1989 olması lazım. Gençliği boyunca Beşiktaş maçlarına gitmiş, sonra evlenip, çoluk çocuğa karışınca stadın yolunu unutmuş bir adam oğlunu alıp İnönü Stadı’nının yolunu tutuyor 10 yıl aradan sonra. Beşiktaş-Sarıyer maçı. Çocuğun elinde bir bayrak, etraftaki insanlar çocuğa bir şeyler söyleyip duruyor. Bayrağı salla, tezahürat yap. Adam oğluna “asıl maç”tan önceki PAF takım maçında bir abiyi gösteriyor, büyük futbolcu olacak diye. Çocuk anlamıyor elbet, içinde olduğu yapının büyüklüğüne, çimlerin yeşilliğine kitlenmiş, şaşkın şaşkın bakıyor. Beşiktaş 2-0 yeniliyor, herkes çok sinirli. Çocuk hala şaşkın. PAF takımdaki o abi Sergen Yalçın, çocuk da ben. Tribün Eski Açık.
Değişik ve bir kerelik macera gibi bakıyorum bu hafta sonu gezintisine. Parmakla sayılacak kadar gün sonra yine tutuşturuyorlar elime bayrağı, aynı yere gidiyoruz. Her hafta, babam sıkılmıştır artık derken, ben gün saymaya başlıyorum. Yaş büyüdükçe tezahüratları ezberlemeye başlıyorum. Eve dönüşlerde, babam alışveriş için arabadan inince bir Yeni Açık oluyorum, bir de Kapalı, karşılıklı tezahürat yapıyorum. Babam ne kadar geç dönerse o kadar iyi. Kendimi o stadın içinde ne kadar daha çok hissedersem, o kadar iyi.
Feyyaz’ı izliyorum, Bako’yu izliyorum, Recep’i izliyorum. Futboldan ne kadar anlamıyorsam, o staddaki büyüyü o kadar çok hissediyorum. Okula gitmeme engel olacak her hastalığa savaş açan adamın, -5 derecede beni tutup götürdüğü bir Bolu maçını anlamıyorum ama soğuğuna da, deniz tarafından esip topu Yeni Açık tarafına savuran, o günden 20 yıl sonra arkadaşlarımla kol kola zıplayarak başetmeye çalışacağım rüzgarına da aşina oluyorum.
En son da Kapalı Tribün’e aşık oluyorum. O tribüne gitmeye başladığımızdan itibaren başka bir dünyaya girmiş gibi hissediyorum. Orayı karşıdan izlemek ne kadar büyülüyse, içinde olmak da bir o kadar gurur verici geliyor.
Herkesin bir İnönü anısı vardır. Kimisi hayatının her gününü orda geçirmiş, kimisi İstanbul’a yolu düştüğünde Beleştepe’nin önünde dikilip bir pençe yapıp, pozunu vermiş, kimisi de bir Liverpool maçında televizyonunun sesini herkese inada iyice köklemiş ve gururla dinlemiş ve anlatmıştır.
Ama her Beşiktaşlı sahada Beşiktaş’ı bırak, tribünler dahi gözükmüyorken, hatta ekranda bir yazı yokken, ve sadece zemininin bir bölümü kameranın kadrajındayken tanır orayı. Ruhundan mıdır bilinmez, tanır Beşiktaşlı İnönü’yü.
İşte, Metin-Ali-Feyyaz o stadda yaşadı. Seba orda efsane oldu. Ajax’tan orda 4 yedik. Polisle o stadda çatıştık. Kendi futbolcumuza o stadda “hepiniz o… çocuğusunuz” diye bağırdık. O stadda yaşadık bunun pişmanlığını. O stadda Seba’yı protesto ettik. 10 sene sonra orda ağladık Seba’yla karşılıklı.
PSG’yi 3′lerken orda inanamadık Avrupa’da isimli bir takımı yenebileceğimize. Barcelona’ya 3 atarken de ordaydık, Liverpool’dan 8 yememizin peşinden Aldırma Kartal diye bağırmak için yine oraya sığındık.
Fevzi ıskalarken de, son 4 hafta şampiyonluğa gidiyoruz derken Kocaeli’den 5 yiyince de aynı koltuklara çöktük kaldık. İlhan Mansız’a vurulduğumuzda onun sırtında Samsunspor forması vardı ama biz yine o staddaydık.
Optik Başkan’la orda tanıştık, orada beklerken kaybettik.
Sene 2013 oldu. Çocukluğu ve gençliği boyunca maçlara gitmiş bir adam İnönü Stadı’ndaki son maça gitmedi. Yerine İstanbul dışından, stadı hep hayalinde kurup sevmiş kuzeni geldi ve hayatındaki ilk İnönü maçını izledi.
Ne kadar güzeldin İnönü Stadı, hiç bir taraftara nasip olmadın bizden başka.
Hiç bir mimara nasip olmadı, olmayacak senin gibi bir stad yapmak. Bu tam da bir vedadır. Sen yokken eskisi gibi olmayacak, yeni heyecanlar, yeni futbolcular gelecek ama sen bizim çocukluğumuz, gençliğimizle beraber hafızalarımızın en güzel yerinde yaşamaya başlayacaksın.
Beşiktaş’ının gücüne güç katmak için varisini bekliyoruz artık. Bir derdimiz vardı, o da Beşiktaş’tı. İkinci derdimiz de sensizliktir artık.
Ve seni de bin dermana değişmezdik, değişmezdik de, elden ne gelir abi. Hala dimdik ordasın, gelip açamıyoruz kolları önünde. Vurmayın gençliğimize, geçmişimize diyemiyoruz. Filmlerde oluyor o.
Sensiz zor olacak ama yine yürüyeceğiz güneşe. Sırtına Beşiktaş forması geçirip, yeşil zemin üzerinden hayata umutla ve en önemlisi isyanla bakan her bir çocuk var oldukça, dik durmaya devam edeceğiz. Çünkü aslolan hayattır, hayat da Beşiktaş.
Hoşçakal iki gözüm. Sensiz geçen günlerin…

















