Elveda İnönü, Elveda İki Gözüm

1989 olması lazım. Gençliği boyunca Beşiktaş maçlarına gitmiş, sonra evlenip, çoluk çocuğa karışınca stadın yolunu unutmuş bir adam oğlunu alıp İnönü Stadı’nının yolunu tutuyor 10 yıl aradan sonra. Beşiktaş-Sarıyer maçı. Çocuğun elinde bir bayrak, etraftaki insanlar çocuğa bir şeyler söyleyip duruyor. Bayrağı salla, tezahürat yap. Adam oğluna “asıl maç”tan önceki PAF takım maçında bir abiyi gösteriyor, büyük futbolcu olacak diye. Çocuk anlamıyor elbet, içinde olduğu yapının büyüklüğüne, çimlerin yeşilliğine kitlenmiş, şaşkın şaşkın bakıyor. Beşiktaş 2-0 yeniliyor, herkes çok sinirli. Çocuk hala şaşkın. PAF takımdaki o abi Sergen Yalçın, çocuk da ben. Tribün Eski Açık.

Değişik ve bir kerelik macera gibi bakıyorum bu hafta sonu gezintisine. Parmakla sayılacak kadar gün sonra yine tutuşturuyorlar elime bayrağı, aynı yere gidiyoruz. Her hafta, babam sıkılmıştır artık derken, ben gün saymaya başlıyorum. Yaş büyüdükçe tezahüratları ezberlemeye başlıyorum. Eve dönüşlerde, babam alışveriş için arabadan inince bir Yeni Açık oluyorum, bir de Kapalı, karşılıklı tezahürat yapıyorum. Babam ne kadar geç dönerse o kadar iyi. Kendimi o stadın içinde ne kadar daha çok hissedersem, o kadar iyi.

Feyyaz’ı izliyorum, Bako’yu izliyorum, Recep’i izliyorum. Futboldan ne kadar anlamıyorsam, o staddaki büyüyü o kadar çok hissediyorum. Okula gitmeme engel olacak her hastalığa savaş açan adamın, -5 derecede beni tutup götürdüğü bir Bolu maçını anlamıyorum ama soğuğuna da, deniz tarafından esip topu Yeni Açık tarafına savuran, o günden 20 yıl sonra arkadaşlarımla kol kola zıplayarak başetmeye çalışacağım rüzgarına da aşina oluyorum.

En son da Kapalı Tribün’e aşık oluyorum. O tribüne gitmeye başladığımızdan itibaren başka bir dünyaya girmiş gibi hissediyorum. Orayı karşıdan izlemek ne kadar büyülüyse, içinde olmak da bir o kadar gurur verici geliyor.

Herkesin bir İnönü anısı vardır. Kimisi hayatının her gününü orda geçirmiş, kimisi İstanbul’a yolu düştüğünde Beleştepe’nin önünde dikilip bir pençe yapıp, pozunu vermiş, kimisi de bir Liverpool maçında televizyonunun sesini herkese inada iyice köklemiş ve gururla dinlemiş ve anlatmıştır.
Ama her Beşiktaşlı sahada Beşiktaş’ı bırak, tribünler dahi gözükmüyorken, hatta ekranda bir yazı yokken, ve sadece zemininin bir bölümü kameranın kadrajındayken tanır orayı. Ruhundan mıdır bilinmez, tanır Beşiktaşlı İnönü’yü.

İşte, Metin-Ali-Feyyaz o stadda yaşadı. Seba orda efsane oldu. Ajax’tan orda 4 yedik. Polisle o stadda çatıştık. Kendi futbolcumuza o stadda “hepiniz o… çocuğusunuz” diye bağırdık. O stadda yaşadık bunun pişmanlığını. O stadda Seba’yı protesto ettik. 10 sene sonra orda ağladık Seba’yla karşılıklı.
PSG’yi 3′lerken orda inanamadık Avrupa’da isimli bir takımı yenebileceğimize. Barcelona’ya 3 atarken de ordaydık, Liverpool’dan 8 yememizin peşinden Aldırma Kartal diye bağırmak için yine oraya sığındık.
Fevzi ıskalarken de, son 4 hafta şampiyonluğa gidiyoruz derken Kocaeli’den 5 yiyince de aynı koltuklara çöktük kaldık. İlhan Mansız’a vurulduğumuzda onun sırtında Samsunspor forması vardı ama biz yine o staddaydık.
Optik Başkan’la orda tanıştık, orada beklerken kaybettik.

Sene 2013 oldu. Çocukluğu ve gençliği boyunca maçlara gitmiş bir adam İnönü Stadı’ndaki son maça gitmedi. Yerine İstanbul dışından, stadı hep hayalinde kurup sevmiş kuzeni geldi ve hayatındaki ilk İnönü maçını izledi.

Ne kadar güzeldin İnönü Stadı, hiç bir taraftara nasip olmadın bizden başka.
Hiç bir mimara nasip olmadı, olmayacak senin gibi bir stad yapmak. Bu tam da bir vedadır. Sen yokken eskisi gibi olmayacak, yeni heyecanlar, yeni futbolcular gelecek ama sen bizim çocukluğumuz, gençliğimizle beraber hafızalarımızın en güzel yerinde yaşamaya başlayacaksın.

Beşiktaş’ının gücüne güç katmak için varisini bekliyoruz artık. Bir derdimiz vardı, o da Beşiktaş’tı. İkinci derdimiz de sensizliktir artık.
Ve seni de bin dermana değişmezdik, değişmezdik de, elden ne gelir abi. Hala dimdik ordasın, gelip açamıyoruz kolları önünde. Vurmayın gençliğimize, geçmişimize diyemiyoruz. Filmlerde oluyor o.

Sensiz zor olacak ama yine yürüyeceğiz güneşe. Sırtına Beşiktaş forması geçirip, yeşil zemin üzerinden hayata umutla ve en önemlisi isyanla bakan her bir çocuk var oldukça, dik durmaya devam edeceğiz. Çünkü aslolan hayattır, hayat da Beşiktaş.

Hoşçakal iki gözüm. Sensiz geçen günlerin…

Sayın Beşiktaş Yönetim Kurulu Üyeleri,

Cumartesi günü Beşiktaş taraftarı kendi semtinde ve stadyumunda nedensiz ve korkunç bir polis saldırısına maruz kaldı. Olayın üzerinden 2 gün geçmesine rağmen tarafınızdan henüz hiçbir açıklama yapılmış değil.

BJK Yönetim Kurulu, kongre üyelerinden aldığı oylarla seçilerek Beşiktaş taraftarı adına kulübü yönetir ve taraftarın temsilcisi durumundadır. Bu durumda taraftar olarak sizlerden bizi temsil etmenizi ve bu anlamsız şiddetin hesabını sormanızı beklemek en doğal hakkımız.

Bunu yapabilecek yüreğiniz yoksa, iş ve menfaat ilişkileriniz hesap sormanıza engelse lütfen yönetici sıfatını daha fazla kullanmayınız. Gidiniz. Beşiktaş taraftarına pazarlanacak yeni kart ya da ürün projelerini herhangi bir işportacıdan alınacak akılla da yapabilir bu kulüp.

Saygılarımızla

Kart1903′ün Arka Yüzü

Bugün sanırım Amerika’yı yeniden keşfederek MÜŞTERİ SADAKAT PROGRAMI temelinde Kart1903′ün lansmanını yaptı kulübümüz. Her şeyden evvel hayırlı olsun tabii. Aslında Cumartesi yediğimiz gazlar bile Beşiktaşlı’nın bir sadakat programına ihtiyacı olmadığı gün gibi aşikar. Kalashnikov’un da belirttiği ve hepimizin beklediği yönetimin POLİS ŞİDDETİ’ne herhangi bir tepkisi olmayacağını bilmek çok acı.

 

Kartın ön yüzüyle ilgili komediyi Yukithezorba yazdı. Kulübümüz 26 Mart 2013 tarihinde KAP’a Taraftar Sadakat Programı ile ilgili yaptığı anlaşmayı bildirmişti. Şimdi kartın lansmanı yapıldığına ve fiyatlar açıklandığına göre bu hususa yani kartın arka yüzüne bakalım istedim.

Açıklamaya göre

26.03.2013
Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş.’den Kamuyu Aydınlatma Platformu’na gönderilen açıklama şöyledir:

Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi (BJK) ve Ekstra Bilgi Çözümleri ve İletişim Hizmetleri Anonim Şirketi  arasında Taraftar Sadakat Programı, Kart ve Kampanya Yönetimi konularında 5,5 (beş buçuk) yıllık bir sözleşme imzalanmıştır.  Sözleşme, 22 Mart 2013  tarihinde yürürlüğe girmekte ve 01 Ağustos 2018 tarihinde sona ermektedir.

Taraflar sözleşme süresince KART operasyonu ve Sadakat Programı çerçevesinde yaratılacak gelir paylaşım modeli esasında anlaşmışlardır. Buna göre,
İlk yıl için Sözleşme imza tarihinde itibaren 30/06/2014′e kadar olan sürede:

BEYAZ KART için:
İlk 40,000 kart’ın satış gelirinin %35′i BJK’ya aktarılır
İkinci 20,000 Kart’ın satış gelirinin %50′si BJK’ya aktarılır
Toplam 60,000 Kart ve üzerinde gerçekleşen KART satış gelirinin %65′i BJK’ya aktarılır.

YAVRU KART için:
İlk 2,000 kart’ın satış gelirinin %35′i BJK’ya aktarılır
İkinci 3,000 Kart’ın satış gelirinin %50′si BJK’ya aktarılır
Toplam 5,000 Kart ve üzerinde gerçekleşen KART satış gelirinin %65′i BJK’ya aktarılır

SİYAH KART için:
İlk 2,000 kart’ın satış gelirinin %35′i BJK’ya aktarılır
İkinci 3,000 Kart’ın satış gelirinin %50′si BJK’ya aktarılır
Toplam 5,000 Kart ve üzerinde gerçekleşen KART satış gelirinin %65′i BJK’ya aktarılır.

Matematiğim zayıf olduğu ve gerçekten hesaptan anlamadığım için açtım önüme excel’i (kağıt kalem mi kaldı artık) verilen baz değerlerle bir hesap yaptım.

Hesaba göre kazanılan her 3′ün 1′ini Beşiktaş kulübü olarak alıyoruz.

Beşiktaş Ekstra Bilgi
Beyaz 40.000 kart 840.000 1.560.000
Siyah 2.000 kart 175.000 325.000
Yavru Kart 2.000 kart 35.000 65.000
Toplam 1.050.000 1.950.000

Diyelim ki KAP’a bildirilen şartlar doğrultusunda ikinci olasılık da gerçekleşti. O durumda da 5′in 2′sini alıyoruz.

Beşiktaş Ekstra Bilgi
Beyaz 40.000+20000 1.440.000 2.160.000
Siyah 2.000+3000 550.000 700.000
Yavru Kart 2.000+3000 110.000 140.000
Toplam 2.100.000 3.000.000

En nihayetinde GERÇEK BEŞİKTAŞlılar büyük ilgi gösterdiler ve satılan kart rakamları çok arttı diyelim. O durumda da yaklaşık 9′da 6′sını alıyoruz.

Beşiktaş Ekstra Bilgi
Beyaz 100.000 kart 3.900.000 2.100.000
Siyah 10.000 kart 1.625.000 875.000
Yavru Kart 10.0000 kart 325.000 175.000
Toplam 5.850.000 3.150.000

Bu durumda Beşiktaş’ın gerçekten karlı bir iş yapmış sayılabilmesi için YÜZBİN civarında kart satması gerekiyor.

Bakın Ekstra Bilgi’nin bu anlaşmadan birkaç ay önce kurulmuş olması konusuna, DÜNYADA İLK KEZ yapılmayacak ve doğal olarak müthiş Ar-Ge ve yatırıma ihtiyaç duyulmayan bir atraksiyon olmasına falan değinmiyorum.

Eğer 1903KART’ın sağladığı avantajlar hususuna (ve dahi yukithezorba’nın yazısına) bakacak olursanız taraftarda bu kartı almaya sebep olacak herhangi bir avantaj olmadığını (bahsettiğim taraftarın anjelikte, gina’da yemek yiyenlerden olmadığını anlamışsınızdır), avantaj sağladığı kitlenin ise bu karta çok da ilgi göstermeyeceğini farketmeniz olası.

Sonuçta BEŞİKTAŞ markasının kullanıldığı ve satılan ÜRÜNÜN, MÜŞTERİDE İHTİYAÇ YARATAN ŞEYİN Beşiktaş olduğu bir projede belki de sadece İSİM HAKKI karşılığı bile olamayacak meblağlara “Beşiktaş Taraftar Sadakat Programı” adı altında yapılan anlaşmanın mantıklı olmadığını düşünüyorum.

Bunun yanısıra  müşterinin satınalma/harcama eğilimlerinin çok değerli olduğunu düşündüğüm günümüzde acaba bu datalar 3. parti şirketlerle paylaşılacak ve paraya çevrilecek midir? Eğer çevrilecekse bu gelir kime yazacaktır? (Hele ki indirim, para puan vs alınan markalar restoranlar düşünülünce GODAMAN diye tabir ettiğimiz kişilerin datasından bahsediyoruz :/)

Yüksek yatırım/Ar-Ge maliyetleri hatta satış-pazarlama maliyetleri gerektirmeyen böyle bir iş için, işi bu kadar yüksek fiyata yaptırmak mantıklı mıdır? Bu işi Beşiktaş A.Ş. kendisi yapamaz mıydı mesela?

Dünyada ve ülkemizde kulüpler nasıl anlaşmalarla bu kart sistemlerini hayata geçirmektedir?

Neyse, Fulya arazisinden gelen tecrübemizi 1903 Kart’da kullanmadığımızı umudediyorum.

Kart1903 ve getirdikleri

Hayırlısı olsun. Geç olsun da güç olmasın, kulübümüz Kart1903′ü bugün itibariyle lanse etti… Biz sonuçta kulüp yarın tencere çıkarsa alıyoruz; bunu da aldık bile ama mesele alıp almamak değil; kartın içerdiği bir çok mesaj var…

Birincisi, kombine alan hardcore taraftarsanız, benim gibi atlayıp siyah kartı almakla uğraşmanıza gerek yok, siz de benim yaptığımı yapıp son anda vazgeçebilirsiniz. Nitekim kombine almak için Siyah karta ihtiyaç yok. Bilet kovalayacaksanız ve her tribüne bilet önceliği kazanmak istiyorsanız Siyah Kart daha mantıklı tabii…

Canınız gibi sevdiğiniz çocuğunuza 50 lira verip aldığınız kartla bilet alamayacaksınız, haberiniz olsun… Mesela bu kartı var diye, çocuğu içeri uygun fiyata sokmak gibi güzellikler düşünülememiş… Yeni stada geçerken, bu işleri çok daha organize hale getirmek mümkün; kimlik kontrolü bile yapabilirsiniz biletle isim tutuyor mu diye; İtalya’da 80 bin kişilik stadda herkesin kimliğine bakarak içeri alıyorlar taraftarı. Burada da yapılabilirdi… Bu kadar endüstriyel oluyorsak, çocukları o stada uygun fiyatla sokmanın bir yolunu da bulmalıyız, neticede ecnebi bunun yollarını bulmuş ve faydasını görüyor… Onlardan daha endüstriyel değiliz ya?

Siyah kartın en önemli iki faydası şunlar: 1) öncelikli bilet alma hakkı, 2) para puanlarda ciddi avantajlar ve bunun neticesinde gelecek olan aktiviteler…

Aktiviteler arasında deplasmanlara takım uçağıyla gitme hakkı, yok efendim locada deplasmandaki maçı TV’den izlemek falan var… Ne güzel… Peki bu aktivitelere nasıl hak kazanıyorsunuz? Para puanlarla… Para puanlar nereden geliyor? SADECE LÜKS RESTORANLARDAKİ HARCAMALARINIZ ARACILIĞIYLA… Yani ben sürekli Gina’da, Aija Hotel’in restoranında falan fink atıyorsam; hemen bu hikayelere hak kazanabiliyorum… Ona bile gerek yok hemen hesap edelim… Arif Gina’da bir senede 5000 liralık yemek yesin ve beyaz karta 60 lira vermiş olsun, Fevzi de kartal yuvası’na 5000 lira harcasın, gitsin 250 TL’ye de siyah kart alsın… Üstüne gitsin, 5000 liraya yeni stadın en kral yerinden kombine alsın, yetmez 500 liraya da basketbol kombinesi alsın… Ne oluyor biliyor musunuz?

Beşiktaş için 60 TL harcayan Arif, Gina’da 5000 TL harcadığı için, 50 para puan kazanıyor ve bu aktivitelerden faydalanmak isterse, Beşiktaş için 10750 TL harcayan Fevzi’nin sadece SIFIR puanı olduğu için onun önüne geçiyor… Bakın sadece 60 TL harcıyor, diğeri 10750 TL harcıyor… dahası, bu ekstra örnek değil; Arif zaten o camiada olduğundan muhtemelen numaralı biletleri de bedavaya geliyor. Kombineyi ne yapsın?? Şimdi çıkıp sorsan, Arif en kral Beşiktaşlı ama endüstriyel futbol bilakis tersini söylüyor. Endüstriyel futbola göre Fevzi’nin ağırlanması, hoş tutulması lazımken, sen gidip sana kuruş kazandırmayan Arif’i ağırlıyorsun…

Bilet meselesinde de sakatlıklar var ama öncelikli bilet öncelik olacaksa bunu çok eleştirmenin yeri yok bence…

Netice itibariyle kartlar iyi hoş ama getirdikleri ayrımdaki mantıkta ciddi problemler var… Umarım en kısa zamanda düzeltilir.

Başımız Sağolsun

Hepimiz “o” olabilirdik. Maçtan çıkıp evine dönen forma giymiş bir taraftar. Ne stad civarında, ne de şampiyonluk kutlaması yapılan bir merkezdeydi. Yere düşen bir insanın üzerine 50 kişi saldırma güdüsünün her bireyinin içine işlenmiş bir toplumda, kavgalarında havaya kaldırılan bıçağın parıldayan görüntüsünün yüceltildiği bir kültürde… Burak kardeşimiz dün hayatını kaybetmeyebilirdi, diğer arkadaşımız katil olmayabilirdi. Ve Türk futbol taraftarı “EMANETLER”lerini ballandıra ballandıra anlatmaya devam ediyor olurdu.

Başımız sağolsun.

Olayları anlatacak başlık bulamadım.

Bugün İnönü’ye vedamızı, nasıl eğlendiğimizi, duygu dolu anlar yaşadığımızı falan yazarız diye düşünüyordum. Oldurmadılar.

İktidar sahiplerinin acizliklerini gizlemek, gündem değiştirmek için her maç günü olduğu gibi eğlenen insanların arasında havaya ateş ederek kitleyi nasıl terörize ettiğini yazmak zorunda kalıyoruz. Dünden beri milyonlarca şey söylenmiş ve yazılmıştır muhtemelen. Mesela ben Reyhanlı’da patlama olduğunu gece yarısı eve geldiğimde öğrendim. Zaten sonrasında her şey oturdu kafamda.

Olayları toplu olarak yazayım da en azından zayıf olan toplumsal hafızamıza inat yazılı bir şekilde dursun.

Saat 15:30 civarında semtteydik. Kartal Kokoreç önünde oldukça eğlenceli bir kitle olarak içiyor, tezahürat yapıyor ezcümle eğleniyorduk. Heykelin önü, üstü, sağı, solu yani tüm köyiçi de aynı şekildeydi.

Saat 18:00 civarı olması lazım, çünkü artık stada gitsek miyi tartışıyorduk ki birden bağırış çağırış oldu. Herhalde 3-5 salak kavga ediyor dedim ki o anda gaz atıldığını farkettik. Farketmemek mümkün değil zaten bilen bilir. Heykel tarafından yaşlılar, çocuklu anne babalar gözleri yanar halde üzerimize doğru geliyorlardı. Kartal Kokoreç’in midyecisi limonlar için hakkını helal etsin.

Garanti bankasının önündeki yoğun gazı görünce migrosun aradan şair nedim üzerinden akaretler  yokuşu aracılığıyla ağaçlı yola geçtik. O anda farkettik ki aslında şiddet kazan’ın çevresiyle sınırlı değil. Toma etrafa su sıkıyor, gaz bombaları sürekli atılıyordu.

Maçla alakasız sadece o yolda yürüyen ve muhtemelen evine gitmeye çalışan çocuklu adamların yaşlıların ne yapacağını bilmez ortada kalması ne acıydı.

Sonrasında stadın önünde bekleyen toma (ki sanırım bir tanesi de yeni açık tarafındaymış) kalabalığın üzerine su sıktı. O anda herkes stada girmeye çalışıyordu. Ve polis tam da kendisinden bekleneni yapıp stada girmeye çalışan insanların da üzerine gaz attı. Kapılar kapalıydı ve turnikelerden giriş yapılıyordu. O gaz yüzünden panik olan insanlar kapıya yüklense oluşacak izdihamı düşünen yoktu tabii. CESUR Türk POLİSİ o sırada gaz maskelerini takmış sırtını duvara dayamış, kalkanlarını havaya kaldırmış korku içinde bekliyordu. Kendinizi değil bizi koruyacaksınız tepkime el kol hareketiyle cevap veren polis kardeşimi cesaret edip bir türlü yanıma gelmesi için ikna edemedim malesef.

Neyse kısaca olaylar böyle. En azından benim gözümden olanı. Sanırım  yukithezorba Maçka parkı yönündeki gruptaymış. O da kendi tarafındakileri belki yazar.

Sonuçta dünden beri kafamda oturmuş, %100 ikna olduğum bir husus var.

Çalışma ofisini Dolmabahçe’ye taşıyan başbakan iktidar oldukça, en azından 2 haftada bir içip tezahürat edip eğlenen insanlara tahammül edemeyeceğinden, İnönü’nün yerine bize yeni stad yaptırmazlar. Dün yaşananlar hem Reyhanlı’da yaşananların üstünün örtülmesi (hayatını kaybedenler arasında öğrenciyken yurtta beraber kaldığım bir doktor abimizin de olduğunu öğrendim tam bu paragrafa geldiğimde) hem de “şehrin ortasında yol kesen eşkiyalar” imgesiyle “şehrin ortasında stad mı olur” bahanesi içindir.

Elveda İnönü, geçmiş olsun ve başın sağolsun Reyhanlı.

Çocukluğa ve gençliğe veda…

İlk blog postumu 5 sene önce yazmışım… Yine İnönü’ye veda etmeye niyetlenip, veda edememişiz meğerse… Neler gördük o günden bugüne ama elim gitmiyor… İnönü’nün yıkılacağını düşündükçe yazamadığım için, zaten yazdığımla idare ediverin artık… Hem İnönüsüz Beşiktaş olmaz ki!

4 Mayıs 2008 Pazar

BJK inönü stadı’nın 61 yıllık tarihinin son maçına çıkılıyor bu hafta…

İnönü denince aklıma ilk önce en duygu yüklü anlarım geliyor elbette… Sergen’in, Feyyaz’ın, Şifo’nun, Metin’in ayağından gelen şampiyonluklara şahadetim… Çocukluğumdan bugüne hiç değişmeyen; Gümüşsuyu’na çıkan yokuştan heyecanla Kapalı’ya bakışım ve deli gibi çarpan kalbim… Devre arasında, ikinci yarının arefesinde “Lazio değil Partizan çıksın çeyrek finalde” dediğimiz, sonrasında 3 kez tıkanıp, Carew’in dünya futbol sahnesine çıkışıyla binlerce adamı göz yaşına boğmuş Valerenga maçının hüznü… Unutulamaz Barcelona, Psg, Liverpool maçları… Ajax’ın efsane kadrosunun ve Beşiktaş tribününün müthiş şovu… Süleyman Seba’nın Ali Şen küfürlerini durdurmak için, gelip tam da Kapalı’nın göbeğine oturduğu, uslu durduğumuz maçlar… Auxerre maçı, Rosenborg maçı… İstanbulspor tribününden seyrettiğim, 90+4 arif erdem penaltısı… Dangur dungur giden Amokachi, İlhan Mansız… Carew’in bu sefer siyah beyazlarla imzaladığı Fenerbahçe ve Ankaragücü maçları… İlhan Mansız’la ilk tanışmamız, Samsunspor forması ve 40 metreden attığı “kim bu çocuk” dedirten inanışmaz şut… Fransa’ya 4-0 kaybedişimiz, o efsane kadro… Şifo’nun jübilesi… İsviçre maçında recep’in attığı gol… 8 yıldır sol kanada bağırışlarımız çağırışlarımız, yeni stadda onun olmayacağı ümidi… Münch’ün, Walsh’un, Rıza’nın muz ortaları… Çocukluğum, ilk gençliğim, gençliğim… umutlarım, gözyaşlarım, mutluluklarım, heyecanlarım… Hepsi burada gömülü şu anda… Sabah 8′de stadın önünde soluk almak, akşam’ın 12′sinde heyecan içinde stadı başımız dik, ya da boynumuz bükük terk edişimiz…

Şu allahın belası haftada, herkesin ununu eleyip, eleğini astığı, stadları trafikten kaçmak için erken terk ettiği haftada, heyecanla, dolu gözlerle İnönü özlemimiz… Neden sevdiğimi anlatmak çok mu zor acaba… İşte hepsini gömüyoruz belki de… Belki de bir daha çıkaramamacasına… Neden sabah 8′de gideyim ki, 120 kapılı 40000 kişilik stada? Belki içerisinde Starbucks bile olur, üşüyünce, gider sıcak caramel macchiato’mu alır, öyle dönerim tribünüme… Yine çok severim, o da kesin… Ama gömüyoruz o anıları bu tribüne bu hafta… Gelmeyen Manisalı olsun!!!

Son(suz)a

Takvimler 11 Mayıs’ı gösteriyor. İstanbul’a geleli sadece 8 ay olmuş. Sadece diyorum da düşününce hayvan gibi zaman geçmiş aslında. Ama nedense İstanbul’u bile pek gezmemişim. Biraz ekonomik, biraz tırsaklık. Yaşım 17′nin son çeyreğinde. Cerrahpaşa’dan 3 arkadaş yola çıkıyoruz cesaret toplayıp. Tamam lan gidelim işte maça. Maç dediysem öyle alalade bir maç değil hani. Galatasaray’la.

Gidelim de bilet milet yok ki? Bilet olsa nasıl alacaksın, para yok esas. Belediye otobüsüyle Kocamustafapaşa’dan geçiyoruz Taksim’e. Aylardan Mayıs hem de neredeyse ortası ama hava pek de ılıman değil. Salıyoruz Gümüşsuyu yokuşundan aşağı. Yaklaştıkça bir kalabalık, yaklaştıkça yükselen sesler.

Beleştepe’yi biliyoruz, polislerin müsade ettiği ve numaralının çatısının yani aslında stadın bize açıp gösterdiği kadarıyla izlemeye çalışıyoruz maçı. İçim kıpır kıpır. Aslında sezon yalan olmuş. Fener’le Trabzon çekişiyor. Biz de 3.lük için Galatasaray’la. Neyse ilk yarının sonuna doğru sanırım golü yiyoruz. Tam da görüş alanımızda. İkinci yarı başlıyor. Yeni açığın kapılar açıldı diyor biri.

Lan beleştepeden yeni açığa nasıl geçilir? aşağı kayıp atlayanlar falan var yanlış hatırlamıyorsam. Hanım evlatlığımızdan dolanıp koşuyoruz. Dilekolay neredeyse yarım saat var maçın bitmesine. Biz dönerken bir uğultu oluyor. 2. golü yediğimizi Galatasaray’lıların tezahüratlarından anlıyoruz. Kapıları açılmış yeni açığın gerçekten.

Koşarak içeriye dalıyorum. Merdivenlerden yukarı çıkarken ayaklarım kesiliyor. Yok yorgunluktan değil. Bildiğin kalbim ayrı atıyor. Sonra herkesin çok iyi bildiği şey. tribüne çıkan son merdivenden, önce gökyüzü görünüyor, sonra gökyüzüyle birlikte deniz, sonra eski açık tribünü, tartar pist ve yeşil çimler. İçerideyim kalbim sıkışıyor. Hava soğuk falan değil bildiğin alev alıyor içim. Kafamda tezahürat yerine Paradise City dönüyor.

Maçın oynandığını unutuyorum. Sonra alıp yürüyor Kuntz. Gol atıyoruz. Kuntz Kuntz Kuntz. Maç bitiyor Kuntz Kuntz Kuntz. Hiç unutamıyorum o günü.

Başımız önde, yenildiğimiz için üzgün ama ilk kez İnönü’de maç izlemiş olmanın sevinciyle yurda dönüyoruz, Kocamustafa Paşa’ya.

O yıldan sonra bir şekilde gidiyorum maçlara, hatta 2003′ten -askere gittiğim 2005 Nisan-2006 Mayıs arasını saymazsak- 2008′e kadar İÇERİDEN izliyorum maçları. Tigana ile yanyana duruyorum, del Bosque ile selamlaşıyorum, daha süperini de söyleyeyim seyircisiz maçlarda çimlerin üzerinde top oynuyorum, neredeyse her maçta saha içine bir kez giriyorum. O her koşuda ayaklarım titriyor, heyecandan ölüyorum. Lan diyorum ben burada böyleyken bu futbolcular nasıl heyecanlanmıyor? O seyircinin önünde nasıl gaza gelmiyor? Futbolcunun taraftar olmadığını farkediyorum. Onlar PROFESYONEL artık.

Şimdi 17 sene sonra yine bir 11 Mayıs’ta veda edeceğiz İnönü’ye. Ben her halükarda İnönü’de tüm Beşiktaşlılarla yaptığım ilk tezahüratı tekrar edeceğim Kuntz Kuntz Kuntz diyeceğim içimden mesela.

Yaşı 5′ken ilk kez İnönü’de maç izleyenlerden olamadım malesef. Kızım İnönü’de hiç izleyemeyecek.

Elveda İnönü, Şeref Bey’de görüşmek üzere.

Son bir şey yazmam lazım yoksa eksik kalacak. Bir kişiye teşekkür etmem lazım buradan. Yaklaşık 2 sene önce Antalya’da oteldeyiz. Yeni mümessil olan arkadaşların eğitimi için. Gün maç günü. Sinema salonu gibi bir yer var. Koskoca sinema gibi yerde 2 kişiyiz. Birlikte maç izliyoruz yeni arkadaşla. Maç içinde maç sonunda muhabbet koyulaşıyor. Eğitimden sonra o arkadaşım bana 11 numaralı bir forma hediye ediyor. Tüm takım tarafından imzalanmış, 96 yılından. Bu kadar değerli bir şeyi bana hediye etmesinin ötesinde o formanın benim için ne anlama geldiğini bu yazıyı okuyunca farkedecek muhtemel. O yüzden tekrar tekrar teşekkürler Hasan Emre.

Rüya Gibi Güzel, Dahası Gerçek…

16 Nisan 2011′de yazmışım… Şimdiden duyduğum büyük özlemle, bir kez daha…

Bir cumartesi sabahı, geceden kalma olarak yataktan kalk ve tuvalete doğru attığın 5-6 adımlık zombi yürüyüşünde dahi aklında sadece vuslat olsun… Kaportayı düzelt biraz, yüzünü yıka, dişini fırçala, saçını tara. Altına giydiği siyah tişörtün üstüne beyaz kısa kollu formanı giy.

Semte git, dostlarla buluş. Kahvaltını yap Çakmak’ta. Kaymağı balı, zeytinyağlı zeytini, ezine peynirini götür bir güzel. Oradan Çınaraltı’na geç, bir demlik çay iç. Dosta da muhabbete de doymana gerek yok, daha çok muhabbet var zira.

Al büfeden istihkakını, geç Kazan yanına… Devam et muhabbetine. Dosta, muhabbete doymaya devam et. Ömründe Beşiktaş semti dışında görmediğin insanlarla 40 yıllık dost gibi özlem gider. Geçen takım otobüsünü izle, tezahürata katıl.

Adımla 2 yanı ağaçlı yolu. Gitmek istediğin yere yaklaşırken bitişine üzüldüğün tek yoldur burası, bir yandan bitmesin istersin diğer yandan da takımı tribüne çağırmayı kaçırmaktan korkarsın.

Turnikeden geçerken heyecanlan her defasında. Ya bir sorun olursa ya giremezsen; sorun olmayacağı kesin olsa da heyecanlanırsın her defasında, çünkü o turnikenin dönmesinden başka bir şey istemezsin o an. Takım sahaya çıkmamış, tezahürata katılırsın, bir kısmında aşkını haykırırsın bir kısmında makara yaparsın bir kısmında birilerinin kulaklarını çınlatırsın. Isınmak için sahaya çıkan takımdan futbolcuları çağırmaya başlarsın. Nazlanan olursa kızarsın, ama duymamıştır belki deyip geçersin. Tüm takımı el ele çağırırsın son olarak ve takım tekrar soyunma odasına döner.

Santrayla 3′lü olur genelde kimi zaman omuz omuza, ama sen tarihinde gördüğün en düşük transfer bütçesinin ayrıldığı takımın şampiyonluğu ıskaladığı Fener maçının başındaki Gündoğdu’yu hala unutamamışsın. Bazı maçları kazanırsınız bazılarını kaybedersiniz bazısında yenişemezsiniz. Her maçın hikayesi başka olur. Bazısında giden maçı döndürürsün, galibiyeti getiren golde farkında olmadan tanımadığın bir adama gırtlaklarca sarılırsın, bazısında tam maçı koparttık derken Beşiktaş’a özgü tuhaflıklarla maçı verirsin saf saf son düdüğü izlersin. Bazı galibiyetlere çok sevinirsin bazı mağlubiyetlere çok üzülürsün. Bu vuslatları yaşadıkça başka başka bir dolu güzel hikaye yaşarsın; senin figüran, Beşiktaş’ın tek kişilik dev başrol oyuncusu olduğu. Hikayeler ne olursa olsun, senin Beşiktaş’a olan özlemin bir süreliğine diner, en çok bir sonraki günün sabahına kadar… Sonra tekrar beklersin vuslatı…

18′imin ortasına kadar üstte anlattıklarımı beklemiştim. Bana “böyle böyle olur” dememişti, bir yerden okumamıştım. Nasıl olacağını bilmediğim, sadece sonunda vuslatın yer aldığını bildiğim üstteki hikayeyi yaşamayı bekledim, diledim 18′imi geçene kadar. Bahsettiğim hikayeyi farklı farklı her yaşadığımda şükrettim, yaşadıktan sonra bile değil hemen o an. Güzeli çirkin yapmayı çok seven bazı adamlar, bu güzellikten de mahrum bırakmaya niyetleniyorlar. O güzellik ki oğlum veya kızım yaşamasa eksik olacaklar hayatları boyu… Sadece onlar değil, sevdiğim bir dolu güzel insan… Yaşamak isteyip, yaşamayan güzel insanlar; benim beklediğim gibi İstanbul’a gelmeyi bu yüzden isteyen insanlar…

Rüya gibi güzel, dahası gerçek; yaşayabilene… Her güzel Beşiktaşlı’nın defalarca kez yaşaması dileğimle,sonsuza kadar…

En Büyük Sen Değil Misin…

Soru işareti yok bu cümlenin sonunda, çünkü imlaya da aykırı gerçeğe de…

Beşiktaş çok büyük, çok güzel, aklımın alamayacağı kadar güzel ve büyük… Benim cebimdeki bozuk paraya göz dikenler, kollarımda, bacaklarımda, apış aramda meşale arayanların, takım elbiseli kirli sakallı insan irileri üzerindeki jopu bulmamaları değil sorunumuz. Beşiktaş’la veya herhangi bir şeyle gönül bağlarının olduğunu sanmadığım o takım elbiselilerin orada olması sorun, protokolün hemen dibinde…


Size rağmen çok büyük çok güzel Beşiktaş… Güzel adamları bir bir cennete yolladık, çakallara kaldı Beşiktaş.