardan kaç tanesi size göre tatmin edici performans gösterdi Beşiktaş’ta (ve sonrasında)? Herkesin beğendiği isimler olabilir bu listede; örneğin ben –Muhtemelen üzerinde fikirbirliğine varılacak Ernst’i saymazsak- Delgado’yu çok tutardım ve performansının değerlendirilmesi konusunda haksızlığa uğradığını düşünüyorum, keza Kleberson’un da. Ama sanırım hayalkırıklığı olarak nitelendirilecek oyuncular hep fazlalık olacaktır.

Bağlantılı bir diğer soru: Bu sezonun başında yanına ve arkasında Quaresma ve Guti kalitesinde iki adamın eklenmesiyle, takımın sürekli ileride oynamasını tercih eden bir teknik direktörün oyun anlayışı içerisinde, yine Guti ve Quaresma’nın sakatlanmalarıyla takımın rayından çıktığı Ekim ayı başına kadar Bobo’nun ligde oynadığı ilk üç buçuk maçta (Karabük ve Fener maçlarında sonradan oyuna girip toplam 30 dakika oynayabilmişti) 5 gol atıp bir de penaltı yaptırması tesadüf müdür, denk gelmiş iyi bir dönem midir? Sakatlanana dek ligde yedi buçuk maçta 7 gol, Avrupa Ligi’nde dört maçta 2 gol (ön eleme turlarındaki ve Türkiye Kupası’ndaki maçları saymıyorum) “Beşiktaş’ın forveti” için nasıl miktarlar?

Kanımca Bobo’nun iki büyük şanssızlığı olmuştur. Birincisi, mecburi bir yeniden yapılanma sürecinde Beşiktaş’a gelmesi ama en büyük şansı olan Tigana’nın ilk tam sezonunun ardından bıktırılarak kulüpten ayrılması sonucu onunla fazla çalışamaması, teknik direktör değişiklikleriyle takımın rüzgarda savrulmaya devam etmesi ve bir türlü Bobo’nun etrafında düzgün, hücum gücü yüksek bir takım kurulamaması. İkincisiyse geçenlerde Demirören’in televizyonda söylediği gibi, 20 yaşında geldiği bu takımda artık “bizim çocuk” olarak algılanması. Bobo’nun bizim çocuk olması aslında şirin, hoş bir şey, mesela belki benim ona sempatimi arttıran bir etken, ama maalesef bu ülkede “bizim çocuk” olmak biraz da tehlikelidir çünkü “Nasılsa bizim çocuk, ikna ederiz/yaptırırız/hallederiz” anlayışı hakimdir hemen her yere. Bobo’nun şu an yaşadığı da bu biraz. “Bobo bizim çocuk, 1 buçuk milyona bağlarız.” Pardon da niye kabul etsin bu parayı? Sol ayağı etmeyecek Nobre yıllık 2 buçuk milyona oynuyorken, hele şimdi de Fabian Ernst yıllık 2 milyonun üzerinde bir paraya imza atmışken Bobo niye az parayı kabul etsin? Kulübe borcu mu var? (Bobo çıkıp “O para benim çocuklarımın rızkı, bırakmam” diye basın açıklaması yapsa ne komik olur)

Son olarak, taraftarı yönlendirecek kudretim olduğundan değil ama kendi çapımda dikkat çekmek istediğim bir konu var. Belli kalemler gazetelerde Bobo’yu pis, kaka olarak göstermeye yönelik haberlere başladılar. Schuster “Bu takımı en kritik dönemde yalnız bıraktı, ben bunu artık istemiyorum” demiş, Bobo’nun aslında sakatlığı yokmuş, kulübü sıkıştırmak için Brezilya’ya gitmiş, falan filan. Neresinden tutalım? Schuster’in öyle üzerini çizdiği bir oyuncuyu ikinci yarı kampına alması inandırıcı geliyor mu? Peki Bobo’nun bir ara “kariyeri bitebilir” şeklinde aktarılan sakatlığının yalan bir sakatlığa dönüşmesi? Beşiktaş kulübü bunu tespit edip gereğini yapamıyor mu? Böyle abuk senaryo mu olur? Benim gördüğüm kadarıyla bu tip haberler Bobo’nun, Schuster’in tartışılmaya başlamasına hemen yetiyor. Dilerim bunlara karşı uyanık olur Beşiktaş taraftarı.

İlk yazım olduğu için uzun mu oldu bilmiyorum, konuşulmuş şeylerin üzerinden mi geçmiş oldum, onu da bilmiyorum ama Bobo benim için özel bir karakter ve oyuncu, onun hakkında bir şeyler söylemedikçe başlayamazdım. Bir tarafına Bobo sayacı iliştirilmiş bir yerde üç-beş laf etmek güzel bir şey. Bu vesileyle siteye hoşgeldin, kendim için hoşbulduk diyeyim. Davetlerinden ötürü siteyi oluşturanlara bir kez daha teşekkür ederim.